|
YAPRAK DÖKÜMÜ
REŞAT NURI GÜNTEKIN
REŞAT NURI GÜNTEKIN'IN ESERLERI
1 Çalıkuşu
2 Dudakten Kalbe
3 Akşam Güneşi
4 Acımak
5 Damga
6 Kızılcık Dalları
7 Eski Hastalık
8 Miskinler Tekkesi
9 Anadolu Notları 1-2
10 Yaprak Dökümü
11 Ateş Gecesi
12 Bir Kadın Düşmanı
13 Gökyüzü
14 Değirmen
15 Yeşil Gece
16 Olağan İşler
17 Gizli El
18 Harabelerin Çiçeği
19 Sönmüş Yıldızlar
20 Tanrı Misafiri
21 Kan Davası
22 Kavak Yelleri
23 Leyla ile Mecnun
24 Son Sığınak
PİYESLERİ:
Hançer
Balıkesir Muhasebecisi
Hülleci
Tanrı Dağı Ziyafeti
Çalıkuşu (N. Cumalı)
Eski Şarkı
Bir Köy Öğretmeni
Yaprak Dökümü
TERCÜMELERİ:
Hz. Muhammed'in Hayatı
(Emil Dergmenheim'den)
Kahramanlar (Carly)
Don Kişot
(Cervantes Saavedra)
Yabancı
Atlı Adam
Bir Fakir Delikanlı
La Dam O Kamelya
Evham
Hakikat (Emil Zola)
Itiraflar (J.J. Rousseau)
İ
- ALTIN Yaprak Anonim Şirketinden neye mi istifa ettim?
Bunda anlaşılmayacak hiç bir şey yok. Aldığım altmış iki
lira aylıkla geçinemiyordum. Başımda iki küçük kardeşle hastalıklı
bir ana var... Arasıra anam soğuktan, kardeşlerim yemekten
şikayet ederlerdi. Ben, omuz silker: Ne yapayım, bu terazi
bu kadar çekiyor. Elime geçeni ben barda, baloda yiyip sizi bu
halde bıraksam bana bir şey demeğe hakkınız olur. Fakat hesap
meydanda derdim. Bu açık hakikati anlarlarsa ne ala. Anlamazlarsa:
(Hanımlar, efendiler, bu otelin sofrasını beğenmiyorsanız
akçeyi eksik verirsiniz. Daha iyisini bilen varsa haber
verin, hep birden oraya göç edelim) der, viran kapıyı vurduğum
gibi, giderim. Anam, ihtiyar kadın... Kardeşler: Allahın
iki biçaresi... Ben böyle çıkışınca ister istemez yelkenleri
suya indiriyorlardı. Fakat canavarın büyüğüne, yani kendime
nasıl laf anlatırsın? Yaş otuzu buldu... Sıhhatim, kuvvetim yerinde...
arsız bir tabiatım var... ne görsem içim çeker... yiyecek
görürüm isterim, elbise görürüm, isterim... Fazla olarak bunları
başkaları kadar kendimde de hak bulurum... İş böyle olunca
içimde kopacak kıyameti varın siz düşünün.
Karanlık kış akşamları, delik tabanımdan giren çamurun soğuğu
ciğerime işlemiş, alacaklı dükkanların önünden geçmeyeyim
diye sokakları dolana dolana evime giderken omuzbaşımdan
lüks otomobiller geçer. Bunların içindekilerin bir kısmını tanıyorum.
Eğlenmeye, avuç dolusu para yemeğe gidiyorlar. İçim
şöyle bir burkulur, kendi kendime sorarım: Bunların hepsi benden
değerli insanlar mı? Onlar, böyle alabildiklerine yaşayıp giderlerken
ben, niçin köpek gibi sokaklarda sürüneyim?
İstediğimi yiyip giymeyeyim? Canımın çektiği bir kadını bir kere
koynuma almayayım?
Böyle yıllarca, senelerce kendi kendime çekiştikten sonra nihayet
şu neticede karar kıldım: Babam, fazla namuslu adammış...
Bir babanın çocuklarına bırakacağı en kıymetli miras
temiz bir isimdir der gidermiş... Temiz bir isim, bir miktar dünyalıkla
beraber olursa ala; fakat züğürt evlatlarda ancak bir, nihayet
iki göbek dayanabilir. Her neyse babam iyi etmiş, kötü
etmiş, o ayrı bahis... Fakat etrafımızdaki zenginlerin hepsi koltuklarında
çek defterleriyle analarından çıkmadılar ya... Allah'ın
kafalarına koyduğu iz'anı ebcet gibi ölüye, diriye yaramaz
şeylere sarfedeceklerine yerine sarfetmişler, yüklerini tutmuşlar...
Mademki pek beyinsiz, eşek gibi bir şey olmadığını iddia ediyorsun.
Elini kolunu bağlayan yok ya! Dilenci gibi boş yere sızlanacağına
sen de talihini bir tecrübe et... Muvaffak olursan ne
ala... Olamazsan: Ne yapalım; elimizden geleni yaptık amma
olmadı der, kabahati kör talihe yükler geçersin.
Bu sözleri söyleyen adam, bir ay evvel şirketin muhasebe katipliğinden
istifa etmiş sansar yüzlü, keskin beyaz dişli, kara yağız
bir gençti. O gün hem unuttuğu birkaç eşyayı almaya hem de
eski kapı yoldaşlarını yoklamaya gelmişti.
Öğle paydosuydu. Memurların kibar kısmı karşı muhallebicide
yumurta salatası, baş söğüşü, fasulye pilakisi yemeğe gitmişlerdi,
söğüşe harcanacak parası olmayanlar bir yandan
peynir, zeytin, lop yumurta ile karınlarını doyuruyorlar, bir yandan
arkadaşlarını dinliyorlardı. O, masalardan birinin üstüne
boylu boyunca uzanmış, iskarpinlerinin topuğu ile dağınık kağıtlara
vura vura sözüne devam ediyordu:
- Böyle mutlaka bir şeyler yapmaya azmettikten sonra ibret
gözü ile etrafıma baktım... Bir alay saçlı sakallı adamlar mektep
çocukları gibi art arda dizilmiş, bir acayip sürüye katılmış,
yerimizde sayıyoruz. Bulunduğun yerde ne kadar çalışıp çabalasan
önündeki, yanındakini ne kadar itip kakıştırsan nafile...
Bilmem kaç yıl geçecek de aylığın bilmem kaç kuruş artacak.
Biri kovulacak, ölecek de iki adım ileri gideceksin. Onun için
ya devlet başa, ya kuzgun leşe dedim, kendimi bu kafileden,
yani Altın Yaprak Anonim Şirketinden dışarı attım... Aranızdan
ayrılalı bir ay var mı? Belki yok bile... Çulu derhal düzelttim
değil mi?
Yerinde doğrulmuş, fantazi ipek çoraplarını, yeni gömleğini
gururla göstererek gülüyordu:
- Mamafi, fena bir şey mi yapıyorum? Kimsenin malına, hayatına,
ırzına mı dokunuyorum? Kat'iyyen... Sadece Havyar hanında
bir komisyoncunun yanında çalışıyorum... Onun hesabına
gümrükten mal çekiyorum. Şimdilik ehemmiyetsiz bir maaş, yine
nispeten ehemmiyetsiz bir anafor... Fakat Allah bereket versin,
gül gibi geçiniyorum...
Öksürüklü bir ihtiyar, derin derin göğüs geçirerek; Hakkın
var... ne çare ki bizden geçti diye söyleniyor; yirmi yaşlarında
iki saf çehreli çocuk muzaffer bir spor şampiyonu seyreder gibi
hayretle, hasetle ona bakıyorlardı. Yalnız, yüzünün bir yanı muharebede
yanmış kırklık bir memurun ne düşündüğünü anlamak
kabil değildi. Yumruğunu çenesinin altına dayamış, yemeğini
yarım bırakmış, gözlerini kapayarak düşünüyordu.
Genç adam, masadan inmişti. Sobanın ağzında görünen ateşlerden
bir sigara yaktıktan sonra dolaşmaya, Havyar hanına,
gümrüğe dair vurgun, anafor hikayeleri anlatmaya başladı. Bunların
çoğu bire bin katmak suretiyle şişirilmiş masallardı. Fakat
bu mahrum adamlar, onları olduğu gibi kabul ediyorlar, başkaları
kürekle altın kürerken kendilerinin bu rutubetli odada birkaç
lira için yarı aç çürümelerine hayıflanıyorlardı. Hatibin
gözleri bir aralık, odanın karanlık bir köşesinde, yüksek bir yazıhanenin
arkasından kendisine bakan bir ihtiyar adamın gözlerine
ilişti. Birdenbire utanmış ve cesaretini kaybetmiş gibi sustu.
Bu, Ali Rıza Bey isminde altmış yaşlarında bir eski mutasarrıftı.
Odanın bir köşesindeki yazıhanesinde, bir çöl ortasında gibi,
daima yalnız ve unutulmuş, çalışır, kimse ile konuşmazdı.
Çok iyi ve terbiyeli bir adam olduğu için, büyük, küçük herkes,
hatırını sayardı.
Ali Rıza Bey de öğle yemeğine çıkmayan memurlardandı.
Alüminyum bir sefertası içinde getirdiği kuru köftesiyle yeşil
zeytinlerini yerken, gayriihtiyari bu konuşmayla alakadar olmuş,
işittiği şeyler iştahını kesmiş gibi çatalını bırakarak başını
kaldırmıştı.
Misafir, bir kabahat işlerken yakalanmış gibi mahçuptu; fakat
bozulduğunu belli etmek istemedi; gülümseyerek:
- Beyefendi, bu sözlerim her halde hoşunuza gitmez, dedi,
fakat ne yapalım ki hakikat...
Ali Rıza Bey, mektep çocuğu mahçupluğu ile cevap verdi:
- Bilirsiniz ki kimsenin fikrine karışmam, keyfinize ve menfaatinize
uygun olan her şeyi yapmakta serbestsiniz. Ancak müsaade
ederseniz size başka bir cihetten sitem edeceğim. Kendi
köşesinde çalışan, belki de kendi halinden, hayatından memnun
olan insanlarda olmayacak birtakım arzular ve isyanlar uyandırmak
doğru mu? Vicdanınızdan eminim... Düşünürseniz bana hak vereceksiniz.
İhtiyar memurun fazla konuşmak istemediği anlaşılıyordu; fakat
misafir, onu bırakmadı. Çok terbiyeli bir tavırla:
- Bu acı hakikatleri onlara söyleyen yalnız ben olsaydım hakkınız
olurdu beyefendi, dedi, ne çare ki yeni zaman insanları
bu hakikatleri birbirlerinden değil, hayattan, gazetelerin şerait-i
hayatiye, şerait-i iktisadiye dediği şeylerden öğreniyorlar.
Bilhassa Büyük Muharebeden sonra bütün dünyada bir garip
uyanıklık oldu. Şimdi insanlar artık sizin zamanınızın insanları
değil. Gözlerin açılması emelleri, hırsları artırdı. Kimse artık
kendi halinden memnun olmuyor. Bu cereyan neticesinde eski
ahlak kaidelerinin yıkılıp değişmemesine nasıl imkan görürsünüz.
Ali Rıza Bey sarardı, dudaklarının ve sakalının hafifçe titrediğini
belli etmemeğe çalışarak gülümsedi:
- Ben, eski bir insanım. Anlaşmamıza imkan yok. İnsanların
paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım.
O kanaatle öleceğim.
Genç adam, Ali Rıza Bey'e acır gibi bir tavırla cevap verdi:
- Tamamıyle haksız değilsiniz. İnsan, mesela ibadet, yahut
çalgı ile meşgul olmakla; zerzevat, çiçek, yahut çocuk yetiştirmekte
de bir teselli bulabilir. Ancak bunun için de hiç olmazsa
yaşayacak kadar bir para lazımdır. Çiçek meraklısısınız; fakat
biraz paranız yok değil mi? Ne kadar uğraşsanız topraktan istediğiniz
renkte, kokuda bir çiçek alamayacağınıza emin olun...
Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız
ahir ömrünüzde size bir feci yaprak dökümü manzarası seyrettirmekten
gayri saadet vermezler.
Söz, burada bitti. Ali Rıza Bey, yemeğine devam için tekrar
başını eğdi. Fakat artık lokmalar boğazından geçmiyordu.
Bilhassa son sözler ona çok fena tesir etmişti. Beş çocuk babasıydı.
Bunların hiç biri daha tamamiyle meydana çıkmış sayılmazdı.
Bu adamın bu acı hakikatleri insanlara şerait-i
hayatiye, şerait-i iktisadiye öğretiyor demesi pek hoş bir söz
değildi.
Bütün hayatını çocuklarına iyi fikirler ve iyi bir ahlak vermeye
sarfetmişti. Acaba yeni zamanların bu havası onları da sarsacak,
ihtiyar babaya son deminde bir yaprak dökümü mü seyrettirecekti?
Ali Rıza Bey, pek gözü kapalı bir adam değildi. Bu korku daha
evvel de onu birçok kereler yoklamıştı. Fakat hiç bir zaman bu
kadar yakın tehlike şeklinde görünmemişti. İtikatsiz bir adam
olmasına, gökten beklenecek bir şey bulunmamasına rağmen dua
ediyor: Yarabbi; sen çocuklarımı muhafaza et! diye ellerini
açıyordu.
-İİ-
ALİ Rıza Bey, Babıali yetiştirmelerinden bir mülkiye memuru
idi. Otuz yaşına kadar Dahiliye kalemlerinden birinde çalışmıştı.
Belki ölünceye kadar da orada kalacaktı. Fakat kızkardeşiyle
annesinin iki ay ara ile ölmesi onu birdenbire İstanbul'dan
soğutmuştu. Suriye'de bir kaza kaymakamlığı alarak gurbete çıkmasına
sebep olmuştu.
Ekseri tecrübesiz hastalar gibi sanmıştı ki insanın ıstırapları
yattığı yataktan, etrafındaki eşyadan gelir ve yer değiştirmek, onlardan
kurtulmak için en iyi çaredir.
Ali Rıza Bey, o zamandan sonra bir daha İstanbul'a dönmemiş,
yirmi beş sene muhtelif memuriyetlerle Anadolu'da dolaşmıştı.
Çok malumatlı, çalışkan bir adamdı. Fakat ne malumatı, ne
de çalışkanlığı işe yarar cinsten değildi.
Arabi ve Farisiden başka İngilizce ve Fransızcayı da bilirdi.
Gençliğinde edebiyatla uğraşmış, mecmualarda takma isimle oldukça
düzgün gazeller neşretmişti. Sonra felsefe ve tarihe de merak
etmişti. Sade boş zamanlarını değil, biraz da iş zamanlarını
kitap okumakla geçirirdi. Bu, onun uzun memurluk hayatında,
devlet hazinesinden çaldığı yegane şeydi.
Titiz denecek kadar temiz, gülünç denecek kadar nazik ve
mahçup bir adamdı. Hak yemek, kanuna aykırı bir şey yapmak,
kalp kırmak korkusuyla bir türlü iş göremezdi.
İsterdi ki elinden çıkacak iş, sadece kanuna değil, teamüle,
insanlık ve nezaket kaidelerine de uygun, yani dört başı mamur
olsun...
Ondan bahsedenler: İyi adam... Peygamber gibi adam... Elini
öp... dua ettir... İlimden bahsettir... Şiir okut..,. Ne yaparsan
yap... Fakat iş isteme derlerdi.
Evlendiği zaman kırkına yaklaşıyordu. Bir aile kurmak onun
gözünde yeni bir devlet kurmak kadar ehemmiyetli bir işti. Bunun
için belki de hiç evlenmeyecekti; fakat yakın bir arkadaşı
bir gece, akrabasından bir kızı teklif etmiş. Ali Rıza Bey de
hayır demeğe utandığı için pekala diye cevap vermişti.
Karısı, talihine pek ağırbaşlı ve temiz bir kadın çıkmıştı. Yirmi
yaşında olduğunu temin etmelerine rağmen ferah ferah yirmi
beş vardı. Ali Rıza Bey, nüfus işlerindedevletin başka hiç
bir şubesinde gösteremediği- bir faaliyet gösterdi. Yedi sene
içinde birbiri ardı sıra dört çocuğu dünyaya geldi. Nihayet dört
senelik bir dinlenme müddetinden sonra daelli yaşına girdiği
gün- son bir kızla çocuklarının sayısı beşi buldu.
Bazı boş vakitlerinde hala kıtalar, gazeller yazan Ali Rıza Bey'in
sevdiği bir teşbihi vardı: Vak'aları coşkun bir sesle, kendini
uzaktan bu seli seyreden bir insana benzetirdi. Büyüyecek bir
memur olmasına rağmen hiç bir zaman bu sele katılmayacak,
hayatta daima bir seyirci mevkiinde kalacaktı... Fakat onun kanaatince
bu seli ezeli yatağından çevirmeye çalışmak boş bir
emekti. Bu, böyle gelmiş, böyle gidecekti.
Ancak, birbiri ardı sıra gelen bu beş çocuk, Ali Rıza Bey'i
bu vaziyeti değiştirmeye mecbur etti. Büyütülecek beş çocuğu
olan bir adam, hayata karşı bir kayıtsız seyirci mevkiinde kalamazdı.
O zamandan itibaren eski gevşek ve emelsiz memur gitti,
yerine çocukları için her fedakarlığı göze almış bir gayretli aile
babası çıktı.
Çocukları için geceli, gündüzlü didinmek onu yormuyor, bilakis
mesut ediyordu. Yalnız bir düşüncesi vardı: Acaba fazla
geç kalmamış mıydı?
Bazı yorgun ve bedbin saatlerinde bu düşünce, onu biraz rahatsız
ederdi. Fakat bu fikir üstünde fazla durmaz:
- Kuvvetli bir vücudum var... Bir kaza ölümüne uğramazsam
daha ferah ferah yirmi sene yaşar ve çalışırım, diye kendini
teselli ederdi.
Bu yirmi sene son derece geniş tutulmuş bir hesaptı. Pek sıkıya
gelirse bunun yarısı kadar bir zaman da ona yetebilirdi. Gerçi
son numara çocuğu olan Ayşe çok vakitsiz gelmişti. Fakat
bunda o kadar korkulacak bir şey yoktu. İcabederse ona ait olan
vazifelerini büyüklerine de bırakabilir, gözü arkada kalmazdı.
Elverir ki onlar düşündüğü gibi yetişmiş olsunlar...
Fakat hiç akla gelmeyen bir vaka, Ali Rıza Bey'in bu hesaplarını
altüst etmiş, onu elli beş yaşında devlet memuriyetinden
çekilmeye mecbur bırakmıştı.
O zaman, Trabzon sancaklarından birinde mutasarrıftı. Bir
gün bir kadın kaçırma vakası olmuş, kadının kocası ile onu kaçırmaya
kalkan adam bıçakla birbirini yaralamışlardı.
Koca, arkasız bir çiftçi; öteki bütün kasaba halkının tuttuğu
bir eşraf oğlu idi. Onun için asıl kabahatlinin kollarını sallaya
sallaya ortada dolaşmasına göz yummak ve namusuna kastedilen
adamıgöğsündeki yaralarıyla- hapse atmak lazım geldi.
Etliye, sütlüye karışmamayı öteden beri meslek edinen Ali Rıza
Bey, bu meselede ateş kesilmiş, kendini attırıncaya kadar uğraşmıştı.
Ne yapsın? Bu, bir hak, bir vicdan ve namus işi idi.
|