İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366351
Öteki-Dostoievski PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 15:10

Baremin 7. derecesinde memur Yakov Petroviç Goladkin o gece deliksiz uykusundan uyandığı zaman, saat sabahın sekizine geliyordu. Goladkin esneyerek gerindi, sonra gözlerini açtı ve bir iki dakika hiç kımıldamadan yattı. Uyanıp uyanmadığını, çevresinde olup bitenlerin gerçek mi, yoksa başı sonu olmayan gece düşünün bir devamı mı olduğunu anlamaya çalıştı. Kendini toparlayınca etraf bütün canlılığı ve her zamanki haliyle karşısında belirdi. Yattığı küçük odanın kirli yeşil, isli, tozlu duvarları, kırmızıya boyalı bir masa ve çiçek desenli kırmızı muşamba kaplı Şark işi sedir hepsi her gün gördüğü şeylerdi.

Yakov Petroviç'in bir gece önce eve döndüğü zaman üstünden çıkarıp rasgele fırlattığı bumburuşuk elbise dertop halde kanepenin üstündeydi. Puslu, donuk, çamura bulanmış hissi veren bir sonbahar sabahı pencereden öyle ters, nursuz bir suratla bakıyordu ki, Goladkin'in, hayal ülkesinde değil de Petersburg'da, Şestilavoçnaya Sokağı'nda, kirayla oturduğu büyük bir apartmanın dördüncü katında minnacık dairesinde olduğundan, en ufak kuşkusu kalmamıştı. Goladkin bu önemli keşiften sonra, uyandığına adeta pişman oldu: Az önceki düşün devamını görmek umuduyla yeniden gözlerini yumdu. Ama hemen açıldı, silkindi ve yataktan kalktı. Kafasındaki dağınık düşünceler belirli bir biçim aldı. Yakov Petroviç'in yataktan kalkınca ilk işi, konsolun üstünde duran ufak yuvarlak aynaya koşmak oldu. Aynada gördüğü bir çift kırpışan göz, seyrek saçlı kafa ve sarımtrak yüz görenlerin asla dikkatini çekmeyecek kadar silikti. Ama aynada bunları izleyen sahibi halinden memnundu.

— Çok şükür, her şey iyi gidiyor; dedi. Ya aksilik olsun diye suratımda bir sivilce filan çıksaydı pek kötü olurdu doğrusu. Yok yok, her şey son derece yolunda!Her şeyin iyi gittiğine sevinen Bay Goladkin, aynayı yerine koydu, geceliği sırtında pencereye koştu, iç avluyu bir şeyler arayan bakışlarla taradı. Yüzüne yayılan memnun gülümsemeden, aradığını bulduğu belli oldu. Bu sefer odasının arkasındaki uşak Petruşka'nın bölmesine baktı, Petruşka'nın bölmede olmadığından emin olunca, parmak uçlarına basarak odasına döndü, masanın çekmelerinden birini açtı, elini daldırdı. İçini karıştırdıktan sonra, bir yığın işe yaramaz ıvır zıvırın ve zamanla sararmış, üzerindeki yazılar okunmaz hale gelmiş kâğıtların altından eski, solmuş bir cüzdan çıkardı. Özenle, adeta zevkle içindeki gizli küçük cebi açtı. Cep oldukça şişkindi. İçindeki renk renk kâğıtlar adamcağızın yüzünü güldürdü. Banknotları cüzdanından çıkararak ellerini uğuşturdu. Daha sonra, dünden beri kimbilir kaçıncı defa değerli hazinesini saymaya başladı. Banknot destesini baş ve işaret parmakları arasında hışırdata hışırdata sayıyordu. Bitirdikten sonra:

—  750 banknotumuz var... Yabana atılacak rakam değil! diye mırıldandı. Hem yalnız benim için değil, kim olsa küçümsemez bu parayı... Bununla neler yapılmaz ki! (Goladkin gene ellerini uğuşturdu.) İyi ama, bizim Petruşka nerelere defolup gitti acaba?

Goladkin hep o gece kılığıyla uşağının bölmesini bir kere daha gözden geçirdi. Petruşka hâlâ yerinde yoktu, sadece odanın ortasında kaynaya kaynaya taşmak üzere olan semaver hırçınlıkla puflayıp duruyordu. "Daha ne bekliyorsunuz, suyum kaynadı, hazırım. Alın, işinizi görün!" demek isteyen şikayetçi bir hali vardı.

—  Şeytanlar götürsün senin gibi tembel herifi! İnsanı çileden çıkarır, namussuz... diye söylendi Goladkin. Haklı bir kızgınlıkla ufak koridordan antreye geçti, kapıyı hafifçe araladı ve Petruşka'yı sahanlıkta, eliyle koymuş gibi buldu. Apartmanın uşakları, hizmetçi ve dışardan gelen ne idüğü belirsiz kimselerle çene çalıyordu. Petruşka'nın duruşu, konuşma şekli Goladkin'in hoşuna gitmişti galiba; seslendi, sonra öfkeli ve canı sıkılmış bir halle içeri girdi. "Hayvan herif, efendisini ciğeri beş pa

ra etmeyen güruha satıyor..." diye söylendi. Sonra Petruşka'ya ters ters baktı:

- Ne yapıyordun orada?

— Hiç... Giyeceklerimi getirdiler de...

- Haydi giy de görelim.

Petruşka, kibar ve zengin evlerde uşakların giydikleri resmi elbiseyi giydi, hımbılca bir sırıtmayla efendisinin odasına girdi. Kılığı son derece acayipti. Sırtındaki eskice yeşil kaput en aşağı bir arşın daha boylu birisine göreydi. Kol ve yakalardaki şeritler solmuş, kararmıştı. Elinde tuttuğu yeşil tüylü şapkanın kenarı da aynı şeritle çevriliydi. Belinde, deriden bir kılıfın içinde, uşaklara mahsus kasatura vardı. Daima sallapati gezen Petruşka'mn bu resmi kıyafete aldırmadan yalınayak olduğunu da eklersek, portresini tamamlamış oluruz.

Bay Goladkin ona bir iki defa önünde dönmesini söyledi, kılığını en ufak ayrıntılarına kadar inceledi; memnun göründü. Petruşka da bu teftiş sırasında efendisinin haliyle hareketlerini merak ve garip bir bekleyişle izliyordu. Öyle ya, bunca hazırlık, Petruşka'ya kiralanan şatafatlı kıyafet ancak resmi bir ziyaret veya bunun gibi önemli bir olay için hazırlanmış olabilirdi.

Uşağın araştırıcı bakışı Yakov Petroviç'in huzurunu kaçırdı.

— Araba ne oldu? diye sordu.

— Kapıda.

- Akşama kadar tuttun, değil mi?

— Emrettiğiniz gibi. Yirmi beş kâğıt.

- Pekâlâ. Pabuçlarım geldi mi?

-  Geldi.

Goladkin ayakkabısından da memnun kaldı, son olarak Petruşka'dan çayını, yıkanması ve tıraşı için su istedi. Her zamankinden daha özenle yıkandı, tıraş oldu ve aceleyle bir bardak çay içtikten sonra giyinmeye başladı. Gıcır gıcır bir pantolon, bronz düğmeli gömlek ve renkleri tatlı, çiçekli bir yelek giydi. Alacalı ipek bir kıravat taktı. En son, oldukça yeni, tertemiz, fırçalanmış resmi redingotunu1 sırtına geçirdi. Giyinirken ikide bir önce sağ, sonra sol ayağını hafifçe kaldırarak keyifli bir halde pabuçlarının seyrine dalıyordu. Anlamlı göz kırpmalarla bir şeyler mırıldanması o sırada hoş, ilgi çekici konularla meşgul olduğunu gösteriyordu.

O sabah nedense dalgınlığı üstünde olan Bay Goladkin, giyinmesine yardım eden Petruşka'nın kaş göz oynatarak onu alayla süzmesinin farkında değildi. Giyinme faslı bitince para cüzdanını cebine yerleştirdi. Sonra çıplak ayaklarını kunduranın içine sokmaya çalışan Petruşka'yı son bir defa yukarıdan aşağı süzdü; o da hazırdı. Böylelikle yola çıkmaları için bir engel kalmamıştı.

Yakov Petroviç telaşlı adımlarla merdivenden inerken kalbi hızla çarpıyordu. Aşağıda şekli belli olmayan bir arma ile mavi bir kupa arabası bekliyordu. Arabacı birtakım gürültülü şmgırtılı sesler çıkarak arabayı kapıya yanaştırdı. Petruşka, onları ağzı açık seyreden birkaç mahalle aylağına göz kırparak efendisini arabaya bindirdi. Aptalca gülüşünü güçlükle tutarak:

- ÇeekL diye arabacıya bağırdı, arabanın alt basamağına ilişti. Araba aynı şıngırtıyla Nevski Caddesi'ne doğru yol aldı.

Araba avludan çıkınca Bay Goladkin sinirli bir biçimde ellerini ovuşturdu, birisine hoş bir şaka yapan adam havasında sessizce güldü. Ama neşesi uzun sürmedi, gülümsemesi bir anda söndü, yüzü düşünceli, gamlı bir hal aldı. Hava puslu, nemli olduğu halde Yakov Petroviç, pencerelerden ikisini açmıştı, sağa sola bakarak yoldan geçenleri dikkatle süzüyor, birinin ona baktığını fark edince hemen kibar, ağırbaşlı bir tavır takınıyordu. LiteyniNevski kavşağına gelince birden tuhaflaştı, birisi nasırına basmış gibi yüzünü ekşitti, telaşla, hatta korkuyla kendini arabanın bir köşesine attı. Çalıştığı daireden iki genç memuru görmüştü. Memurlar da Bay Goladkin'in şimdiye kadar böyle arabalarla gezdiğini görmedikleri için, kasılmasını garipsemişlerdi galiba. Hatta Yakov Petroviç yanlış duymamışsa, -sokakta yakışık almayan şey yaptılar- yüksek sesle seslendiler ona... Karşılık vermeyi uygun bulmayan Goladkin, içinden.

(t)Çalıştığı dairenin işaretlerini taşıyan redingot.

- Bunlarınki de çocukluk... diye söylendi. Herkes arabaya biner. Ben de gerektiği için bindim. Sersemler!.. Zaten neyin nesi olduklarını biliyorum. Dayak düşkünü iki cahil... İşleri güçleri maaş alıp "yazıtura" atmak, o biçim evlere gitmek... Birkaç söz hak ettiler ama, neyse...

Bay Goladkin bunları içinden geçirirken yeniden irkildi: Bu defa gayet iyi tanıdığı bir çift Kazan atı koşulu zarif araba sağdan arabasına yetişti ve ok gibi önünden geçti. Çift atlı arabadaki adam, boş bulunup kafasını pencereden uzatan Goladkin'i görmüştü. Galiba o da bu karşılaşmayı biraz garip buldu... Pencereden uzanarak, arabanın köşesine sinen Goladkin'i gizlenmeyen bir merak ve ilgi ile süzdü. Merakı yersiz değildi: Adam, Goladkin'in masa şefi yardımcısı olduğu dairenin şube müdürlerinden Andrey Filipoviç'ti. Goladkin, saklanmanın boş olduğunu, Andrey Filipoviç'ih onu görüp tanıdığını anladı ve kulaklarına kadar kızardı. Bu sefer, "Tanışıklık gösterip ona selam vermem, kimliğimi açığa vurmam gerekir miydi acaba? Yoksa, üstüme almayıp, benzettiği birisi gibi mi davranmalıydım?.." diye kendi kendini yemeye başladı. Sonunda gözlerini Andrey Filipoviç'e dikerek şapkasını çıkardı. Bir yandan da, "Hayır efendim, hayır! Arabadaki adam ben değildim... ben değildim... diye mırıldanıyordu. Evet, ben değildim - asla!"

Andrey Filipoviç'in arabası hızlı hızlı geçmişti. Şefin bakışının büyülü etkisi dağıldığı halde, Goladkin kızarıp bozarmaya, bir şeyler kekelemeye devam ediyordu. Bir aralık, "Bu kadar çekinmekle aptallık ettim, doğrusu," dedi. "Serbest ama, kibar bir tavırla açıkça söyleyebilirdim ona: — Bu yemeğe ben de davetliyim Andrey Filipoviç!".Beceriksizliğini hatırlayınca hiddetinden renkten renge girdi, kaşlarını çattı, düşmanlarını kül edecek kudretteki kızgın bakışını arabanın köşesine dikti. Liteyni Caddesi'ne dönmesini söyledi. O dolayda oturan doktoru Kristyan İvanoviç'e uğramak aklına geldi. Doktora önemli bir meseleden söz açarak içindeki merakı giderecekti. Gerçi Kristyan İvanoviç'le henüz yeni tanışıyordu, ona ilk defa ancak bir hafta önce gitmişti. Ama doktorlara biraz da papaz gözü ile bakıldığı için, onlardan hiçbir şey gizlemeden konuşulabilirdi.Goladkin arabayı Liteyni Caddesi'nde beş katlı bir binanın önünde durdurup indi, merdivene yöneldi. Yürürken bir yandan, "Şu yaptıklarım doğru mu, yerinde mi?" diye kuşku ve üzüntü içinde düşünüyordu. O sırada, yabancı evlerin merdivenini çıkarken daima duyduğu hafif çarpıntı da başladı; geçsin diye biraz durdu. Kararlı bir tavırla, "Adam sen de!.. Alt tarafı kendi sorunum; ha saklamış, ha açıklamışım, kime ne?" diye omuz silkti. "Hem bu amaçla gitmiyorum ona. Adam anlar tabii;"

Bunları aklından geçirirken ikinci kata çıkan Goladkin, üzerinde "Dr. Kristyan İvanoviç Rutenşpitz" yazılı küçük zarif bir tabela bulunan kapının önünde durdu. Duruma yakışır serbest, aynı zamanda kibar bir tavır takınarak zile uzandı. Ama daha zilin kordonuna dokunmadan ziyaretini mutlaka o gün yapmasa da olacağım, yarın da gelmesinin mümkün olduğunu düşündü. Tam dönecekken, merdivenden ayak sesi duydu, kararsızlığından vazgeçerek, doktorun zilini çaldı.

II

İç ve dış hastalıklar uzmanı Kristyan İvanoviç Rutenşpitz epey yaşlı ama, dinç bir adamdı. Favorileriyle gür saçları iyice kırlaşmıştı, parlak gözlerinin bakışı dünyanın bütün hastalıklarını, ürkütecek kadar keskindi. Göğsünde oldukça önemli bir liyakat madalyası ışıldıyordu.

Doktor o sabah muayenehanesinde rahat bir koltuğa kurulmuş, eşinin kendi eliyle sunduğu kahveyi yudumluyor, gelen hastalara reçeteler yazıyordu. Kanlı basur olmuş ihtiyar bir hastasını kapıya kadar uğurlayan Kristyan İvanoviç yeniden koltuğuna gömüldü. Başka bir hastayı muayeneye hazırlanırken içeri Bay Goladkin girdi. Galiba doktorun hiç beklemediği, hatta gelmesini istemediği bir hastaydı bu; ilk anda adeta irkildi, yüzü

10

hafifçe çatıldı. Goladkin'in de bir huyu vardı: Önemli görüşmelere başlarken çoğu zaman ilk anlarda şaşırıp bocalar, dili tutulur gibi olurdu. Bu defa da girişi zamanında hazırlamadığı için, basmakalıp bir özür geveledi, hemen ilk gördüğü iskemleye kendini bıraktı. Ama davetsiz oturduğunu hatırlayınca bozuldu, patavatsızlığını düzeltmek için doğruldu. Sonra bu hareketi de yersiz buldu ve arkasından üçüncü bir pot kırdı: Kızarıp bozararak hareketlerini açıklamaya başladı. Sözünün sonunu getiremeyince anlamlı bir tavır takınarak sustu, yeniden sandalyeye çöküverdi. Artık bir daha kalkmadı, sadece düşmanlarını tuzla buz etmek isteyen hışımlı bakışlarını etrafta gezdirdi. Bakışlarının başka anlamı da vardı: Bay Goladkin bununla kendi halinde, etliye sütlüye karışmayan bir insan olduğunu, herkes gibi gönlünce bir hayat yaşadığını açıklıyordu.

Kristyan İvanoviç hafifçe öksürdü, besbelli gelene hoşgörürlüğünü belirten anlaşılmaz birtakım sözler mırıldandı, inceleyen bakışını yüzüne dikti. Bay Goladkin'de zoraki bir gülümseme belirdi:

—  Sizi ikinci defa rahatsız ettiğim için özür dilerim Kristyan İvanoviç; diye başladı. Kusura bakmayın...

Konuşurken sözcük seçmekte güçlük çektiği belliydi. Kristyan İvanoviç sigara dumanını havaya üfledi,

- Hımm... Evet?., diye mırıldandı ve sigarasını masanın üstüne bırakarak devam etti:

—  Size geçen defa söylemiştim: Verdiğim rejimi önemle uygulamanız gerekir. Tedaviniz, eski alışkanlıklarınızı bırakmaktan ibarettir. Yani, eğlenecek, arkadaşlarınızla, "ahbaplarınızla görüşeceksiniz. Kadeh tokuşturmaktan, neşeli topluluklarda hoş vakit geçirmekten kaçınmayacaksınız. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?

Doktoru gülümseyerek dinleyen Bay Goladkin cevap vermekte gecikmedi. Elbette, herkes gibi onun da kendine göre hayatı vardı. Eğleniyor, tiyatrolara gidiyordu; çalışıp kazandığı için bunu yapacak durumdaydı... Sözgelimi, büyük bir apartmanda küçük bir daire kiraladığını, Petruşka adında bir uşağı olduğunu da ekledi.

11Doktor başını salladı:

-  Hayır efendim; size bahsettiğim rejim bu değil. Size neşeli, hareketli bir hayat lazım.

— Ama Kristyan İvanoviç, ben... Doktor, Goladkin'in sözünü kesti:

-  Demek istiyorum ki, yaşayışınızı kökünden yenilemelisiniz. Hatta karakterinizi de bir dereceye kadar değiştirmeniz lazım. (Kristyan İvanoviç son sözleri, anlamlı bir şekilde, basarak söyledi.) Evet, dediğim gibi, eğlenceden kaçmamalısınız, tiyatrolara, kulüplere gitmelisiniz. İçki düşmanı olmamalısınız. Sizin en büyük yanlışınız eve kapanıp tek başına oturmanız...

- Ama ben sessizlikten hoşlanırım Kristyan İvanoviç. Goladkin düşüncesini açıklamak için uygun sözcükler arar

gibi bir an sustu, sonra:

-  Evimde benden ve Petruşka'dan, yani uşağımdan başka kimse yok, dedi. Bambaşka, kendime göre bir yaşayışım var Kristyan İvanoviç. Kendi kendine yeten, kimseye bağlı olmayan bir insanım. Tabii herkes gibi ben de sokağa çıkıyorum, gezip dolaşıyorum.

Doktor dudak büktü:

— Bu havada gezmenin de pek tadı yok ya!

—  Belki. Neyse... Arz ettiğim gibi, zararsız, kendi halinde bir insanım, Kristyan İvanoviç; yolum bambaşka... Hayat yolu bildiğiniz gibi geniş bir yol. Demek istiyorum ki... Kusura bakmayın Kristyan İvanoviç, güzel konuşmayı pek beceremem.

- Hımm... Ne buyurdunuz?

— Süslü laf edemem demek istiyorum.

Goladkin'in sesi biraz kırgındı, konuşurken dili hafifçe dolaşıyordu. Garip bir gülümsemeyle:

— Evet, bu yüzden başkalarına benzemiyorum, diye ekledi. Farfaralık, piyazyaldız benim işim değil... Dil dökmem, dosdoğru konuşur ve hareket ederim. Evet, dosdoğru hareket ederim ben Kristyan İvanoviç.

— Öyle mi?.. Nasıl yani?

Kısa bir sessizlik oldu. Doktor, Goladkin'i kuşkulu bir bakışla süzdü. O da doktora yan yan, oldukça şüpheyle bakıyordu.

12

 

Doktorun fikirlerini savunmasındaki inatçılık, Bay Goladkin'i hem kızdırdı, hem şaşırttı. O da aynı kesinlikle:

—  Ben, gürültülü sosyete hayatını değil, yalnızlığı, sessizliği severim, diye devam etti. Salonlarda parke cilacılığı yapacaksınız... (Ayağını hafifçe yere sürterek reverans yaptı.) Oradakilerin istediği şeyler kelime oyunları, zarif komplimanlar... Aradıkları sadece bu. Ben bunları öğrenmedim Kristyan İvanoviç; vaktim yoktu buna... Kısacası, göz boyamalar, dolaplar benim için değil. Göründüğüm gibiyim: Sade, yaldızsız bir adamım. Öyleyimdir, başka türlü de olamam.

Yakov Petroviç bunları söylerken her haliyle anlattığı şekilde olmaktan, çeşitli dalavereler bilmemekten hiç üzülmediğini, tam tersine memnun olduğunu açıkça gösteriyordu. Doktor bu sözlerin ardından yeni bir münasebetsizlik bekliyormuş gibi yüzünü ekşiterek dinliyordu. Ama Goladkin bu defa kısa kesti. Uzun, anlamlı bir sessizlik oldu. Sonunda Kristyan İvanoviç:

-  Galiba asıl konudan uzaklaştınız, dedi. Doğrusu, ne demek istediğini pek anlamadım?

1 Goladkin kaşlarını çattı; sert, kesin bir biçimde:

-  Size süslü konuşmayı beceremediğimi söyledim Kristyan İvanoviç, dedi. Ayıp değil ya, elimden gelmez.

— Hımm...

—  Kristyan İvanoviç! diye tekrar başladı Goladkin. Sesi bu defa ölçülü, hafif çıkıyor, tane tane konuşuyordu:

-  Kristyan İvanoviç, odanıza girerken söze özür dilemekle başladım. Tekrar tekrar beni bağışlamanızı ve hoş görmenizi dilerim. Size kendimi olduğumdan başka türlü gösterecek değilim: Küçük bir adamım, biliyorsunuz. Ama emin olun, büyük bir adam olmadığımdan gurur duyuyorum. Entrikacı değilim; bununla da övünüyorum. Sinsilikten hoşlanmam. Daima açık, hileye başvurmadan hareket ederim. Oysa ki, bazı kişilere kötülük etmek elimdedir; kime ve ne şekilde olduğu benim bileceğim şey... Ancak bu çeşit hareketleri küçüklük sayarım. Bu bakımdan en ufak kusurum yok Kristyan İvanoviç. Evet, bu bakımdan, diyorum.

13Goladkin bir an anlamlı bir biçimde sustu. Sonra yumuşak ama heyecanlı bir sesle devam etti:

- Dediğim gibi, hayatta dosdoğru, zikzaklı yollara sapmadan yürürüm, öbür şekli başkalarına bırakıyorum, onlar belki bizden de sizden de yaman... Ama sizi değil, onlarla yalnız kendimi kastetsem daha doğru olur. İmalı sözlerden de hoşlanmam. İkiyüzlülüğe tenezzül etmem; iftiradan, dedikodudan tiksinirim. Maskeyi ancak maskeli balolara gittiğim zaman kullanırım, başka zamanlar yüzüm açıktır; olduğum gibiyim... Şimdi izin verirseniz size bir şey soracağım Kristyan İvanoviç: Bir can düşmanınız olsa, öcünüzü nasıl alırdınız?

Karşısındakini etkilemek için kelimeleri seçerek, tane tane konuşuyordu. Halinde huzursuzluk, kuşku vardı. Gözlerini Kristyan İvanoviç'e dikmiş, derin bir merakla bakıyor, cevabını bekliyordu. Yazık ki aldığı karşılık beklediği havada değildi... Doktor anlaşılmaz bir şeyler mırıldandıktan sonra, koltuğunu masaya doğru çekerek çok nazik, ama soğuk bir biçimde Yakov Petroviç'in ne istediğini bir türlü anlayamadığını, zamanının çok değerli olduğunu söyledi. Hastalığıyla ilgili yönlerde elinden geleni yapıp, mesleğinin, dışında konuları cevapsız bırakacağını söyledi, bir reçete yazmaya hazırlandı. Ama Goladkin yerinden fırladı, doktorun eline yapıştı:

- İstemez Kristyan İvanoviç, reçete filan istemez!.. Hiç gerek yok...

Halinde garip bir değişiklik belirdi: Kurşuni gözlerinde bir parıltı geçip söndü, dudaklarıyla yüz çizgilerinde ince titremeler vardı. Durduğu yerde titriyordu. Kristyan İvanoviç şaşırdı. Koltuğuna büzülerek Goladkin'e adeta kuşkuyla bakıyordu. O da hep aynı tavırla doktoru süzüyordu. Sonunda Kristyan İvanoviç tutunmak ister gibi Goladkin'in redingotunun yakasına dokunarak ayağa kalktı. Bakışlarını birbirinden ayırmadan birkaç saniye karşılıklı durdular. Ama Goladkin'in acayip hareketleri bununla bitmedi. Birdenbire sol eli ile Kristyan İvanoviç'in yakasını tuttu, sağ eliyle göğsünü yumruklamaya, içli içli ağlamaya başladı. Bu haliyle bir şeyler anlatmak, açıklamak istiyor

14

ama, hıçkırıklarla boğularak tek kelime söyleyemiyordu. Sonunda şaşkınlığı geçen doktor:

-  Rica ederim, sakin olun! dedi. Goladkin'i karşıki koltuğa oturttu.

—  Ah, bilemezsiniz Kristyan İvanoviç, düşmanlarım var benim!  dedi Goladkin;  sesinden, halinden korku seziliyordu. Müthiş düşmanlar... Beni yok etmek için tuzak kurdular!

—  Neden düşmanlarınız oluyormuş; bunu da nerden çıkardınız? Boş kuruntu bunlar canım. Oturun şuraya... Rahatça oturun, şöyle!..

Kristyan İvanoviç, Bay Goladkin'i koltuğa yerleştirdikten sonra sinirli bir halde dolaşmaya başladı. Goladkin bu dolaşmayı ürkek bir bakışla izliyordu. Uzun bir sessizlik oldu.

Goladkin birdenbire doğruldu; nedense gücenik bir hali vardı:

—  Çok teşekkür ederim Kristyan İvanoviç. Bana gösterdiğiniz candan ilgiyi asla unutmayacağım. İzninizle...

Doktor onu yeniden koltuğa oturttu. Bu defa oldukça sert bir sesle:

—  Her şeyden önce sakin olun, dedi. Neyiniz var, canınızı sıkan nedir; anlatın bana. Kimmiş bu düşmanlar?

Goladkin gözlerini yere indirdi:

-  Kalsın. Şimdilik kalsın Kristyan İvanoviç... Daha uygun bir zamanda anlatırım. İlkin her şeyi meydana çıkarayım; bazı kişilerin yüzlerinden maskeleri düşsün... O zamana kadar kalsın. Gerçeği öğrendikten sonra sizin de bana hak vereceğinize eminim. Şimdilik izninizle... İyi günler!

Yakov Petroviç ciddi, kesin bir tavırla şapkasını alarak kalktı.

— Pekâlâ... Siz bilirsiniz... Gene kısa bir sessizlik oldu.

-  Ben şey... diye başladı doktor. Elimden geleni esirgemem; emin olun, iyiliğinizi candan istiyorum.

—  Anlıyorum Kristyan İvanoviç, anlıyorum. Sizi gayet iyi anlıyorum. Rahatsız ettiğim için özür dilerim Kristyan İvanoviç.

15-  Hımm... Bunun için söylemedim. Ama gene siz bilirsiniz. İlaçlarınızı ihmal etmeyin.

-  Tabii Kristyan İvanoviç, tabii. Söylediğiniz gibi, ilaçlarıma devam edeceğim. Hem de aynı eczaneden alırım onları. Bu zamanda eczacı olmak da bir şeydir. Değil mi, Kristyan İvanoviç?

- Neden? Anlamadım.

-  Çok basit... Demek istiyorum ki, zamanımızda değil eczacı kalfaları, baldırı çıplak sokak serserileri bile kendilerini bir şey sanıyorlar...

— Hımm... Bununla ne demek istiyorsunuz yani?

- Arz edeyim. Bakın, bir kişiyi... Örneğin, müşterek dostumuz Vladimir Semyonoviç'i ele alalım.

— Efendim?

—   Evet Kristyan İvanoviç, ondan bahsetmek istiyorum. Görüyorsunuz ya, benim de bazı acı gerçekleri yüzüne vuracağım kimseler var... Bunu hiç çekinmeden yaparım.

- Nasıl?

-  Basbayağı. Taşı gediğine koymasını biliriz demek istiyorum.

- Ne taşım?

-  Atasözü bu, Kristyan İvanoviç. Yani, sırası gelince yerli yerinde laf etmek... Örneğin karşınızdakini usturuplu şekilde bir şeyler için tebrik etmek gibi...

— Tebrik mi etmek?

-  Evet. Geçen gün çok yakın ahbaplarımdan birinin yaptığı gibi.

— Ne yapmış o yakın ahbabınız?

Doktor, Yakov Petroviç'e dikkatle baktı. Öteki devamla:

— Ne mi yaptı? dedi. Sözünü ettiğim ahbap, candan bir arkadaşımın terfini şöyle tebrik etmiş: "Terfinizi candan tebrik etmek fırsatını bulduğuma çok memnunum Vladimir Semyonoviç" demiş. "Hesabınıza bu kadar sevinmeme ayrıca, bunun 'dayılar'ın sözünün geçmediği zamanda oluşu sebeptir."

Bay Goladkin kurnazca bir göz kırpmayla başını salladı, doktora baktı.

16

- Hımm... Demek böyle diyor dostunuz, ha?

—  Evet Kristyan İvanoviç, aynen böyle. Söylerken de dostumuz Vladimir Semyonoviç'in orada bulunan amcası Andrey Filipoviç'e öyle bir baktı ki!.. Ama Vladimir Semyonoviç'in terfinden bana ne, diyeceksiniz? Hiç. Vız gelir!.. Terfini bırakın da daha dünkü çocuk bugün evlenmeye kalkıyor. Bunu da güzelce yerleştirdim, sonra izin isteyip çıktım.

- Yaa...

-  Ama gitmeden önce kendi kendime, "Öldü olacak," dedim. "Bari bir taşla iki kuş vurayım..." Bir de Klara Olsufyevna'ya dokundurdum. (Evvelki gün Olsufi İvanoviç'lerdeydik.) Klara Olsufyevna pek dokunaklı birkaç şarkı okudu. Dedim ki, "Son derece ince ve dokunaklı okuyorsunuz. Bakalım, dinleyenlerin duyguları söyleyişiniz gibi içten mi?" Yani, övgülerinde sesinin değil, dinleyenlerin çıkarlarının ön planda geldiğini anlatmak istedim.

- Ne yaptılar?

— Ne yapacaklar, yuttular söylediklerimi.

— Hımm...

—  Evet. Sonra ihtiyara döndüm: "Olsufi İvanoviç," dedim. Size neler borçlu olduğumu; çocukluğumdan beri gösterdiğiniz bütün iyilikleri biliyor, takdir ediyorum. Bunun için açık konuşuyorum sizinle: Gözlerinizi açın Olsufi İvanoviç! Evet, aynen böyle söyledim. Benim gizlim kapaklım yok; özüm sözüm dosdoğru, apaçık...

-  Öyle mi?

—  Öyleyimdir Kristyan İvanoviç.

- Peki, Olsufi İvanoviç ne dedi?

—  Ne desin? Bir şeyler geveledi: "Ben seni bilirim... Ekselansımız da iyiliksever bir insandır..." falan filan. İhtiyarlık, ne olacak! Bunadı adamcağız...

— Yok canım.

—  Tabii Kristyan İvanoviç. Hoş, bu konuda hepimiz de öyleyiz ya... Ama Olsufi İvanoviç'in bir ayağı çukurda sayılır artık. Gene de birisi bir dedikoduya başlamasın; moruk hemen canlanır, kulak kesilir.

Öteki, F:2

17

ı— Ne gibi dedikodu?

- Ne olursa olsun... Bizim koca ayı ile yeğeni çevremizin kocakarılarıyla fiskoslarını, şişirdikleri dedikoduları döküp duruyorlar. Kısacası, adamı yok etmek için ne lazımsa yapıyorlar.

—  Öldürmek için mi?..

—  Evet, Kristyan İvanoviç, manen öldürmek için. Bahsettiğim yakın dostum için çıkardıkları dedikoduları bir bilseniz...

Doktor başıyla anladığını işaret etti, Goladkin devam etti:

—  Öyle şeyler uydurdular ki Kristyan İvanoviç, söylemeye dilim varmıyor.

— Hımm..1.

-  Diyorlar ki, adamcağız bir kadınla evlenmek için bir kâğıt imzalamış... Yani nişanlanmış o kadınla... Kadın da kim, biliyor musunuz?

Yoo...

-  Yemek yediği aşevinin sahibi, adi bir Alman karısı... Sözde borçlandığı yemek parasını ödeyemediği için alacakmış onu...

-  Oradakiler mi söylüyor bunu?

—  Aa, siz de mi inandınız Kristyan İvanoviç?.. Rica ederim, o basit, arsız Alman karısı... Karolina İvanovna... Adini duydunuz herhalde?..

— Vallahi, doğrusunu isterseniz...

- Anladım Kristyan İvanoviç, anladım ve içimden hak verdim size...                                                                              ı

— Şimdi nerede yaşıyorsunuz siz?1

- Şimdi mi Kristyan İvanoviç?

—  Evet. Demek istiyorum ki, eskiden yaşadığınız... Goladkin kısa, kuru bir gülüşle:

-  Yalnız eskiden değil, şimdi de yaşıyorum Kristyan İvanoviç. Ömrüm oldukça yaşayacağım inşallah!

Kristyan İvanoviç bozuldu.

- Sözlerimi yanlış anladınız. Demek istiyorum ki...

- Ben de aynı şeyi söylemek istiyorum. Bay Goladkin hep öyle gülerek ayağa kalktı:

(l)Doktor Almandır; konuşurken bazı dil hataları yapar,

18

-  Sizi epey rahatsız ettim Kristyan İvanoviç. İzninizle... İyi günler!

- Hımm... Şey...

-  Evet evet, Kristyan İvanoviç; sizi gayet iyi anlıyorum. İzninizle...

Goladkin oldukça kasılarak' konuşuyordu. Ayaklarını bitiştirip asker selamı vererek odadan çıktı. Şaşkına dönen doktor arkasından bakakaldı.

Yakov Petroviç Goladkin merdivenden inerken keyifle gülümseyerek ellerini ovuşturuyordu. Dışarı çıkınca temiz havada kendini tam bir özgürlük içinde hissetti. Hatta dünyanın en mutlu insanı olduğunu kabul ederek doğruca görevine gitmeyi düşündü. Fakat arabanın tıngır mıngır yaklaşmasıyla birden her şeyi hatırladı. Petruşka arabanın kapısını açmış, efendisinin binmesine yardım etmeye hazırlanıyordu. Yakov Petroviç garip bir önseziyle tatsız bir şeyle karşılaşacakmış gibi ürperdi, yüzü yanmaya başladı. Ayağını arabanın basamağına atarken nedense başını çevirip, Kristyan İvanoviç'in penceresine baktı. Tahmin ettiği gibi, doktor pencerenin önündeydi. Sağ eliyle favorilerini düzlüyor, merakla onu seyrediyordu.

Goladkin arabanın bir köşesine büzüldü. "Doktor da ahmağın biri... diye söylendi. Belki hasta iyi etmesini bilmiyor ama, odun kafalı bir herif..."

Sonra, emrini bekleyen Petruşka'ya:

- Haydi, ne bekliyorsun!., diye bağırdı. Tekrar Nevski Caddesi'ne yollandılar.

ı

19III

Bay Goladkin o sabahı son derece telaş içinde geçirdi. Nevaski'ye varınca arabayı Gostini Dvor'da1 durdurdu. Petruşka'yı peşine takarak ilkin bir kuyumcu dükkânına daldı, işi başından aşkın adam haliyle bin beş yüz banknot" değerinde komple bir yemek bir de çay takımının pazarlığını yaptı. Hatta ayrıca süslü .  bir sigaralıkla gümüş bir tıraş takımı vermeye de kandırdı kuyumcuyu. Bunun dışında gözüne kestirdiği birkaç eşyanın fiyatını öğrendikten sonra dükkâncıya, seçtiği eşyayı ertesi gün veya hemen o gün almak için uğrayacağını, ya da birisini yollayacağını söyledi, dükkânın numarasını not defterine yazdı. Tüccar, işi sağlama bağlamak için kaparodan söz açtı. Goladkin, "Veririz, onu da veririz..." gibilerden baş salladı, adamcağızı ağzı açık dükkânın ortasında bırakıp gitti. Dışarda peşine bir sürü satıcı takıldı; Goladkin ikide bir, arkasından gelen Petruşka'ya bakarak girecek başka bir dükkân arıyordu. Sonunda bir sarrafa uğrayıp yanında ne kadar büyük para varsa bozdurdu. Bu işte epey kayıbı oldu ama, cüzdanının şişkin görünüşü hoşuna gitti. Son olarak bir manifatura mağazasına girip kadın kumaşlarından birkaç elbiselik seçip pazarlık etti. Burada da kumaşı almak için ayrıca uğrayacağını söyledi. Tüccara, birazdan uğrayıp kaparo vereceğini vadederek dükkânın adresini aldı, çıktı. Birkaç mağazaya daha uğrayan Goladkin hepsinde amansız bir pazarlığa girişiyor, dükkândan ikişer üçer defa çıkıp tekrar dönüyordu. İyice kaptırmıştı kendini bu alışverişe...

Gostini Dvor'dan ünlü bir mobilyacıya gitti, altı odalı bir ev için eşya seçti. Son moda bir tuvalet masasına hayran olarak onun da pazarlığını yaptı. Öbür dükkânlardaki gibi pazarlık bitince eşyayı sonra alacağını söyleyerek çıktı. Birkaç yere daha

(l)Eski Petersburg'un en büyük kapalı çarşısı. (2)Banknot ruble gümüş rubleden daha az değerliydi.

20

uğradı. -Ama sonunda bu işler sıktı onu, hatta nedense vicdan azabına benzer bir duyguya kapıldı. O anda canı ne Andrey Filipoviç'i, ne doktoru hatırlamak istiyordu. Şehir saati öğeden sonra üçü çaldı. Bay Goladkin arabasına binerken, elinde yaptığı alışverişten sadece bir çift eldivenle bir buçuk banknotluk ufak bir şişe parfüm vardı. Vakit henüz pek erkendi. Arabacıya Nevski Caddesi'nde büyük bir lokantanın önünde durmasını söyledi. O güne kadar oraya ayak basmamıştı, sadece duymuşluğu vardı. Hafif bir kahvaltı edip belirli bir saate kadar vakit geçirmeye karar verdi.

Yedikleri karın doyurucu şeyler değildi, şöyle zengin bir ziyafete giden adamın mide ezginliğini bastırmak için birkaç lokma ile bir kadeh votkadan ibaretti. Bay Goladkin yemeğini bitirdikten sonra, bir koltuğa yerleşti, isteksizce çevresini süzdü; günlük sudan gazetelerden birini alıp göz gezdirmeye başladı. Ama birkaç satır okuduktan sonra gazeteyi bıraktı, duvardaki aynadan kendine çekidüzen verdi. Sonra pencereden arabanın durup durmadığını kontrol etti, yerine dönerek gene gazeteyle oyalanmaya çalıştı. Heyecanı her halinden belliydi. Saate baktı: Henüz üçü çeyrek geçtiğini, daha epey bekleyeceğini anlayınca boş oturmamak için hiç istemediği halde bir fincan çikolata ısmarladı; içene kadar vakit biraz geçti. Bay Goladkin hesabı görmek için kasaya giderken arkasından birisi omzuna vurdu. Liteyni Caddesi'nde rastladığı iki genç meslektaşıydı bunlar. İkisi yaşça da mevki bakımından da Yakov Petroviç'den epey küçüktü. İlişkilerinde ne fazla soğukluk, ne de yakınlık vardı; senlibenli olmaları için sebep  yoktu. Goladkin bu karşılaşmadan hiç memnun kalmadı, hafifçe bozulur gibi oldu, yüzü asıldı.

Genç memurlar fıkır fıkır, neşeliydiler:

—  Oo, Yakov Petroviç, maşallah!.. Sizi burada göreceğimizi hiç ummazdık. Hangi rüzgâr attı?

Goladkin bozmadı:

— Aa, siz misiniz baylar, memnun oldum.

Küçük memurların gösterdikleri hayretten çok senlibenliliklerini yadırgamıştı. Kendini zorlayarak onlara ayak uydurmaya çalıştı. O da delikanlılardan birinin omzunu sıvazladı. Küçük

21memurlarla genel olarak resmilik sınırlarını aşamadığı için, hareketi beceriksiz, yapmacık oldu. Aynı havada devam etmeye karar verdi:

— Ee, bizim ayı ne alemde? Memurlar bakıştılar.

—  O da kim, Yakov Petroviç?

— Haydi canım, anlamazlıktan gelmeyin! Kasadan paranın üstünü aldıktan sonra:

- Tabii Andrey Filipoviç'den bahsediyorum, dedi. Bu defa ciddi konuşuyordu.

Memurlar gene göz göze geldiler, bakışları oldukça anlamlıydı. Biri:

— Dairede, dedi. Hem sizi sordu Yakov Petroviç.

- Dâirede demek... Beni sordu, ha?.. Pek güzel.

-  Evet efendim, sordular... Halinizde bir başkalık var Yakov Petroviç: Pek şıksınızkokular, pomatlar... Anlayalım!..

-  Öyle... Böyle gerekti baylar.

Goladkin gözlerini öteye çevirdi, zoraki gülümsedi. Memurlar onun gülümsemesine karşılık bir kahkaha attılar. Goladkin kaşlarını çattı. Kısa bir sessizlikten sonra iki gence önemli bir sır açıyormuş gibi:

—  Bakın, sizinle dostça konuşuyorum, dedi. Siz beni sadece bir yönden tanıyorsunuz baylar. Tabii bunda kendimden başka kimsenin suçu yok, bunu da biliyorum.

Dudaklarını kısarak memurları anlamlı bir bakışla süzdü. Onlar da gene bakışarak birbirlerine göz kırptılar.

—  Evet baylar, şimdiye kadar tanımazdınız beni, diye devam etti Goladkin. Burada bu konuyu fazla deşmeyi uygun bulmuyorum. Şu kadarını söyleyeyim size: Bazı insanlar vardır ki, eğri, çapraşık yollardan hoşlanmaz, ancak maskeli balolara giderken maske takarlar. Salonlarda kırıtıp reverans çakmayı kendine gaye edinmeyenler, giydikleri pantolonun kalıp gibi durmasını hayatta en büyük mutluluk saymayan, mutluluğu başka şeylerde arayanlar vardır. Farfaradan, yılışma ve yaltaklanmadan, ama en çok üstüne vazife olmayan şeylere burnunu

22

sokmaktan hoşlanmayanlar da vardır... İşte size hepsini söyledim baylar.

Bay Goladkin sustu. Genç memurlar diledikleri gibi eğlendiler; istedikleri buydu zaten. Son derece nezaketsiz bir kahkaha attılar. Yakov Petroviç kıpkırmızı kesildi.

— Gülün baylar, şimdilik gülün! Ama zamanı gelince görürsünüz, dedi, onuru kırılmış insan haliyle kapıya yöneldi. Kapıdan son bir defa daha genç memurlara baktı.

-  Size bir şey daha söyleyeceğim: Nasıl olsa burada biz bizeyiz... Benim kendime göre kurallarım var. Başarısızlığa uğradığım zaman yılmam, başardığım şeye de dört elle sarılırım; yalnız hiçbir zaman sinsilikle hareket etmem. Entrikacı değilim ve bununla övünürüm. Anlayacağınız. Siyaset benim işim değildir. Derler ki; av iyi avcının ayağına gelir. Bunu kabul ederim. Yalnız bizim durumda avcı kim, av kim?.. Mesele bunda, baylar.

Bay Goladkin anlamlı bir halle sustu, esrarlı bir eda ile kaşlarını kaldırdı, dudaklarını kıstı ve genç memurlara bir baş selamı vererek çıktı. Onlar da Goladkin'in peşinden şaşkın şaşkın bakakaldılar.

Dışarda Goladkin'i bekleyen Petruşka'nın suratı iyice asıktı. Efendisini karşılarken:

-  Emriniz bayım? dedi. Ama bunu hiç de saygılı bir şekilde söylememişti. Adamcağız sabahtan beri kuru soğukta sokak sürtmekten yılmıştı. Goladkin'in kahreden bakışını da umursamadı. Goladkin alttan almayı daha uygun buldu, oldukça yumuşak bir sesle:

-   İsmailovski Köprüsü'ne; dedi. "Yemeğe beşten önce oturmazlar tabii. Şu halde hemen şimdi gitmem pek erken olacak," diye düşündü. "Evet, erken ama, ne zararı var? Resmi bir ziyafet değil ki. Öyleyse ben de, kibarlar arası dedikleri gibi "sanfason"  gidebilirim. Neden olmasın?.. Bizim ayı her şeyin sanfason olacağını söyledi zaten. Şu halde gitmemde hiç uygunsuzluk yok."

(l)Sans façon: Teklifsizce.

23Bay Goladkin bunları aklından geçirirken için için heyecanlanıyor, önemli bir olaya hazırlanır gibi telaşlanıyordu. Oturduğu yerde bir şeyler mırıldanıyor, sağ eliyle birtakım işaretler yapıyordu. Bir yandan da ikide bir arabanın penceresinden uzanarak dışarıya bakıyordu. Doğrusu, o haliyle "sanfason" bir aile yemeğine giden adama benzemiyordu Bay Goladkin!

Araba, Ismailovski Köprüsü'nün yakınında, Goladkin'in gösterdiği bir evin avlusuna şıngırdayarak girdi; sağ yandaki peronun önünde durdu, Goladkin başını kaldırıp ikinci katın penceresinde bir kadın gölgesi fark etti, coşkunlukla parmaklarıyla bir öpücük yolladı. Heyecandan hareketlerini kontrol edemiyordu. Arabadan indiği zaman yüzü sapsarıydı, pek şaşkın bir hali vardı. Peronda şapkasını çıkardı, kendine çekidüzen verdi, yukarı çıkmaya başladı; dizleri hafifçe titriyordu. Kapıyı açan uşağa:

—  Olsufi İvanoviç evde, değil mi? diye sordu.

- Evdeler efendim. Şey... yani... yoklar...'Evde değiller...

— Nasıl? Davetleri var bugün. Ben yemeğe geldim... davetliyim... Beni tanımıyor musun oğlum?

—  Tanımaz olur muyum bayım! Ama size kapıyı açmamamı tembih ettiler... ne yapayım...

-  Aa!.. Saçmalama oğlum! Sen, şey... yanlışın var. Kim olduğumu biliyorsun tabii... Hem davetliyim; yemeğe davetliyim, anlıyor musun?

Bay Goladkin paltosunu çıkardı, içeriye davrandı. Ama uşak yolunu kesti:

-  Affedersiniz beyim, içeri alamam sizi... Emir aldık. Kusura bakmayın.

Goladkin'in benzi attı. Tam o sırada iç kapılardan biri açıldı. Olsufi İvanoviç'in emektar oda uşağı Gerasimoviç göründü. Uşak ona koştu:

— Bey içeri girmek istiyor, Emelyan Gerasimoviç!

-  Ahmağın büyüğüsün oğlum. İçeriye git "de şu namussuz haylazı, Semyoniç'ı yolla bana.

Gerasimoviç genç uşağı azarlayıp yolladıktan sonra nazik, ama kesin bir biçimde Yakov Petroviç'e yaklaştı:

24

-  Mümkün değil beyim. Bizim bey sizi kabul edemeyecekleri için mazur görmenizi rica ettiler.

—Kabul edemeyecekler mi?.. Böyle mi söylediler? Affedersin ama, neden acaba, Gerasimoviç?

Bay Goladkin'in sesi kopu kopuveriyordu. Uşak başını salladı:

-  Mümkün değil.. Ben haber verdim ama, Olsufi İvanoviç, "Mazur görsünler," dediler. Kabul edemeyecekler sizi.

- Anladım; ama neden?.. Neden?.. Nasıl olur bu!..

—  Orasını bilemem beyim. Özür dilerim... İşlerimiz var...

—  Hayır, hayır!.. Olmaz, olamaz bu. Sen içeriye haber ver Gerasimoviç: Ben yemeğe davetliyim...

— Kusura bakmayın efendim... Özür diliyorlar...

—  Özür diliyorlarsa durum değişir ama, gene de tuhaf; değil mi Gerasimoviç?

— Efendimiz bilir... İzninizle beyim.

Gerasimoviç kesin bir el hareketiyle Yakov Petroviç'in ilerlemesini önledi ve tam o sırada dışardan antreye giren iki misafire yol açtı. Girenler Andrey Filipoviç'le yeğeni Vladimir Semyonoviç'ti. İkisi Goladkin'i biraz hayretle süzdüler. Andrey Filipoviç bir şey söyleyecek oldu ama, Goladkin bozgunu kabullenmişti artık. Kıpkırmızı kesildi, mahcup bir sırıtmayla yere bakarak antreden merdivene çıktı. Kapının eşiğinde bir an durdu.

—  Ben birazdan gene uğrarım .Gerasimoviç, dedi. Sorunun halledileceğine eminim.

Andrey Filipoviç de Goladkin'in peşinden sahanlığa çıktı:

— Yakov Petroviç! diye seslendi. Yakov Petroviç!

Bir kat aşağı inen Goladkin birden durdu, hızla başını kaldırarak oldukça sert bir sesle:

— Bir emriniz mi var Andrey Filipoviç? dedi.

— Ne oluyor Yakov Petroviç, hayrola?

— Bir şeyim yok Andrey Filipoviç. Olsufi İvanoviç'lere gelmiştim, dönüyorum. Özel hayatımla ilgili şeyler bunlar.

— Ne demek istiyorsunuz?

25- Özel hayatim, demek istiyorum Andrey Filipoviç. Herhalde bunda resmi hayatımı ilgilendirecek olumsuz bir yön yoktur.

—  Resmi hayatınızdan bahsetmenin sırası mı şimdi Yakov Petroviç!

—  Belki de sırası değil Andrey Filipoviç. Şımarık bir kızın küstahlığı yüzünden...

- Nee?.. Ne dediniz?..

Andrey Filipoviç tıkanır gibi oldu. Goladkin, şefinin tuhaflaştığının farkına varmadı, bir adım öne atarak tekrar yukarı çıkacak gibi oldu. Andrey Filipoviç elinde, olmadan geriledi, kuşkuyla etrafa bakındı. Goladkin bir iki basamak çıkınca Andrey Filipoviç ondan daha çabuk davrandı, içeriye attı kendini; kapı hızla kapandı. Goladkin merdivende tek başına kaldı. Şaşkınlık içindeydi. Üzüntülü bir halde: "Aksilik işte... Ne yapalım!.." diye mırıldandı. Birdenbire aşağıda konuşmalar, ayak sesleri duyuldu. Bunlar, Olsufi İvanoviç'e gelen misafirler olmalıydı... Bay Goladkin toparlandı, paltosunun raton kürklü yakasını kaldırdı, yüzünü maskelemeye çalışarak hızlı adımlarla merdiveni inmeye koyuldu. Ayakları dolaşıyor, bütün vücudunda bir gevşeme, bir uyuşukluk hissediyordu. Öylesine dalgındı ki, dışarda, arabanın kapıya yanaşmasını beklemeden avlunun çamurunu yoğura yoğura sokak kapısına doğru yürüdü. Arabaya binerken bu hantal araçla birlikte yerin dibine, bir fare deliğine tıkılmak istiyordu: Olsufi Ivanoviç'in evinde kim varsa hepsinin pencerelere üşüşerek onu seyrettiğine emindi. Öfkesini Petruşka'dan aldı:

— Ne sırıtıyorsun, eşek!

— Sırıttığım yok benim. Nereye gidiyoruz şimdi?

- Eve. Hadi!

Petruşka arkadaki basamağa yerleşerek:

-  Eve çek arabacı! diye bağırdı.

Goladkin'in aklı gene Petruşka'ya takıldı: "Karga sesli herif..." diye öfkeyle düşündü. Araba İsmailovski Köprüsü'nden epey uzaklaşmışken birdenbire arabacıya geri dönmesini söyle

26

di. Birkaç dakika sonra gene Olsufi îvanoviç'in avlusundaydılar. Ama Bay Goladkin'in huzursuzluğu üstündeydi o gün: ,

— Dur be aptal herif, dur!.. Geri dön! diye haykırdı.

Arabacı bu emri önceden bekliyormuş gibi, peronun önünde durmadan avluda bir tur yaparak sokağa sürdü.

Bu defa eve gitmekten de vazgeçen Bay Goladkin, Semyonovski Köprüsü'nü geçtikten sonra oradaki sokaklardan birine sapmasını söyledi. Oldukça gösterişsiz bir lokantanın önünde arabayı durdurarak hesabını gördü. Petruşka'yı eve yolladı. Yalnız kalınca lokantaya girdi, küçük özel bir salona geçerek yemek ısmarladı. Kendini iyi hissetmiyordu, kafası karmakarışıktı. Yemeği beklerken odada bir duvardan öbür duvara gidip geliyordu. Sonunda bir iskemleye oturdu, başını avuçları arasına alarak durumu gözden geçirmeye başladı; bir karara varması gerekiyordu.

IV

P gün Bay Goladkin'in velinimeti 6. derecede memur Olsufi İvanoviç Berendeyev'in evinde biricik kızı Klara Osufyevna'nm yaş günü son derece parlak, görkemli bir ziyafetle kutlanmıştı. Böyle bir ziyafet, İsmailovski Köprüsü dolaylarında oturan yüksek memur aileleri arasında yıllardır görülmemişti.

Bir ziyafet ki, akşam yemeğinden çok Baltazar1 ziyafetlerini andırıyordu... Zevk, ihtişam, kibarlık bakımından; sofradaki Kliko—şampanya, istiridye; Yeliseyev'le Milütin'den gelen meyvelerin en pahalısı, mezelerin en çeşitlisi; hatta memur misafirlerin en seçkin olması Babil alemlerinden birini hatırlatıyordu bize... Genç kızın yaş günü şerefine düzenlenen bu ziyafet ufak çapta bir aile balosu ile sonuçlandı. Küçük balo deyip geçmeyelim: Kibarlık ve genel durum bakımından pek mükem

(l)Balthazare: Sefahate, içkiye düşkün Babil'in son hükümdarı.

27mel, dört başı mamur bir balo oldu! Bununla beraber balodan çok samimi bir aile toplantısına benzemişti. Böyle bir toplantı, ancak 6. dereceden memur Berendeyev gibilerin evlerinde yapılabilir! Hatta bence, her 6. derece memurun becerebileceği iş de değildir. Ah, şair olsaydım! Ama Puşkin ayarında bir şair olmak koşuluyla... (Daha küçüklerin böyle konulara burun sokmamaları daha iyi...) İşte aziz okuyucular, öyle bir şair olsam, bu sayılı günü size bir anlatır, bir donatırdım ki; parmağınız ağzınızda kalırdı! Her şeyden önce şiirime ziyafet sofrasından başlardım. En çok, genç ziyafet sahibesinin şerefine kaldırılan ilk kadehin anlatılmasına önem verirdim. Misafirlerin o andaki bekleyişini ve huşu dolu, sessizlikten çok Demosten'in belagatını andıran o sessizliği; ak saçlarına yaraşan yüksek nişanlarına göre şeref mevkinde bulunan Andrey Filipoviç'in kadeh kaldırışını kaleme alırdım. Bu gibi önemli anlarda içilmek üzere uzak bir ülkeden getirtilen köpüğü bol, şaraptan çok tanrıların içtikleri Nektar'a benzeyen şarabı da unutmazdım. Andrey Filipoviç'den sonra kadeh kaldırma sıralarını bekleyen başka misafirlerle mutlu ailenin bütün kişilerini bir bir çizerdim. Sözü sık sık geçen Andrey Filipoviç'in, kadehine bir damla gözyaşı düşürürken tebrikleriyle mutluluk dileklerini sunmasını, Klara Olsufyevna'nın sağlığı için ayrıca mutluluktan, utangaçlığından bir bahar gülü gibi pembeleşerek annesinin boynuna sarılmasını, ak saçlı babasının duygulanıp ağlamasını nasıl olsa gerektiği gibi dile getiremezdim.

Ayaklarını uzun hizmet yılları sırasında kaybeden Olsufi İvanoviç duygulanmakta haklıydı: Kader, çalışma yolundaki çabasını ve geçirdiği üzüntüleri unutturmak için servet, büyücek bir ev ve birkaç köyden başka güzel bir kız evlat vererek ödüllendirmişti onu. Olsufi İvanoviç o akşam çocuk gibi ağladı, büyük koruyucu Ekselans'ın iyiliklerinden söz açtı. O anda odada bulunanların coşkunluğunu nasıl anlatırım size! Şu kadarını söyleyeyim: Hali ve duruşuyla 14. dereceden genç bir memur olmaktan çok, general rütbesindekilere benzeyen bir delikanlı Andrey Filipoviç'in dokunaklı nutkunu dinlerken tıpkı o yaşlı memurlar gibi gözyaşı döktü. Hoş, Andrey Filipoviç'i o anda

28

yüksek bir memur veya herhangi bir devlet dairesinin bir şube şefine benzetemezdim. Kime, neye benzediğini ben de bilemiyorum; bence bunların hepsinin üstündeydi! Yazık ki üslûbum böyle olağanüstü güzellikleri, ibret verici anları ifade edecek kadar kudretli ve ağdalı değildir. Böyle anlarda insan, bunların, kötülüğü, muzır düşünceleri, ahlaksızlığı ve kıskançlığı yenmek için yaratıldığına ister istemez inanır. Bence hiçbirinin üstünde durmadan alçakgönüllü bir sessizlikle geçiştirmek çok daha anlamlı olur. Gene de size iyiliğin zaferinin örneği olarak, yirmi altıncı baharına giren Andrey Filipoviç'in yeğeni Vladimir Semyonoviç'i göstermeden yapamayacağım. Amcasından sonra o da genç ve güzel tören sahibesine en içten dileklerini sundu. O anda kızın annesiyle babasının gözleri nemlenmişti, Andrey Filipoviç yeğenine iftiharla bakıyordu. Misafirlerin kimi duygulanıyor, kimi, özellikle delikanlının birkaç arkadaşı, talihli genci belli belirsiz kıskanarak süzüyorlardı. Bunları uzun uzun anlatmayacağım, sadece sözgelişi, bu gencin —tabii olumlu anlamda- kendi yaşının adamına değil, büyük rütbeli, ağırbaşlı amcasına benzediğini ekleyeceğim. Yaşlı görünüşlü bu gencin her hali erdemli bir insanın eriştiği yüksekliği ve mutluluğu haykırıyordu.

Bay Goladkin'in çalıştığı dairede masa şefi olan Anton Antonoviç Setoçkin'den de kısaca, birkaç kelimeyle söz açacağım. Anton Antonoviç Setoçkin, hem Andrey Filipoviç'in, hem Olsufi İvanoviç'in daire arkadaşıydı. Ak pak, sevimli ihtiyarcık aynı zamanda Klara Olsufyevna'nın vaftiz babasıydı. Eski aile dostu olarak kadeh kaldırırken güldürücü bir şiir okudu, horoz taklidi yaptı. Anton Antonoviç'in bu -deyim yerindeyse- kabaca senlibenliliğinin topluluğu nasıl gülmekten kırdığını, Klara Olsufyevna'nın büyüklerinin emri ile sevimli ihtiyarcığı nasıl öptüğünü anlatmadan geçeceğim. Şu kadarını söylemekle yetineceğim: Berendeyev ailesinin dört başı mamur sofrasından kalkan misafirler adeta birbirlerine kardeşlik duygularıyla bağlanmışlardı. Yaşlılar, kalburüstü kişiler kibar bir içtenlikle ayaküstü bir iki laf ettikten sonra kendilerine yaraşan ağırbaşlılıkla başka salona geçtiler. Orada birkaç gruba ayrılarak değerli za

 

29

inanlarını harcamadan yeşil çuhalı masalara oturdular. Bayan ların hepsi büyük salona toplanmış, sevimli, candan bir halle cı vıl cıvıl konuşuyorlardı. Talihin çeşitli nimetleriyle ödüllendirilen saygıdeğer ev sahibi, koltuk değneklerine dayanarak, kızı nın ve Vladimir Semyonoviç'in yardımıyla misafirlerini ağırlıyordu. Sonunda o da coştu, böyle sayılı günde toplantının ekı siksiz olması için her fedakârlığı göze almaya, ufak çapta bir balo tertiplemeye karar verdi. Bu işi genç yaşma rağmen ağırbaşlı haliyle 6. dereceden bir memura benzeyen delikanlıya havale ettiler. Gelen on bir kişilik orkestra, tam saat sekiz buçukta Fransız kadrilleriyle buna benzer zarif danslar çalmaya baş ladı. -


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa