İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366373
Üç Öykü Gogol PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Mayıs 2011 08:25

ÜÇ ÖYKÜ

GOGOL

Çevirenler : Erol Güney, Orhan Veli Kanık, Oğuz Peltek

ÖNSÖZ

Burada çevirisini verdiğimiz Burun, Fayton ve Palto, Gogol'un "Petersburg Öyküleri"nin en güzelleridir ve Gogol'un dehasının bütün özelliklerini en iyi gösteren örneklerdir.

Gogol, Burun'u 1833'te yazmaya başladı. 1835'te ilk biçimini vererek bitirdikten sonra "Moskovski Nablüdatel" dergisine gönderdiyse de derginin yönetmeni, öyküyü bayağı bulduğu için geri verdi. Ama bu öykünün sanat güzelliğini, yergi değerini hemen anlayan Puşkin, 1836'da, yönettiği "Savremennik" dergisinde Burun'u yayımladı. Ayrıca şöyle bir not koydu: "N. V. Gogol uzun süre bu şakanın basılmasını istemedi; ama biz, bu öyküde öyle şaşırtıcı, akla sığmaz, neşeli, özgün şeyler bulduk ki öykünün elyazmasının bize verdiği zevki okuyucularımızla paylaşmaya razı olması için kendisini güçlükle kandırabildik."

1835'te yazılmış olan Fayton'un ana düşüncesi yaşamdan alınmıştır. Gogol'un Viergorski adlı, dalgınlığıyla ünlü bir tanıdığı varmış. Bir gün Petersburg'daki bütün diplomatları şölene çağırmış, ama o gün şöleni unutarak kulübe yemeğe gitmiş; geç vakit evine döndüğünde şöleni anımsamış. Ertesi gün özür dilemek için bir gün önce resmi üniformalarıyla evine gelmiş olan yüksek konumdaki konuklarını birer birer ziyaret etmiş. Herkes bu adamı sevdiği, dalgınlığını bildiği için onu hoş görmüşler. Yalnızca Bavyera Elçisi kendisiyle her türlü ilişkisini kesmiş. Puşkin, Fayton'u okuduktan sonra Pletnev'e yazdığı bir mektupta, "Gogol'a öyküsü için çok teşekkür ettiğimi bildirin." demiştir. Öykü 1836'da "Savremennik" dergisinde basıldı. Bu öyküde Gogol'un içinde yaşadığı topluluğun bütün özelliklerini, inceliklerini görme yeteneği olduğu gibi ortaya çıkıyor. Bu gibi incelikleri her

insan, her dakika çevresinde görür, ama bunları ancak bir Gogol ortaya koyabilir."

Palto konu, teknik, yergi bakımından Gogol'un en önemli öyküsüydü. Öykücü burada Eski Rusya'nın bilgisizliğine, adaletsizliğine karşı duyduğu tiksintiyi bütün gücüyle belirtmektedir. Akakiy Akakiyeviç'in tragedyası, XIX. yüzyılda Rus insanının, bütün küçük insanların tragedyasıdır. Belinski haklı olarak Gogol'a "gündelik yaşamın şairi" demiştir. Ama Gogol, Palto'da yalnızca gündelik yaşamın şairi olarak değil, küçük insanların, küçük yaşamların şairi olarak kendini gösterir.

Gogol'un bir çağdaşı olan P. V. Annenkov, bu öyküdeki ana düşüncenin nasıl doğduğunu anlatır: "Bir gün Gogol'un yanında ava çok meraklı zavallı bir memurun öyküsü anlatıldı. Bu memur, bin bir sıkıntıyla biriktirdiği 200 rubleyle güzel bir av tüfeği almış. Yeni tüfeğiyle ilk ava çıktığı gün bir sandala binmiş. Ama tüfek nasılsa suya düşüvermiş. Memur evine döndüğünde yatağa düşmüş. Büyük bir üzüntü içinde günlerce yatmış. Ancak arkadaşları, aralarında para toplayarak ona yeni bir tüfek aldıkları zaman iyileşip yataktan kalkmış. Bu öyküyü dinleyenlerin hepsi kahkahalarla güldüler. Yalnızca Gogol gülmedi; uzun süre düşünceli kaldı. Palto'nun ilk düşüncesi, işte o gün doğmuştu. Bu öykü 1834'te anlatılmıştı. Gogol bunun üzerinde çok çalıştı, aradan sekiz yıl

geçtikten sonra Palto yayımlandı. 1842'de ilk yayımlandığında soylular öyküyü iyi karşılamadılar. O zaman, büyük bir memur olan Kont Strogov şöyle demişti: "Şu Gogol'un 'Palto'su ne korkunç bir öykü. Bu köprüdeki hayalet, hepimizin paltolarımızı sırtımızdan çıkarır. Bu öyküyü okurken artık durumumu siz düşünün." Buna karşılık öykü, yenilik isteyenler arasında büyük bir ilgi ve coşku uyandırdı. Rus yazınının asıl özelliklerini oluşturan o küçük insanlara beslenen sevgi, toplumun ürünü olan o boş, saçma adamlara karşı duyulan acıma, ilk kez bu öyküde görülür.

Palto'nun Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov üzerinde büyük etkileri olmuştur.

ÜÇ ÖYKÜ

BURUN

I

25 Martta Petersburg'da pek tuhaf bir olay oldu.

Vosneçenski Caddesi'nde oturan berber İvan Yakovleviç (soyadı zamanla unutulmuştu; dükkânının tabelasında

bile yazılı değildi; yüzü sabunlanmış bir adamı gösteren bir resmin yanında yalnızca şu yazı okunabiliyordu:

"Hacamat (1) da yapılır.") o sabah, oldukça erken uyandı. Uyanır uyanmaz da sıcak bir ekmek kokusu duydu.

Yatağında hafifçe doğruldu; bir de baktı ki, kahve tiryakisi olan sayın eşi ocaktan taze pişmiş ekmekler

çıkarıyor.

- Praskovya Osipovna, dedi, ben bugün kahve içmeyeceğim. Sen bana biraz soğanla biraz sıcak ekmek ver,

yeter.

Daha doğrusu, ikisinden de vazgeçemiyordu. Ne kahveden, ne soğan ekmekten; ama bunun olanaksız olduğunu

da biliyordu. Praskovya Osipovna böyle bir şeye razı olur muydu hiç? Karısı kendi kendine, "Ziftin pekini ye,

musibet," diye düşündü,; "Pek iyi! Kahve bana kalır..." Masanın üstüne bir ekmek attı. İvan Yakovleviç,

kibarlığı gereği, gömleğinin üstüne bir setre (2) geçirdi; sonra da kalktı, masaya kuruldu. Biraz tuzla iki baş

soğan hazırladı. Bıçağı aldı, kurumlu bir tavırla ekmeği kesmeye koyuldu. Somunu orta yerinden ikiye böldü,

ortasına bir göz attı, içinde beyazımtırak bir şey vardı; şaşırdı birdenbire. Bıçağıyla usulca beyaz şeyi kurcaladı,

sonra, biraz, parmağıyla dokundu. Kendi kendisine, "Katı bir şey! Ne olabilir acaba?" diye düşünüyordu.

Parmağını soktu, o şeyi çıkardı:

- Aaa! Bir burun!

İvan Yakovleviç'in kolları yanına düştü; gözlerini oğuşturdu, parmağıyla bir daha dokundu. Burundu işte; bal

gibi burundu. Üstelik tanıdık bir buruna benziyordu.

İvan Yakovleviç'in yüzü dehşet içinde kaldı. Ama bu dehşet karısının öfkesi yanında bir şey değildi. Kadın, avaz

avaz bağırıyordu:

- Nereden kestin bu burunu, canavar? Ahlaksız! Sarhoş herif! Seni polise, kendim gidip haber vereceğim.

Haydut herif! Şimdiye dek üç kişi oldu, gelip bana söylediler; tıraş ederken burunlarını koparacak gibi

çekiyormuşsun.

Ama İvan Yakovleviç bunları dinleyecek durumda değildi; şimdi o, ölümle dirim arası bir durumdaydı.

Anımsamıştı çünkü; bu burun şube müdür yardımcısı Kovalev'in burnuydu; pazar ve çarşamba günleri tıraş ettiği

Kovalev'in.

- Sus sus Praskovya Osipovna, dedi, ben şimdi onu bir beze sarar bir köşeye saklarım. Hele birkaç gün kalsın

orada, sonra götürürüm.

- Yok, yok, dünyada istemem. Odamda, kesilmiş bir burun saklanmasına izin vereceğim ha? Hımbıl! Ustura

bilemekten başka bir şey öğrenmemiş ki; hiçbir işe aklı ermiyor. Serseri! Kopuk! Senin yüzünden polislik mi

olacağım? Hay kabak hay, hay odun hay! Şuna bakın hele! Al götür, nereye götüreceksen. Bir daha sözünü bile

duymayayım.

İvan Yakovleviç tam anlamıyla serseme dönmüştü. Düşünüyor, düşünüyor, bir türlü içinden çıkamıyordu.

Ensesini kaşıyarak:

- Bu nasıl oldu acaba, gel de çık işin içinden, dedi. Acaba dün akşam eve sarhoş mu döndüm, ayık mı? Ama ne

olursa olsun, akla durgunluk verecek bir olay! Bir kez ekmek... Öyle bir şey ki pişiyor. Halbuki burun...

Bambaşka bir şey. Olanaksız! Deli olacağım. İvan Yakovleviç sustu. Düşünmeye başladı: şimdi polisler gelip

evinde bu burnu bulacaklar, onu suçlu sayacaklardı. Bu düşünceyle kafası büsbütün karıştı. Polislerin kırmızı

yakalarını, giysilerindeki süslü işlemeleri, bellerindeki kılıçları daha şimdiden görür gibi oluyordu. Eli ayağı

titremeye başladı. Pantalonuyla çizmelerini aldı, bütün yıpranmış giysilerini giydi. Praskovya Osipovna'nın bitip

tükenmek bilmeyen dırıltıları arasında burnu bir beze sardı; sokağa çıktı.

Bezi bir yere bırakmak istiyordu; artık neresi olursa; bir taşın altı mı olur, yoksa bir kapının yanı mı? Ya da bir

köşede dalgınlıklaymış gibi düşürür de başka bir sokağa mı dönüverirdi? Ama tersliğe bakın ki, sokağa

çıkmasıyla ensesinde bir takım dostlarının bitivermesi bir oldu. Bunlar hemen kendisini sorguya çekmeye

başladılar: "Nereye gidiyorsun?" gibi bir takım anlamsız sorular. Öyle ki, İvan Yakovleviç bu durumda hiçbir

fırsat bulamadı. Sonunda, elindeki bezi düşürmeyi başardı; ama görüldü. Uzaktan, bir polis memuru, mızrağıyla

işaret ederek sesleniyordu: "Hey! Bir şey düşürdün, al onu!" İvan Yakovleviç ister istemez eğildi, burnu alıp

cebine koydu. Sokakta kalabalığın gittikçe arttığını, mağazaların, dükkânların birer ikişer açıldığını gördükçe bu

işten bütün bütün umudunu kesmeye başlamıştı.

Sonunda, İsakiyef köprüsüne gitmeye karar verdi. Belki orada bir pundunu bulur, burnu Neva'ya atabilirdi. Ama

ben yanlış yaptım. Birçok noktadan saygı değer bir adam olan İvan Yakovleviç konusunda size daha birkaç söz

söylemeliydim.

İvan Yakovleviç, bütün namuslu Rus esnafı gibi, gece gündüz içerdi. Her gün yabancıları tıraş ederdi de kendi

sakallarını kesmezdi. Frakı (çünkü İvan Yakovleviç kaftan giymiyordu) alacalı bulacalıydı, daha doğrusu siyahtı

da üzerinde tarçın sarısı ve kurşuni benekler vardı; yakası pırıl pırıldı. Üç düğmesi kopmuş, yerlerinde yalnızca

iplikleri kalmıştı. Tam anlamıyla utanmaz bir adamdı. Şube müdür yardımcısı Kovalev her tıraşta ona "Ellerin de

hep kötü kötü kokuyor, İvan Yakovleviç!" der, o da, "Neden kokuyor acaba?" diye yanıtlardı, "Ne bileyim,

birader, kokuyor işte." Bunun üzerine İvan Yakovleviç, bir tutam enfiye çeker, Kovalev'in yüzünü sabunlamaya

başlardı. Yanaklarını, kulaklarının arkasını, dudağının üstünü, çenesinin altını, kısacası neresi aklına eserse.

Sayın yurttaş, sonunda, İsakief köprüsüne geldi. İlkin sağa sola şöyle bir göz attı. Sonra köprünün parmaklığına

yanaştı. Orada, köprünün altından geçen balıklara bakıyormuş gibi yapıp, beze sarılı burnu yavaşça ırmağa

bıraktı. Sanki üstünden bin çeki yük kaldırmışlardı; yüreği öyle hafifledi ki; güldü bile. Müşterilerini tıraş

etmeye gidecek yerde, kapısında, "Her Türlü Yiyecek ve İçecek" yazılı bir dükkândan içeri girdi; bir bardak

punç isteyecekti. O aralık, birdenbire, mahallenin polis komiserinin köprü başında durduğunu gördü. Adamın,

geniş favorileri, üç köşeli şapkası, belindeki kılıcıyla, kibar bir durumu vardı. Korkudan, berberin her yanından

soğuk bir ter boşandı. Komiser, eliyle ona işaret ederek:

- Gel bakalım buraya, ahbap! dedi.

Yol yordam nedir pek iyi bilen İvan Yakovleviç, kasketini ta uzaktan çıkararak komiserin yanına koştu:

- Günaydın, efendimiz!

- Hayır, hayır; efendimiz falan yok şimdi. Söyle bakayım, biraz önce ne yaptın şurada? Köprünün üstünde?

- Vallahi efendim, müşterilerimi tıraş etmeye gidiyordum; yalnızca, biraz durdum da, sular hızlı mı akıyor yoksa

yavaş mı, ona baktım.

- Yalan söylüyorsun, yalan! Bununla yakayı kurtaramazsın. Söyle doğrusunu.

İvan Yakovleviç:

- Yüce kişiliğinizi haftada iki kez; ne ikisi, üç kez, hiç kusursuz tıraş etmeye hazırım, diye yanıt verdi.

- Hayır dostum, saçma şeyler bunlar. Üç tane berberim var benim; beni tıraş etmeyi kendileri için onur sayarlar;

sen onu bırak da, ne yapıyordun biraz önce şurada, onu söyle.

İvan Yakovleviç sarardı... Ama öykü burada kalın bir bulut tabakasıyla kapanır. Bundan sonra ne olduğu

konusunda da hiçbir şey bilinmez.

 

II

Şube müdür yardımcısı Kovalev, oldukça erken uyandı. Uyanır uyanmaz da dudaklarıyla "Bırr... Bırr..."

yapmaya başladı. Nedenini kendisi de bilmezdi ama her uyanışında böyle yapardı. Gerindikten sonra masanın

üstünde duran küçük aynayı kendisine vermelerini buyurdu. Dünden beri burnunda oluşan sivilceye bakacaktı.

Aynayı eline alınca, şaşkınlıkla, burnunun yerinde bir düzlükten başka bir şey olmadığını gördü. Aklı başından

giden Kovalev, su getirtti, bir peşkirle gözlerini ovaladı; gerçekten de burnu yoktu. Eliyle bir daha dokundu;

sonra, düş falan olmasın diye kolunu çimdikledi; ama, hayır! Galiba gerçekti. Şube müdür yardımcısı Kovalev

yatağından atladı, silkindi: burun gene yerinde yoktu. Hemen giysilerini istedi; doğru, merkeze, polis müdürünü

görmeye koştu.

Fakat bu arada Kovalev için birkaç söz söylemek gerek. Birkaç söz söylemeli ki, okur ne biçim bir adamla

karşılaştığını anlasın. Diplomalı şube müdür yardımcılarıyla bu meslekte Kafkasya'dan yetişmiş olanlar,

kesinlikle birbirleriyle karşılaştırılamaz. Bunlar birbirinden tümüyle farklı iki sınıftır. Mesleğe bilim yoluyla...

Yok yok, susayım daha iyi. Çünkü bu Rusya acayip bir ülke. Hangi şube müdür yardımcısından söz edersek

edelim, Riga'dan Kamçatka'ya dek, bütün şube müdür yardımcıları kendi üzerlerine alınırlar kesinlikle. Hoş bu

bütün meslekler, bütün konumlar için böyledir ya. Kovalev, Kafkasya'dan yetişme bir şube müdür yardımcısıydı.

Bu konumu hak edeli daha iki yıl olmuştu; bundan dolayı, bunu hiçbir zaman unutmazdı. Kendisinden söz

ederken öyle yalnızca şube müdür yardımcısı demezdi. Yanına bir de "Binbaşı" (3) katarak kendisini biraz daha

ağır satmaya çalışırdı. Örneğin, sokakta gömlek satan bir kadına raslar, ona şöyle derdi: "Dinle güzelim, git

evime dek; evim Sadovaya'dadır. 'Kovalev binbaşı burada mı oturuyor?' diye sor. Kime sorarsan gösterir." Eli

yüzü düzgün bir kadın görünce, ona da alçak sesle bir şey söyledikten sonra, şöyle sürdürürdü konuşmasını:

"Şekerim, Kovalev binbaşının evi de, yeter." Onun için, kendisinden söz ederken, bundan sonra hep "Binbaşı"

diyeceğiz.

Kovalev binbaşının Nevski caddesinde her gün şöyle bir dolaşmak âdetiydi. Gömleğinin yakası her zaman apak,

her zaman kolalıydı. Favorileri, il ya da ilçe kadastro memurlarının, mimarların ve askerî hekimlerin favorilerine

benzerdi. Bu adamların hepsi, ayrı ayrı işler görürler; ama hepsinin, ortak bir yanları vardır. Hepsi tombalak al

yanaklıdırlar. Hepsi, pek güzel boston oynarlar. Favorileri yanaklarının orta yerinden başlar, ta burunlarına dek

gider. Kovalev binbaşı, üzerinde birçok mühür taşırdı. Bunların kimileri armalıydı. Kimilerinde de çarşamba,

perşembe, pazartesi gibi günler kazılıydı. Petersburg'a iş için gelmişti. Onuruyla uyarlı bir konum bulmak için.

Becerebilirse bir vali yardımcılığı alacak, beceremezse, uygun bir bakanlıkta bir şube müdürlüğü falan

uyduracaktı. Kovalev binbaşı evliliğe karşı değildi; ama bir koşulla: evleneceği kadın, hiç değilse iki yüz bin

rublelik bir çeyiz getirmeliydi. Şimdi okur, binbaşının o oldukça güzel burnunun yerinde bu anlamsız boşluğu

gördüğünde ne duruma geleceğini kendiliğinden kestirebilir.

Aksi gibi görünürde bir tek araba yoktu. İster istemez yaya gidecekti. Paltosuna büründü; yüzünü de, burnu

kanıyormuş gibi, mendiliyle kapadı.

- Belki de bana öyle geldi, diye düşünüyordu. Durup dururken adamın burnu düşer mi?

Bir daha aynaya bakmak niyetiyle bir şekerci dükkânına doğru yürüdü. Allahtan, şekercide hiç kimse yoktu.

Çıraklar ortalığı topluyor, iskemleleri yerleştiriyorlardı. Kimi de, daha hâlâ gözlerinden uyku akarak, sepetlerin

içinde sıcak börekleri götürüyorlar, masaların üzerinde geceden kalmış üzerleri kahve lekeleriyle dolu gazeteleri

topluyorlardı.

- Çok şükür, kimse yok, dedi; şimdi iyice bir bakayım suratıma.

Sıkılgan bir tavırla aynaya doğru yürüdü, baktı; yere tükürerek:

- Allah Allah! diye söylendi; bu ne ürkütücü şey böyle! Burun yerine başka bir şey olsa yüreğim yanmayacak;

ama hiçbir şey yok!

Öfkesinden dudaklarını ısırarak şekerciden çıktı. Bugüne dek yapmadığı bir şeye, kimsenin yüzüne bakmamaya,

kimseyle konuşmamaya karar verdi.

Ansızın, bir evin kapısında donmuş gibi durdu. Gözlerinin önünde anlatılmaz derecede tuhaf bir olay olmuştu.

Kaldırımın yanında bir araba durdu; kapısı açıldı, içinden üniformalı bir efendi atladı; iki büklüm, hızla

merdivenlerden yukarı çıktı. Kovalev, bu adamın tastamam kendi burnu olduğunu görünce, korkudan,

şaşkınlıktan ne duruma geldi, siz düşünün artık. Bu ürkünç sahne karşısında, çevresinde, bütün dünya fırıl fırıl

döndü. Öyle ki, düşmemek için kendisini güç tuttu. Bir bunalım içindeymiş gibi zangır zangır titreyerek,

arabasına dönünceye dek bu efendiyi beklemeye karar verdi.

İki dakika sonra, burun yeniden göründü. Efendinin sırtında sırma işlemeli, dik yakalı bir giysi; ayağında güderi

bir pantolon; belinde de bir kılıç vardı. Tüylü şapkasından Danıştay üyesi olduğu anlaşılıyordu. Davranışları, her

şeyi, ziyarete gittiğini gösteriyordu. Sağına soluna baktıktan sonra, arabacıya, "Yanaş!" diye buyurdu; arabaya

bindi ve yola koyuldular.

Zavallı Kovalev deli olacaktı. Böylesi hiç başına gelmemişti. Daha dün gece yerinde duran bir burun, -yürümez,

etmez- nasıl oluyordu da bugün üniformalar içinde çıkıyordu karşısına? Gerçekten, nasıl oluyordu bu? Yeniden

arabanın peşinden koşmaya başladı. Bereket versin araba pek uzağa gitmemiş, Gostini Dvor'un önünde

durmuştu.

Koştu; bir sıra yaşlı dilenci kadının arasından geçti. Kadınların bezlerle sarılı suratlarında tek gözlerinden başka

bir şey görünmüyordu. Bir zamanlar bununla alay ederdi. Sokak ıssızdı. Kovalev'in kafası öyle karmakarışıktı ki,

ne yapacağını, neye karar vereceğini bir türlü bilemiyordu. Gözleri fıldır fıldır, köşe bucak, efendiyi arıyordu.

Sonunda gördü. Bir dükkânın önünde ayakta duruyordu. Burnun yüzü, yüksek dik yakasının içinde yitmiş

gibiydi. Dikkatli dikkatli eşyaları gözden geçiriyordu.

Kovalev:

- Şimdi nasıl yanaşmalı? diye düşündü. Durumuna, tavrına, şapkasına, giysisine bakarsan bir Danıştay üyesi. Ne

yapsam bilmem ki!..

Hafif tertip öksürerek, Danıştay üyesinin sağında, solunda dolaşmaya başladı. Fakat, burun hiç istifini

bozmuyordu.

Sonunda, Kovalev, o da güçbelâ, bütün cesaretini toplayarak:

- Efendim!.. diyebildi, efendim!..

Burun, dönerek:

- Ne istiyorsunuz? diye sordu.

- Şaşılacak bir şey, efendim... Öyle sanıyorum ki... Yerini siz bileceksiniz; sizi de ansızın gördüm; nerede?.. açık

söyleyin ki...

- Af buyurun, ama neden söz ettiğinizi anlayamıyorum. Açıklar mısınız?

Kovalev "Nasıl anlatsam?" diye düşündü, sonra kafasını toplamaya çalışarak:

- Şu kesin ki, diye başladı, şu kesin ki... Önce kendimi tanıtayım. Bendeniz Kovalev binbaşı. Şu anda

burunsuzum. Benim gibi bir adamın burunsuz gezmesinin hoş bir şey olmayacağını kabul edersiniz.

Voskresenski köprüsünde portakal satarak geçinen bir kadın için burun önemli olmayabilir. Ama benim için öyle

mi ya? Ben ki, gelecekle ilgili büyük düşünceleri olan, ayrıca, birçok önemli ailenin evine girip çıkan, birçok

hanımefendiyle tanışıklığı olan, örneğin Bayan Çehtareva ile, o bir Danıştay üyesinin karısıdır, onlarla, ayrıca

birçok hanımefendiyle düşüp kalkan bir insanım; siz düşünün artık... Ne yapacağımı bilmiyorum, efendim.

(Kovalev binbaşı bu sözü söylerken omuzlarını kaldırmıştı)... Bağışlayın... Bağışlayın ama... Biraz da namus ve

onur kuralları düşünülerek davranılacak olursa... Anlıyorsunuz, değil mi?

Burun:

- Kesinlikle hiçbir şey anlamıyorum, diye yanıt verdi. Daha açık söyleyin.

Kovalev bütün kurumunu takınarak:

- Sözlerinizi nasıl karşılamak gerek, bilmiyorum efendim, dedi. Sorun, sanırım, yeterince açık... Daha mı açık

söyleyeyim istiyorsunuz? Hay hay!.. Siz benim burnumsunuz.

Burun, binbaşıyı tepeden tırnağa süzdü; biraz kaşlarını çatarak:

- Aldanıyorsunuz, beyefendi, diye yanıt verdi; ben kendimim. Hem, sizinle benim aramda hiçbir sıkı ilişki

olamaz. Üniformamızın düğmelerine bakılacak olursa, siz Senato'da ya da Adalet Bakanlığı'nda çalışıyorsunuz,

bense Eğitim Dairesi'ndeyim.

Bu sözleri söyledikten sonra da arkasını döndü.

Kovalev, ne yapacağını, ne edeceğini tümüyle şaşırmıştı. O anda, bir kadın kumaşının hoş hışırtısı işitildi; her

yanı tenteneler içinde olan yaşlıca bir kadın kendisine doğru yaklaştı. Yanında ince yüzlü bir genç kız vardı. Ak

entarisi biçimli vücudunu bütün güzelliğiyle ortaya çıkarıyordu. Başına, tüyü kadar hafif, açık sarı bir şapka

giymişti.

Arkalarında uzun favorili, geniş ve yüksek yakalıklı, uzun boylu bir bey belirdi, tütün tabakasını açtı.

Kovalev biraz sokuldu, patiska gömleğinin yakasını biraz gevşetti ve çıkardı; altın bir zincir üzerinde sıralı duran

mühürlerini düzeltti. Gülümseyerek, fidan boylu genç bayana, dikkatli dikkatli bakmaya başladı. Biraz eğilerek

yürüyen genç kız bir bahar çiçeğine benziyordu. Alnına götürdüğü ufak beyaz elinin parmakları balmumundan

gibiydi. Kovalev kızın, şapkanın altındaki yuvarlak beyaz çenesiyle bir bahar goncasına benzeyen yüzünü

görünce, gülümsemesi bütün bütün arttı. Ama telaş içinde, bir yeri yanmış gibi, ansızın geriye döndü. Burnunun

yerinde hiçbir şey bulunmadığını anımsamıştı. Gözlerinden yaşlar boşandı.

Döndü, o üniformalı adamı aradı; bir hayduttan, bir dolandırıcıdan başka bir şey olmadığını yüzüne karşı, hem

de bağıra bağıra söyleyecekti. Diyecekti ki, bu Danıştay Üyesi kılığındaki kişi kendi burnundan başka bir şey

değildir. Ama burun görünürde yoktu. Kaşla göz arasında yitivermişti. Belki de ziyaretlerini sürdürüyordu.

Bunu düşünen Kovalev yeniden umutsuzluğa düştü. Sütunlu bir kapının önünde bir dakika durdu; burnu yine

göremez miyim diye sağa sola baktı. Şapkasında bir tüy, giysisinde de sırma işlemeler olduğunu iyi anımsıyordu;

ama paltosuna dikkat etmemişti. Ne arabanın rengini biliyordu, ne de atların! Arkasında uşakları var mıydı, yok

muydu? Varsa ne biçim giysiler giymişlerdi; bunların da ayrımında değildi. Atlarını koşturarak, iki yönden de bir

sürü araba gelip geçiyordu, hepsine birden bakmak çok güçtü. Hoş, bunun güç bir iş olmadığını, arabayı da

gördüğünü de kabul etsek bile, nasıl durduracaktı arabayı? Hava, çok güzeldi. Her yer günlük güneşlikti.
 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa