İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366390
Yaprak Dökümü Reşat Nuri Güntekin PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Mayıs 2011 08:57

YAPRAK DÖKÜMÜ

REŞAT NURI GÜNTEKIN

 

REŞAT NURI GÜNTEKIN'IN ESERLERI

1 Çalıkuşu

2 Dudakten Kalbe

3 Akşam Güneşi

4 Acımak

5 Damga

6 Kızılcık Dalları

7 Eski Hastalık

8 Miskinler Tekkesi

9 Anadolu Notları 1-2

10 Yaprak Dökümü

11 Ateş Gecesi

12 Bir Kadın Düşmanı

13 Gökyüzü

14 Değirmen

15 Yeşil Gece

16 Olağan İşler

17 Gizli El

18 Harabelerin Çiçeği

19 Sönmüş Yıldızlar

20 Tanrı Misafiri

21 Kan Davası

22 Kavak Yelleri

23 Leyla ile Mecnun

24 Son Sığınak

 

PİYESLERİ:

Hançer

Balıkesir Muhasebecisi

Hülleci

Tanrı Dağı Ziyafeti

Çalıkuşu (N. Cumalı)

Eski Şarkı

Bir Köy Öğretmeni

Yaprak Dökümü

 

TERCÜMELERİ:

Hz. Muhammed'in Hayatı

(Emil Dergmenheim'den)

Kahramanlar (Carly)

Don Kişot

(Cervantes Saavedra)

Yabancı

Atlı Adam

Bir Fakir Delikanlı

La Dam O Kamelya

Evham

Hakikat (Emil Zola)

Itiraflar (J.J. Rousseau)

 

İ

- ALTIN Yaprak Anonim Şirketinden neye mi istifa ettim?

Bunda anlaşılmayacak hiç bir şey yok. Aldığım altmış iki

lira aylıkla geçinemiyordum. Başımda iki küçük kardeşle hastalıklı

bir ana var... Arasıra anam soğuktan, kardeşlerim yemekten

şikayet ederlerdi. Ben, omuz silker: Ne yapayım, bu terazi

bu kadar çekiyor. Elime geçeni ben barda, baloda yiyip sizi bu

halde bıraksam bana bir şey demeğe hakkınız olur. Fakat hesap

meydanda derdim. Bu açık hakikati anlarlarsa ne ala. Anlamazlarsa:

(Hanımlar, efendiler, bu otelin sofrasını beğenmiyorsanız

akçeyi eksik verirsiniz. Daha iyisini bilen varsa haber

verin, hep birden oraya göç edelim) der, viran kapıyı vurduğum

gibi, giderim. Anam, ihtiyar kadın... Kardeşler: Allahın

iki biçaresi... Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri

suya indiriyorlardı. Fakat canavarın büyüğüne, yani kendime

nasıl laf anlatırsın? Yaş otuzu buldu... Sıhhatim, kuvvetim yerinde...

arsız bir tabiatım var... ne görsem içim çeker... yiyecek

görürüm isterim, elbise görürüm, isterim... Fazla olarak bunları

başkaları kadar kendimde de hak bulurum... İş böyle olunca

içimde kopacak kıyameti varın siz düşünün.

 

Karanlık kış akşamları, delik tabanımdan giren çamurun soğuğu

ciğerime işlemiş, alacaklı dükkanların önünden geçmeyeyim

diye sokakları dolana dolana evime giderken omuzbaşımdan

lüks otomobiller geçer. Bunların içindekilerin bir kısmını tanıyorum.

Eğlenmeye, avuç dolusu para yemeğe gidiyorlar. İçim

şöyle bir burkulur, kendi kendime sorarım: Bunların hepsi benden

değerli insanlar mı? Onlar, böyle alabildiklerine yaşayıp giderlerken

ben, niçin köpek gibi sokaklarda sürüneyim?

İstediğimi yiyip giymeyeyim? Canımın çektiği bir kadını bir kere

koynuma almayayım?

 

Böyle yıllarca, senelerce kendi kendime çekiştikten sonra nihayet

şu neticede karar kıldım: Babam, fazla namuslu adammış...

Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras

temiz bir isimdir der gidermiş... Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla

beraber olursa ala; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet

iki göbek dayanabilir. Her neyse babam iyi etmiş, kötü

etmiş, o ayrı bahis... Fakat etrafımızdaki zenginlerin hepsi koltuklarında

çek defterleriyle analarından çıkmadılar ya... Allah'ın

kafalarına koyduğu iz'anı ebcet gibi ölüye, diriye yaramaz

şeylere sarfedeceklerine yerine sarfetmişler, yüklerini tutmuşlar...

Mademki pek beyinsiz, eşek gibi bir şey olmadığını iddia ediyorsun.

Elini kolunu bağlayan yok ya! Dilenci gibi boş yere sızlanacağına

sen de talihini bir tecrübe et... Muvaffak olursan ne

ala... Olamazsan: Ne yapalım; elimizden geleni yaptık amma

olmadı der, kabahati kör talihe yükler geçersin.

 

Bu sözleri söyleyen adam, bir ay evvel şirketin muhasebe katipliğinden

istifa etmiş sansar yüzlü, keskin beyaz dişli, kara yağız

bir gençti. O gün hem unuttuğu birkaç eşyayı almaya hem de

eski kapı yoldaşlarını yoklamaya gelmişti.

 

Öğle paydosuydu. Memurların kibar kısmı karşı muhallebicide

yumurta salatası, baş söğüşü, fasulye pilakisi yemeğe gitmişlerdi,

söğüşe harcanacak parası olmayanlar bir yandan

peynir, zeytin, lop yumurta ile karınlarını doyuruyorlar, bir yandan

arkadaşlarını dinliyorlardı. O, masalardan birinin üstüne

boylu boyunca uzanmış, iskarpinlerinin topuğu ile dağınık kağıtlara

vura vura sözüne devam ediyordu:

 

- Böyle mutlaka bir şeyler yapmaya azmettikten sonra ibret

gözü ile etrafıma baktım... Bir alay saçlı sakallı adamlar mektep

çocukları gibi art arda dizilmiş, bir acayip sürüye katılmış,

yerimizde sayıyoruz. Bulunduğun yerde ne kadar çalışıp çabalasan

önündeki, yanındakini ne kadar itip kakıştırsan nafile...

Bilmem kaç yıl geçecek de aylığın bilmem kaç kuruş artacak.

Biri kovulacak, ölecek de iki adım ileri gideceksin. Onun için

ya devlet başa, ya kuzgun leşe dedim, kendimi bu kafileden,

yani Altın Yaprak Anonim Şirketinden dışarı attım... Aranızdan

ayrılalı bir ay var mı? Belki yok bile... Çulu derhal düzelttim

değil mi?

 

Yerinde doğrulmuş, fantazi ipek çoraplarını, yeni gömleğini

gururla göstererek gülüyordu:

 

- Mamafi, fena bir şey mi yapıyorum? Kimsenin malına, hayatına,

ırzına mı dokunuyorum? Kat'iyyen... Sadece Havyar hanında

bir komisyoncunun yanında çalışıyorum... Onun hesabına

gümrükten mal çekiyorum. Şimdilik ehemmiyetsiz bir maaş, yine

nispeten ehemmiyetsiz bir anafor... Fakat Allah bereket versin,

gül gibi geçiniyorum...

 

Öksürüklü bir ihtiyar, derin derin göğüs geçirerek; Hakkın

var... ne çare ki bizden geçti diye söyleniyor; yirmi yaşlarında

iki saf çehreli çocuk muzaffer bir spor şampiyonu seyreder gibi

hayretle, hasetle ona bakıyorlardı. Yalnız, yüzünün bir yanı muharebede

yanmış kırklık bir memurun ne düşündüğünü anlamak

kabil değildi. Yumruğunu çenesinin altına dayamış, yemeğini

yarım bırakmış, gözlerini kapayarak düşünüyordu.

 

Genç adam, masadan inmişti. Sobanın ağzında görünen ateşlerden

bir sigara yaktıktan sonra dolaşmaya, Havyar hanına,

gümrüğe dair vurgun, anafor hikayeleri anlatmaya başladı. Bunların

çoğu bire bin katmak suretiyle şişirilmiş masallardı. Fakat

bu mahrum adamlar, onları olduğu gibi kabul ediyorlar, başkaları

kürekle altın kürerken kendilerinin bu rutubetli odada birkaç

lira için yarı aç çürümelerine hayıflanıyorlardı. Hatibin

gözleri bir aralık, odanın karanlık bir köşesinde, yüksek bir yazıhanenin

arkasından kendisine bakan bir ihtiyar adamın gözlerine

ilişti. Birdenbire utanmış ve cesaretini kaybetmiş gibi sustu.

 

Bu, Ali Rıza Bey isminde altmış yaşlarında bir eski mutasarrıftı.

Odanın bir köşesindeki yazıhanesinde, bir çöl ortasında gibi,

daima yalnız ve unutulmuş, çalışır, kimse ile konuşmazdı.

 

Çok iyi ve terbiyeli bir adam olduğu için, büyük, küçük herkes,

hatırını sayardı.

 

Ali Rıza Bey de öğle yemeğine çıkmayan memurlardandı.

Alüminyum bir sefertası içinde getirdiği kuru köftesiyle yeşil

zeytinlerini yerken, gayriihtiyari bu konuşmayla alakadar olmuş,

işittiği şeyler iştahını kesmiş gibi çatalını bırakarak başını

kaldırmıştı.

 

Misafir, bir kabahat işlerken yakalanmış gibi mahçuptu; fakat

bozulduğunu belli etmek istemedi; gülümseyerek:

 

- Beyefendi, bu sözlerim her halde hoşunuza gitmez, dedi,

fakat ne yapalım ki hakikat...

 

Ali Rıza Bey, mektep çocuğu mahçupluğu ile cevap verdi:

 

- Bilirsiniz ki kimsenin fikrine karışmam, keyfinize ve menfaatinize

uygun olan her şeyi yapmakta serbestsiniz. Ancak müsaade

ederseniz size başka bir cihetten sitem edeceğim. Kendi

köşesinde çalışan, belki de kendi halinden, hayatından memnun

olan insanlarda olmayacak birtakım arzular ve isyanlar uyandırmak

doğru mu? Vicdanınızdan eminim... Düşünürseniz bana hak vereceksiniz.

 

İhtiyar memurun fazla konuşmak istemediği anlaşılıyordu; fakat

misafir, onu bırakmadı. Çok terbiyeli bir tavırla:

 

- Bu acı hakikatleri onlara söyleyen yalnız ben olsaydım hakkınız

olurdu beyefendi, dedi, ne çare ki yeni zaman insanları

bu hakikatleri birbirlerinden değil, hayattan, gazetelerin şerait-i

hayatiye, şerait-i iktisadiye dediği şeylerden öğreniyorlar.

 

Bilhassa Büyük Muharebeden sonra bütün dünyada bir garip

uyanıklık oldu. Şimdi insanlar artık sizin zamanınızın insanları

değil. Gözlerin açılması emelleri, hırsları artırdı. Kimse artık

kendi halinden memnun olmuyor. Bu cereyan neticesinde eski

ahlak kaidelerinin yıkılıp değişmemesine nasıl imkan görürsünüz.

 

Ali Rıza Bey sarardı, dudaklarının ve sakalının hafifçe titrediğini

belli etmemeğe çalışarak gülümsedi:

 

- Ben, eski bir insanım. Anlaşmamıza imkan yok. İnsanların

paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım.

O kanaatle öleceğim.

 

Genç adam, Ali Rıza Bey'e acır gibi bir tavırla cevap verdi:

 

- Tamamıyle haksız değilsiniz. İnsan, mesela ibadet, yahut

çalgı ile meşgul olmakla; zerzevat, çiçek, yahut çocuk yetiştirmekte

de bir teselli bulabilir. Ancak bunun için de hiç olmazsa

yaşayacak kadar bir para lazımdır. Çiçek meraklısısınız; fakat

biraz paranız yok değil mi? Ne kadar uğraşsanız topraktan istediğiniz

renkte, kokuda bir çiçek alamayacağınıza emin olun...

Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız

ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten

gayri saadet vermezler.

 

Söz, burada bitti. Ali Rıza Bey, yemeğine devam için tekrar

başını eğdi. Fakat artık lokmalar boğazından geçmiyordu.

Bilhassa son sözler ona çok fena tesir etmişti. Beş çocuk babasıydı.

Bunların hiç biri daha tamamiyle meydana çıkmış sayılmazdı.

Bu adamın bu acı hakikatleri insanlara şerait-i

hayatiye, şerait-i iktisadiye öğretiyor demesi pek hoş bir söz

değildi.

 

Bütün hayatını çocuklarına iyi fikirler ve iyi bir ahlak vermeye

sarfetmişti. Acaba yeni zamanların bu havası onları da sarsacak,

ihtiyar babaya son deminde bir yaprak dökümü mü seyrettirecekti?

 

Ali Rıza Bey, pek gözü kapalı bir adam değildi. Bu korku daha

evvel de onu birçok kereler yoklamıştı. Fakat hiç bir zaman bu

kadar yakın tehlike şeklinde görünmemişti. İtikatsiz bir adam

olmasına, gökten beklenecek bir şey bulunmamasına rağmen dua

ediyor: Yarabbi; sen çocuklarımı muhafaza et! diye ellerini

açıyordu.

 

-İİ-

 

ALİ Rıza Bey, Babıali yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru

idi. Otuz yaşına kadar Dahiliye kalemlerinden birinde çalışmıştı.

 

Belki ölünceye kadar da orada kalacaktı. Fakat kızkardeşiyle

annesinin iki ay ara ile ölmesi onu birdenbire İstanbul'dan

soğutmuştu. Suriye'de bir kaza kaymakamlığı alarak gurbete çıkmasına

sebep olmuştu.

 

Ekseri tecrübesiz hastalar gibi sanmıştı ki insanın ıstırapları

yattığı yataktan, etrafındaki eşyadan gelir ve yer değiştirmek, onlardan

kurtulmak için en iyi çaredir.

 

Ali Rıza Bey, o zamandan sonra bir daha İstanbul'a dönmemiş,

yirmi beş sene muhtelif memuriyetlerle Anadolu'da dolaşmıştı.

 

Çok malumatlı, çalışkan bir adamdı. Fakat ne malumatı, ne

de çalışkanlığı işe yarar cinsten değildi.

 

Arabi ve Farisiden başka İngilizce ve Fransızcayı da bilirdi.

Gençliğinde edebiyatla uğraşmış, mecmualarda takma isimle oldukça

düzgün gazeller neşretmişti. Sonra felsefe ve tarihe de merak

etmişti. Sade boş zamanlarını değil, biraz da iş zamanlarını

kitap okumakla geçirirdi. Bu, onun uzun memurluk hayatında,

devlet hazinesinden çaldığı yegane şeydi.

 

Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve

mahçup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak,

kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.

 

İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle,

insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur

olsun...

 

Ondan bahsedenler: İyi adam... Peygamber gibi adam... Elini

öp... dua ettir... İlimden bahsettir... Şiir okut..,. Ne yaparsan

yap... Fakat iş isteme derlerdi.

 

Evlendiği zaman kırkına yaklaşıyordu. Bir aile kurmak onun

gözünde yeni bir devlet kurmak kadar ehemmiyetli bir işti. Bunun

için belki de hiç evlenmeyecekti; fakat yakın bir arkadaşı

bir gece, akrabasından bir kızı teklif etmiş. Ali Rıza Bey de

hayır demeğe utandığı için pekala diye cevap vermişti.

 

Karısı, talihine pek ağırbaşlı ve temiz bir kadın çıkmıştı. Yirmi

yaşında olduğunu temin etmelerine rağmen ferah ferah yirmi

beş vardı. Ali Rıza Bey, nüfus işlerindedevletin başka hiç

bir şubesinde gösteremediği- bir faaliyet gösterdi. Yedi sene

içinde birbiri ardı sıra dört çocuğu dünyaya geldi. Nihayet dört

senelik bir dinlenme müddetinden sonra daelli yaşına girdiği

gün- son bir kızla çocuklarının sayısı beşi buldu.

 

Bazı boş vakitlerinde hala kıtalar, gazeller yazan Ali Rıza Bey'in

sevdiği bir teşbihi vardı: Vak'aları coşkun bir sesle, kendini

uzaktan bu seli seyreden bir insana benzetirdi. Büyüyecek bir

memur olmasına rağmen hiç bir zaman bu sele katılmayacak,

hayatta daima bir seyirci mevkiinde kalacaktı... Fakat onun kanaatince

bu seli ezeli yatağından çevirmeye çalışmak boş bir

emekti. Bu, böyle gelmiş, böyle gidecekti.

 

Ancak, birbiri ardı sıra gelen bu beş çocuk, Ali Rıza Bey'i

bu vaziyeti değiştirmeye mecbur etti. Büyütülecek beş çocuğu

olan bir adam, hayata karşı bir kayıtsız seyirci mevkiinde kalamazdı.

O zamandan itibaren eski gevşek ve emelsiz memur gitti,

yerine çocukları için her fedakarlığı göze almış bir gayretli aile

babası çıktı.

 

Çocukları için geceli, gündüzlü didinmek onu yormuyor, bilakis

mesut ediyordu. Yalnız bir düşüncesi vardı: Acaba fazla

geç kalmamış mıydı?

 

Bazı yorgun ve bedbin saatlerinde bu düşünce, onu biraz rahatsız

ederdi. Fakat bu fikir üstünde fazla durmaz:

 

- Kuvvetli bir vücudum var... Bir kaza ölümüne uğramazsam

daha ferah ferah yirmi sene yaşar ve çalışırım, diye kendini

teselli ederdi.

 

Bu yirmi sene son derece geniş tutulmuş bir hesaptı. Pek sıkıya

gelirse bunun yarısı kadar bir zaman da ona yetebilirdi. Gerçi

son numara çocuğu olan Ayşe çok vakitsiz gelmişti. Fakat

bunda o kadar korkulacak bir şey yoktu. İcabederse ona ait olan

vazifelerini büyüklerine de bırakabilir, gözü arkada kalmazdı.

Elverir ki onlar düşündüğü gibi yetişmiş olsunlar...

 

Fakat hiç akla gelmeyen bir vaka, Ali Rıza Bey'in bu hesaplarını

altüst etmiş, onu elli beş yaşında devlet memuriyetinden

çekilmeye mecbur bırakmıştı.

 

O zaman, Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıftı. Bir

gün bir kadın kaçırma vakası olmuş, kadının kocası ile onu kaçırmaya

kalkan adam bıçakla birbirini yaralamışlardı.

 

Koca, arkasız bir çiftçi; öteki bütün kasaba halkının tuttuğu

bir eşraf oğlu idi. Onun için asıl kabahatlinin kollarını sallaya

sallaya ortada dolaşmasına göz yummak ve namusuna kastedilen

adamıgöğsündeki yaralarıyla- hapse atmak lazım geldi.

Etliye, sütlüye karışmamayı öteden beri meslek edinen Ali Rıza

Bey, bu meselede ateş kesilmiş, kendini attırıncaya kadar uğraşmıştı.

Ne yapsın? Bu, bir hak, bir vicdan ve namus işi idi.


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa