|
MARIE GRUBBE
JENS PETER JACOBSEN
ÖNSÖZ
Jens Peter Jacobsen, Danimarka'nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biridir. 7
Nisan 1847'de Thisted'de doğmuş, 30 Nisan 1885'te ölmüştür. Ününü daha çok "Marie
Grubbe" ve "Nils Lyhne" adlı iki romanıyla yapmıştır.
Zamanının dünya görüşünde büyük etkisi olan Darwincilik ve Fransız gerçekçi yazın
okulu, kişiliğinin oluşmasında büyük bir rol oynamıştır. Gizemsellikten dikkatle
kaçınmaya çalışmış, ancak ince ruh çözümlemelerini, bilinçaltı araştırmalarını
asla savsaklamamıştır. Yapıtlarında özellikle Flaubert'in etkisi açık olarak
görülür. Örneğin, "Marie Grubbe", bir bakıma "Madam Bovary"yi andırır. Ama ne
istediğini daha iyi bilen; içgüdülerine kapılıp gitmesine, acılara, yıkımlara
uğramasına karşın asla pişmanlık duymayan, ağlamayan; istencine, kurduğu yaşama
büyük değer veren bir Madame Bovary.
Jacobsen, bu yapıtında da bütün büyük sanatçılarda gördüğümüz başlıca
yeteneklerle belirir: Dış olaylardan çok iç dramı, iç devinimi, insanı kavrayıp
yaşatmaya çalışır. Kahramanlarını bize bütün düşünceleri, zayıflıkları, güçlü
yönleri, her türlü duygu ve hayal dünyalarıyla birlikte sunar. İnce, derinlere
inen, ama çok güçlü bir insan çözümlemesi; insanın değişmeyen, bütün çağlarda
aynı kalan yanlarını belirtmekte gösterdiği ustalık olağanüstüdür. Onun için
romanlarını okuyunca yaşattığı bütün kahramanları artık bir daha unutmamıza
olanak kalmaz. Çünkü onlarda kendimizi, kendi insanlığımızı bulur, onları da
kendi varlığımıza katarız. Ve bu kahramanların her biri, bize içimizdeki dünyadan
bir görünümü çizer, bizi bize tanıtır.
Yaptığı dış dünya betimlemelerinde bile, Jacobsen insanoğlunu çizer gibidir. Bir
fırtına, hatta sağanaklar bile, elleri ayaklarıyla kırıp koparırlar. Bacalara
tırmanır, duvarları yalar, çatıları, çerçeveleri dökerler. Ve düşünür, duyar
gibidirler; insan gibi ister, insan gibi istemezler.
Bu betimlemelerde bugün için eskimiş gibi görünen ince ince bir didikleme, biraz
uzuna kaçar gibi görünen sonsuz sayıda araştırma vardır. Ama bunlar ne kadar
güzel, ne kadar da canlıdır! Okurken bıkmayız. Sabrımız tükenir gibi olsa bile
tükenmez; canlı, yaşayan her şey gibi severiz onları; okumak, sonuna kadar
hepsini yutmak isteriz.
Bundan başka Jacobsen her zaman bir tarih dönemini gözlerimizin önüne serer.
Romanlarında düzgün kesilmiş dilimler halinde ayrıntılı toplum ve zaman
görünümleri bulunur. Bizi, olduğumuz gibi, yüzyıllar ötesine götürür ve bir eski,
güzel gerçekçilik içinde, bugün yaşayan bizde ölümsüz kahramanı canlandırır.
Jacobsen ışıkları, çiçekleri, süsleri, mücevherleri çok sever. Gün ışığı, eski
püskü giysiler üstünde bile taptazedir; çiçekleri, en hüzünlü dekor olarak bile,
mis gibi kokar. Çünkü yaşamı sevmiş, ölümde bile onu bulup yaşatmıştır.
Jacobsen, hiç kuşkusuz, kendi havası, dünyası olan yazarlardandır. Başka
yazınlarda, özellikle de Alman yazınında derin izler bırakmıştır. Dünya sanatında
ün kazanmış bir sanatçıdır. "Marie Grubbe" ise, onun her zaman okunacak en güzel
yapıtlarından biri sayılır.
Selahattin Batu
I
BİRİNCİ BÖLÜM
Ihlamur ağaçlarının taçları altında duran hava esmerdi; kırlar, susamış tarlalar
üzerinden yavaşça kaymış, içi güneşten korlaşmış ve yollardan kalkan tozlarla
tozlanmıştı. Ama şimdi sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze ıhlamur
yapraklarıyla serinlemiş ve sarı ıhlamur çiçeklerinin kokusuyla onu nemlenmiş,
dolgunlaşmıştı. Böylece kımıltısız duruyor, hafif hafif titreyen yapraklarla,
sarı beyaz kelebeklerin ışıltılı kanat vuruşlarıyla okşanarak açık yeşil kubbeye
doğru sessiz ve neşeli parıldayıp yükseliyordu.
Bu havayı soluyan insanın dudakları dolgun ve tazeydi; şişirdiği göğüsse genç ve
körpe. Göğüs körpe, ayaklar körpeydi, boy bos ince, vücut boyluydu ve bütün
duruşu bir tür hafiflemiş gücü gösteriyordu.
Bol ve gür olan, yalnızca koyu altın rengindeki yarı bağlanmış ve yarı özgür
aşağı sarkan saçlardı. Çünkü küçük, koyu mavi kadife bir şapka aşağıya kaymış ve
düğümlü çene bağından ufakça bir rahip kukuletası gibi sırtının üstüne
sarkıyordu. Giyinişinde manastırdakileri andıran bundan başka bir şey yoktu.
Geniş ve devrik bir keten yaka, soluk mavi renkte kısa, geniş yırtmaçlı kollu,
yünlü giysinin üstüne düşüyor, kollardan da ince Hollanda keteninden yapılmış
büyük kabarık yenler dışarı doğru taşıyordu.
Göğsünde olduğu gibi ayakkabılarında da kıpkırmızı birer fiyonk vardı.
Ellerini arkasına kavuşturmuş, başı önüne eğik, öylece yürüyordu. Ağaçlı yoldan
yukarıya doğru yavaş yavaş, hafif, zarif adımlarla çıkıyor, ama öyle dosdoğru
değil, zikzaklar çizerek yürüyordu. Bazen yolun bir yanındaki ağaçlardan birine
çarpacak gibi oluyor, bazen karşı yandaki ağaçların arasından dışarı çıkıyordu.
Ara sıra sessizce duruyor, yanaklarının üstüne düşen saçlarını geriye atıyor ve
ışığa doğru bakıyordu. Koyulaşan parıltılar çocuksu beyaz yüzüne mat bir altın
rengi veriyor, böylece gözlerinin altındaki mavimtırak gölgeler daha az
beliriyor, kırmızı dudakları koyu lal rengini alıyor ve iri mavi gözleri hemen
hemen siyahlaşıyordu. Gerçekten de çok çekiciydi. Alnı düz, burnu hafif kemerli,
alt dudağı kısa ve ince kesilmiş, çenesi yuvarlak, güçlü, yanakları zarif,
dolgun, kulakları küçücük ve kaşları duru, keskin çizgiliydi,
Gülümseyerek, uçar gibi, tasasızca yürüyor, hiçbir şey düşünmüyor ve çevresinde
gülümseyen her şeye uyarak o da gülümsüyordu. Ağaçlı yolun sonuna geldiğinde
durdu. Elleri hep arkasına kavuşuk, başı dik, bakışları ileriye dikili, ökçesinin
üzerinde yarı sağa yarı sola dönmeye başladı; kesik kesik, tekdüze, yaptığı
salıntılara tempo tutarak mırıldanıyordu.
Orada iki kurşuni döşeme taşı duruyor ve bunlar aşağıdaki bahçeye, bahçedeki
keskin, beyaz gün ışığına inmek için bir basamak oluşturuyordu. Maviye boyanmış
bulutsuz gökyüzü, tam aşağıdaki bahçeye bakıyor ve varolan azıcık gölge, tıraş
edilmiş şimşir çitin dibinden ayrılmıyordu. Işık gözleri kamaştırıyor, hatta çit
bile parlak yapraklarının üzerindeki keskin parıltılarla çevreye ışık saçıyordu.
Miskotları, açık kırlardaki koyunlar gibi, susamış kınaçiçeklerinin,
güveyfenerlerinin, şebboy ve karanfillerin çevresinde beyaz kıvrımlarla ve
yukarıya, aşağıya, içeriye ve dışarıya doğru başlarını kaldırıyordu. İlerde
lavanta evleklerinin kıyısındaki bezelye ve baklalar, sıcaktan yere dökülme
tehdidi altındaydılar. Nergisler her şeye razı olmuş, doğrudan doğruya güneşin
gözünün içine bakıyorlardı. Haşhaş çiçekleri iri kırmızı taçlarını dökmüş, çıplak
sakallarıyla öylece duruyorlardı.
Ihlamurlu yoldaki çocuk, basamaklardan aşağı sıçradı, güneşte ısınmış bahçelerin
içinden geçerken, başı öne eğik, yağmurlu bir havada avludan seğirtir gibi
koşuyordu. Koyu renkli porsuk ağaçlarının oluşturduğu üçgene doğru yöneldi,
ağaçlığın çevresinden hızla dolandı, sonra Belovlar zamanından kalma o büyük
çardağa girdi. Burada geniş bir çember oluşturan karaağaçların dallarını yukardan
el erişecek biçimde örmüşler, tepede kalan deliğe de latalar ve çatı
kirişlerinden bir kafes yapmışlardı.
Yaban gülleriyle hanımelleri, karaağaçları sararak yukarıya doğru fışkırmış, sık
bir duvar oluşturmuşlardı. Ancak bir yandan da kurumuş ve yerlerine dikilen
şerbetçi otları, karaağaçların dallarını bodurlaştırarak deliği kapayamamışlardı.
Çardağın kapısının önünde beyaza boyanmış iki su aygırı duruyordu. İçerde de
tahtadan yapılmış uzun bir sıra ve masa vardı. Geniş, söbe masanın üstü taştandı;
ama büyük bir kısmı üç parça olmuş, yerde duruyordu, yalnızca dördüncü küçük
parçası masa çerçevesinin bir köşesini örtüyordu. Çocuk buraya oturdu, ayaklarını
sıranın üstüne koydu, arkaya dayandı ve kollarını kavuşturdu. Gözlerini de
kapayarak tümüyle dingin, öylece kaldı. Alnının üstünde birkaç çizgi belirmişti,
ara sıra kaşlarını oynatıyor, hafifçe gülümsüyordu.
"Sabures Markizi Griselida atlas yorganlı ve kubbeli yatak yeri yaldızlı odada
Margrav Prensi'nin ayak ucunda yatıyor, ancak prens kadını itmekte; biraz önce
sıcak yatağından onu çekip almış, şimdi de küçük, üstü yuvarlak kapıyı açıyor ve
soğuk hava, ağlayarak yerde yatan zavallı Griselida'nın tüm vücuduna sinmeye
başlıyor; gecenin serin soluğuyla onun beyaz ve sıcak vücudu arasında ince,
incecik bir tülden başka bir şey yok. Ama prens, Griseli'da'yı dışarı atıyor,
arkasından da kapıyı kilitliyor. Kadın çıplak omuzlarını soğuk, cilalı kapıya
dayamış, hıçkırmaktadır. Prensin içerde yumuşak taban halısı üzerinde yürüdüğü
duyuluyor; anahtar deliğinden kokulu mumun ışığı sızmakta, küçücük, yuvarlak bir
güneş gibi çıplak göğsünün üstüne vurmaktadır. Ve kadın sürünerek uzaklaşıyor,
karanlık mermer merdivenlerden aşağı iniyor. Burası tümüyle sessizdir. Çıplak
ayaklarının buz gibi basamaklarda sürünüşünden çıkan sesten başka bir şey
işitilmemektedir. Kadın sonra dışarı çıkıyor. Kar... Hayır yağmur yağmaktadır,
bardaktan boşanırcasına bir yağmur. Ve ağır, soğuk sular Griselida'nın
omuzlarından aşağı şakırdayarak süzülmektedir. Tül, vücuduna sımsıkı yapışmış ve
sular çıplak ayaklarından yere akmakta. Küçücük ayaklarıyla yumuşak, soğuk
çamurlara basıyor. Çamur, o bastıkça tabanları altından yanlara kaymaktadır. Ve
rüzgâr... Çalılara takılıyor, çalılar giysisini yırtıyor, benim kahverengi iç
etekliğimi yırttıkları gibi. Ama onun giysisi yok ki..."
"Kuşkusuz Fartruper meyve bahçesinde ceviz olmalı, Vilborg Pazarı'na gönderilen
bütün cevizler... Acaba Ane'nin diş ağrısı geçti mi? Tanrı bilir... Hayır
Brunhilde! Yabanıl at ipini koparıp kaçtı. Brunhilde ve Kriemhilde... Kraliçe
Kriemhilde erkeklere el işareti yapar, sonra da arkasını döner gider."
"Erkekler, Kraliçe Brunhilde'yi sürükleyerek getirirler; gümrükteki Bertel gibi
uzun kalın kollu, bayağı ve yağız bir herif de onun kemerini yakalayarak koparır.
Pelerinini, iç giysilerini soyar ve siyah yumruklarıyla beyaz, yumuşak
kollarındaki altın bileziklerini sıyırır."
"İri yapılı, yarı çıplak, esmer, kıllı bir herif de, kıllı kollarını onun
vücuduna dolar; kaba, kocaman ayaklarıyla, ayaklarındaki sandalları çiğner ve
Bertel, uzun siyah buklelerini koluna dolayarak kraliçeyi alıp sürükler. Kadın
iki büklüm olmuş, onun ardından yürür ve iri adam terli avuçlarını kadının çıplak
sırtına dayayarak onu ileri iter. İleri, homurdayan yağız aygıra doğru... Ve
adamlar onu caddenin esmer tozunun içine fırlatır, atın uzun kuyruğunu da ayak
bileklerine bağlarlar."
Alnında yeniden çizgiler belirdi ve uzun zaman kaldı. Başını salladı. Gittikçe
daha üzgün görünüyordu. Sonunda gözlerini açtı. Biraz doğruldu, yorgun ve
neşesiz, çevresine bakındı.
Sivrisinekler şerbetçiotu budaklarının arasındaki deliğin önünde dans ediyorlar
ve bahçeden dalga dalga kıvırcık nane ve melisaların, ara sıra da anason ve
rezenelerin kokusu geliyordu. Küçük, oynak, sarı renkte bir örümcek, kızın elinin
üzerinde oynayarak koştu ve sıranın üstüne sıçramasına neden oldu. Kız kapıya
doğru yürüyerek yukarda dal örgüleri arasında duran bir güle uzandı ama
erişemedi. Sonra dışarı çıktı, yaban güllerini dermeye başladı. Gülleri derdikçe
gayreti arttı, çok geçmeden eteği bütünüyle güllerle dolmuştu. Bunları çardağa
taşıdı ve masaya oturdu. Getirdiği gülleri birer birer kucağından alıyor, yan
yana, sık bir sıra halinde masanın taşı üstüne diziyordu. Taş, çok geçmeden soluk
kırmızı, kokulu bir halıyla örtüldü.
Son gülü almıştı. Eteğinin kırmalarını düzeltti. Giysisinin yün liflerine
takılmış, kopmuş gül taçlarıyla yeşil yaprakları yere sıyırdı ve elleri
arkasında, oturdu; gülden örtüyü seyretmeye başladı.
Gölge ve ışıklar içinde kıvırcıklanan, beyazdan kırmızıya doğru koyulaşan ve
hemen hemen donuk koyu pembeden açık leylak rengine kadar mavileşen renk tonları,
havada oynaşırcasına gelip gidiyordu. Her bir çiçek tacı tatlı bir yuvarlaklıkla
kabarmış, gölgedeyken yumuşamış, ama ışıkta güç ayrımsanan binlerce kıvılcım ve
alevcikle damarlarındaki tatlı gül kanıyla dolgunlaşmış, bunları teninin üstüne
dağıtmıştı. Sonra da çiçeklerin çanak diplerinde mayalanan kırmızı çiçek balının
sürükleyici buğusu, o tatlı, yoğun koku...
Kol yenlerini çabucak sıvadı. Çıplak kollarını güllerin yumuşak, tatlı
serinliğine daldırdı. Yaprakları kopup yerlere dökülen gülleri iyice
karıştırdıktan sonra yerinden fırladı, masanın üstünde ne varsa bir el
devinimiyle süpürdü ve yenlerini düzelterek dışarı çıktı. Yanakları alev alev,
ivedi adımlarla dar yollarda bir aşağı bir yukarı dolaştı; sonra yavaş yavaş
bahçe duvarını izleyerek caddeye çıktı. Burada avlu kapısının hemen önünde bir ot
arabası devrilmiş, yolu kapamıştı. Öteki arabalar da arka arkaya dizilmiş,
gidemiyorlardı. Başkahya, arabacıyı koyu renk bir sopayla dövüyor, sopanın cilalı
yüzü güneşte parlıyordu.
Sopa vuruşlarının çıkardığı sesler çocuk üzerinde korkunç bir etki yaptı.
Kulaklarını tıkadı ve hızla avluya çıktı. Mahzenin kapısı açık duruyordu. Hemen
içeri koştu ve kapıyı arkasından kapadı.
Bu çocuk, Tjele Yurtluğu'nun sahibi Bay Erik Grubbe'nin on dört yaşındaki kızı
Marie Grubbe'ydi.
Akşamın alacakaranlığı mavi bir ışıltı halinde Tjele'nin üstüne çökmüştü. Karlar
erimeye yüz tutmuş, ot taşıma işi durmuştu. Çiftlikteki hizmetçi kızlar ahırdaki
inekleri sağıyordu. Uşaklar, arabalıkta ve koşum takımlarının durduğu odada
gürültüyle dolaşıyor, angaryacı köylüler de büyük kapının önünde sıra olmuş,
akşam yemeği çanının çalmasını bekliyorlardı.
Erik Grubbe açık pencerenin önünde ayakta, avluya bakıyordu. Atlar ahırın
kapısından yularsız ve koşumsuz birbiri ardı sıra yavaşça çıkıyor, su yalaklarına
gidiyorlardı. Kırmızı kasketli bir delikanlı avluda, işaret taşının yanında
duruyor, yabasına yeni dişler takıyordu. Yukarda bir köşede iki genç tazı, tahta
atla bileği taşı arasında birbirlerini kovalıyorlardı. Vakit ilerledikçe uşaklar
ahır kapıları önünde daha sık görünmeye başladılar. Çevrelerine bakınıyor, sonra
da ıslık çalarak, şarkı mırıldanarak içeriye dönüyorlardı. Elinde dolu süt
kovasıyla bir hizmetçi kız, tabanlarını yere vurarak ivedi, kısa adımlarla
avludan geçiyor ve angaryacı köylüler akşam yemeği çanının çabuk çalınmasını
anımsatmak istercesine, büyük kapının içine yığılmaya başlıyorlardı. Aşağıda,
mutfaktan gelen kova, kap kaçak ve tahta tabakların gürültüsü şimdi daha da
artmıştı.
Sonra iki güçlü, boğuk çan sesi duyuldu ve bu ses tahta ayakkabılarla kapı
gıcırtılarının çıkardığı sesler arasında söndü. Artık avluda kimse kalmamıştı.
Yalnızca iki köpek büyük kapıdan dışarıya doğru birbirleriyle yarışırcasına
havlıyordu.
Erik Grubbe pencereyi kapadı ve düşüncelere dalmış bir durumda oturdu. Kışlık
odadaydı. Bu odayı kışın olduğu gibi yazın da hem oturma hem de yemek odası
olarak kullanırlar, başka odalarda hemen hemen hiç oturmazlardı. Burası iki
pencereli ve döşemesi koyu renk meşeden yapılmış geniş bir odaydı. Duvarların
yukarı bölümleri ve cilalanmış beyaz döşeme iri, mavi güllerle süslü, Hollanda
çinileriyle kaplıydı. Şömine tuğladan yapılmıştı, önünde de küçük bir konsol
vardı. Konsol olmasa ocak, kapılar açıldıkça çekerdi. Odadaki bütün eşya, cilalı
meşeden yapılmış, açılıp kapanır iki büyük, yarı yuvarlak, devrik kanadı hemen
hemen yere değen bir masa, yüksek bacaklı oturma yerleri, sert ve aşınmaktan
parlamış deriyle kaplı birkaç sandalye ve yukarıya, duvara asılmış yeşile boyalı,
küçük bir dolaptan ibaretti. Odada başka hiçbir şey yoktu.
Erik Grubbe burada, karanlıkta otururken alışveriş görevlisi kadın Ane
Jenstochter bir elinde ışık, öbür elinde henüz sağılmış süt dolu bir bardakla
içeri girdi. Sütü Erik Grubbe'nin, ışığı da kendi önüne koydu. Ama bırakmıyor,
birçok yüzük ve büyük taşla parlayan kızarmış elleriyle şamdanı çevirip
duruyordu.
Otururken "Ah, öyle! Öyle!" diye söylendi. Erik Grubbe "Ne var, ne yok?" diye
sorarak kadının yüzüne baktı.
Kadın "Tabii" diye yanıt verdi. "İnsan geberinceye, aklını yitirinceye kadar
çalışırsa iç çekmeye hak kazanır."
"Şimdi işlerin yoğun olduğu zaman. Kışın sıcakta oturmak isteyenler, yazın
terlemek zorundadır."
"Evet, doğru söylüyorsunuz. Ama her şeyin bir sınırı var. Sözgelimi, eğer
arabanın tekerlekleri hendeğe batar da terbiyeler koparsa, kral da yoluna
gidemez. Her iş benim üstüme yığıldı. Hizmetçiler hiçbir işe yaramıyor.
Konuştukları aşk gevezelikleri, köy dedikoduları. Evet bunları iyi biliyorlar.
Fakat bir iş yaptıkları zaman da tersini yapıyorlar. Buna karşın işlerin
görülmesi, hem de esaslı görülmesi gerek. Ama buna inanan biri varsa, o da
yalnızca benim. Wulborg hasta, Stine ile Buel miskinleri de sözümona yoruluyor,
terliyor, ama yerlerinden kımıldadıkları da yok. Siz kendisiyle konuşsanız, Marie
bana biraz yardım edebilir, ama onun da ne şuna ne buna, hiçbir işe el
sürmemesini istiyorsunuz."
"Hadi, hadi! Böyle soluğun kesilinceye, dilin kopuncaya kadar gevezelik edip
durma! Benden değil, kendinden yakın. Marie'ye karşı sabırlı ve dostça davranarak
ona işleri gösterseydin, şimdi o da sana yardımcı olurdu. Ancak sabırsız
davrandın, sert davrandın, o da inatlaştı. Nerdeyse birbirinizi paralayacaksınız.
Bu durum sona erdiği için daha çok teşekkür etmek gerek."
"Evet öyle. Siz yalnızca Marie'yi koruyun. Çünkü ona en yakın olan sizsiniz. Ama
siz kendi düşüncenizi savunduğunuz gibi ben de kendiminkini savunacağım. Bana
darılsanız da, darılmasanız da bilmeniz gereken bir şey var, o da Marie'nin
yaşamda kendi zararına olacak kadar burnubüyük olduğu. Bu kusuru zamanla
silinebilir, buna karşın kötü bir kız. Küçük Ane'ye asla rahat huzur vermiyor,
asla! Bütün gün, akşama kadar onu dövüyor, paralıyor, azarlıyor. Zavallı çocuk
dünyaya geldiğine bin pişman olmalı. Ben de öyle, ben de dünyaya geldiğime
pişmanım. Durum o kadar kötü. Tanrı bize acısın. Siz çocuklarınızın ikisine de
aynı davranmıyorsunuz. Ama bunun nedeni anlaşılıyor. Çok iyi yapıyorsunuz. Çünkü
babaların işlediği günahları, üçüncü, hatta dördüncü kuşağa kadar çocukların
çekmesi gerek; anaların günahı da aynı biçimde. Ve küçük Ane'nin piç olduğunu da
unutmamak gerek. Evet, bunu açıkça yüzüne karşı söylüyorum. Ane Tanrı'nın ve
insanların gözünde bir piçtir; yalnızca bir piç. Ama sizin, onun babası olarak
bunu unutmanız gerekirdi. Evet unutmanız gerekirdi. İki yıl önce Saint Michel
yortularında yaptığınız gibi beni dövseniz bile bunu yine sizin yüzünüze karşı
söyleyeceğim. Unutmanız gerek, unutmanız! Yaptığınız iğrençtir! Çünkü kendi
çocuğunuza bir günahın ürünü olduğunu duyumsatıyorsunuz. Gerek siz gerek Marie,
Ane'ye ve bana bunu duyumsatıyorsunuz. Evet beni dövseniz bile söyleyeceğim,
Ane'ye bunu duyumsatıyorsunuz..."
Erik Grubbe yerinden sıçradı, ayağını bütün gücüyle yere vurdu.
"Seni asmalı, işkence etmeli sana! Sen aklını mı kaçırdın, kadın? Sarhoşsun sen,
defol karşımdan! Yatağına yat uyu da sarhoşluğun, öfken geçsin. Seni patakladığım
zaman bunu hak etmiştin, deli karı seni! Hayır, başka tek sözcük istemem!
Marie'nin gitmesi, yarın sabah bu evden çıkması gerek! Ben barış zamanında evimde
barış isterim!"
Ane'nin yüksek sesle hıçkırdığı duyuluyordu.
"Tanrım, ah Tanrım, sonunda bu da mı olacaktı? Beni sarhoşlukla suçlamak! Ne ayıp
şey! Birbirimizi tanıdığımız günden beri ve daha önceki zamanlarda, benim dumanlı
kafayla mutfakta bir kerecik olsun dolaştığım görülmüş şey midir? Saçma sapan
gevezelik ettiğimi işittiniz mi? Beni nerede sarhoş yatarken gördünüz? Bunun
ödülü de bu işte. Yatmalıymışım da sarhoşluğum geçsinmiş. Yatsam da keşke bir
daha kalkmasam! Beni aşağılıyor, benimle alay ediyorsunuz! Tanrı verse de
önünüzde geberip yere yuvarlansam!"
Köpekler avluda havlamaya başladılar ve pencerenin altında nal sesleri işitildi.
Ane çarçabuk gözlerini kuruladı. Erik Grubbe de pencereyi açarak kimin geldiğini
sordu. Uşaklardan biri:
"Vorsing'den bir atlı", diye yanıtladı.
"Atını al, adamı da içeriye getir. "
Erik Grubbe bunu söyledikten sonra pencereyi kapadı.
Ane sandalyede toparlandı. Elleriyle de ıslak yanaklarının kırmızılığı görünmesin
diye, yüzünü gölgeliyordu.
Biraz sonra içeriye giren haberci Odden, Vorsing'deki kilise vakıfları memuru
Christian Skeel'in selamını iletti. Skeel'e bugün bir haber gelmiş, buna göre bir
hazirandan bu yana savaş başlamış ve kendisi de türlü nedenlerden ötürü Tarhus'a,
oradan da olasılıkla Kopenhag'a yolculuk etmek zorunda kalmış. Onun için Erik
Grubbe'nin bu durum ve koşullara göre kendisiyle birlikte gelip gelemeyeceğini
soruyormuş.
Aarhus'ta birkaç kişiyle olan işlerini herhalde bitirebilirmiş. Kopenhag'a
gelince, vakıf memuru, Erik Grubbe'nin orada gereğinden çok işi olduğunu
biliyormuş ve öğleden sonra saat dörde doğru kesinlikle Tjele'de bulunacakmış.
Bunun üzerine Erik Grubbe yolculuğa hazır olduğunu bildirdi ve haberci aldığı bu
bilgiyle atına atlayarak geldiği yere yollandı.
Erik Grubbe de kendisi yolculuktayken yapılacak işler hakkında Ane ile uzun süre
konuştu. Ayrıca Marie'nin de kendisiyle birlikte Kopenhag'a gitmesi ve orada bir
ya da iki yıl yengesi Rigitze'nin yanında kalması kararlaştırıldı.
Erik Grubbe'nin az sonra yolculuğa çıkmak üzere olması, her ikisini de
yatıştırmıştı. Ama söz, Marie'nin ölen annesinden kalan mücevher ve giysilerinden
hangilerini birlikte götürmesi gerektiği konusuna gelince, az önce başlayan kavga
neredeyse yeniden alevlenecekti. Ama bu sorunu da tatlılıkla çözdüler ve Ane,
ertesi gün, geç vakitlere kadar çalışmak gerekebileceği için, erkenden yatmaya
gitti.
Aradan çok geçmeden köpekler yine yabancıların geldiğini haber verdiler. Ancak bu
kez gelen, Tjele ve Vinge topluluğunun rahibi Bay Jens Jensen Palu'dan başkası
değildi.
Rahip "hepinize birden tünaydın" diyerek odaya girdi. Geniş omuzlu, kalın
kemikli, kol ve bacakları uzun, başı önce eğik bir adamdı. Sırtı yuvarlak,
saçları karga yuvası gibi sık, karışık ve kurşuni benekliydi. Yüzünün rengi de,
dikkati çekecek derecede duru soluk pembeydi; yüzünün her yerinde bir örnek ve
yoğun olan bu renk, kaba ve girintili çıkıntılı yüz çizgileriyle, karışık
kaşlarına uygun düşmüyordu.
Erik Grubbe rahibe yer göstererek oturmasını rica etti ve ot biçme işinin nasıl
gittiğini sordu. Konuşma, epeyce bir süre mevsimin en önemli tarla işleri
çevresinde dönüp dolaştıktan sonra geçen yılın ürününün kötülüğüne gelip
takılarak bir iç çekmeyle bitti.
Rahip göz ucuyla Erik Grubbe'nin önündeki toprak kadehi süzdükten sonra şöyle
konuştu:
"Zatıaliniz içki konusunda her zaman ölçülü davranır ve doğal içeceklerden
başkasını kullanmazsınız. Doğrusu, en sağlıklı olanı da budur. Taze, henüz
sağılmış süt, tanrıların bize sunduğu kutsal bir armağandır. Evet, evet, gerek
mideleri bozuk olanlar, gerekse göğüsleri zayıf olanlar için..."
"Öyle, öyle. Sağılmış olsun, fıçıdan çekilmiş olsun, bütün Tanrı armağanları
iyidir. Şimdi size geçende Viborg'dan getirttiğimiz halis tatlı siyah biradan
ikram edeceğim. Gümrüğün mührünü çözemedim ama, hem iyi, hem de Alman malı."
İçeriye topraktan bira bardakları ve abanozdan yapılmış, gümüş halkalarla süslü
bir güğüm getirildi. Arkasından birbirlerinin onuruna içmeye başladılar. Rahip,
incelik ve coşkudan titreyen sesiyle: "Heydenkamper! Halis, en iyi türünden
Heydenkamper!" diye bağırdı, durumundan hoşnut bir biçimde sandalyesine
yaslanırken neredeyse gözleri yaşaracaktı.
Erik Grubbe gülümseyip "Bay Jens! Siz bu işin uzmanısınız" diyerek bu sözü
onayladı. Rahip dalgın dalgın:
"Haydi canım, ben nasıl bu işin uzmanı olurum? Gerçi bir parça deneyimimiz var
ama, biz yine de hiçbir şey bilmeyiz" diye mırıldandı ve sesini yükselterek
sürdürdü: "Bundan başka, acaba Heydenkamper birası hakkında duyduğum bazı şeyler
doğru mudur diye düşünüyorum. Bunu bana, bir zamanlar Junkerlerden Jürgen'le
yolculuk ederken bir bira ustası Hannover'de anlatmıştı. Dediğine göre, üretim
her zaman bir cuma gecesi başlarmış; ama henüz kimse bir şeye el sürmeden, usta,
fabrikanın yönetim kurulunun önüne gider, ellerini büyük terazinin üstüne koyarak
yüreğinde kötülük ve kin duyguları taşımadığına dair ateş, kan ve su üzerine ant
içermiş. Çünkü böyle duygular beslenmesi, biraya zarar verirmiş. Yine onun
anlattığına göre cumartesi sabahı kilise çanları çalmaya başlayınca, bütün
kapıları, pencereleri ve çatı deliklerini açar, böylece çan seslerinin birayı
etkilemesini sağlarlarmış. Fakat en önemlisi, bira mayalanmaya bırakılınca
yapılanlarmış. O zaman usta görkemli bir çekmeceyle kendisi gelir, çekmeceden
çıkardığı ve üzerinde özel işaretler bulunan altın yüzük, zincir ve mücevherleri
biranın içine bırakırmış. Böylece bu gibi değerli mücevherlerin, doğanın onlara
verdiği gizli güçleri biraya da geçirebilecekleri düşünülebilir."
Erik Grubbe "Öyle" diye yanıt verdi. "Bunları öğrenmek pek iyi bir şey değil. Ama
ben kendi adıma, biraya koydukları bu şeylerden çok Braunschweig şerbetçiotuyla
öteki baharlı otların etkisine inanırım."
Rahip başını sallayarak "Hımmm" dedi. Bunu ileri süremeyiz. Doğada gizli kalmış
çok şey vardır. Canlı ya da cansız her şey kendi tansığını içinde saklar. Bunu
aramak için sabır, bulmak içinde gözü açık olmak gerekir. Ah, eskiden, Yüce
Tanrı'nın elini dünyadan çekmesinin üzerinden henüz çok zaman geçmediği günlerde
her şey Tanrı gücüyle öyle doluydu ki, ölümlü ölümsüz bütün iyilikler ve şifa
ondan gelirdi. Ancak günümüzün dünyası artık ne güzel, ne de yeni ve birçok
günahla da kutsallığından sıyrılmış durumda. Bu gibi güçler bugün ancak sıradışı
nedenlerle ve yalnızca belirli yer ve zamanlarda, bazı özel göksel belirtiler
görününce ortaya çıkıyor. Bunu geçenlerde, geceleyin gök kubbenin yarısında
korkunç alev parıltıları görüldüğü zaman, demirciye de söylemiştim... Bundan
başka, galiba tam ben gelirken önümden atlı bir haberci geçip buraya gelmişti,
öyle değil mi?"
"Evet, öyle oldu Bay Jens."
"Umarım, iyi haber getirmiştir?"
"Sonunda savaşın başlamış olduğunu bildirdi."
"Aman Tanrım! Herhalde doğru değildir. Ama önünde sonunda işin buraya varacağı
belliydi."
"Öyle ama, bu kadar bekledikten sonra, hiç olmazsa ürünün kaldırılmasını da
bekleseydiler!"
"Galiba, işi bu sonuca vardıranlar, Schonenliler oldu. Son savaşın acılarını hâlâ
duyuyorlar, bu kez iyi bir sonuç almak umudundalar."
"Hayır, buna neden yalnızca Schonenliler değil, Seelandlılar (1) hep savaş ister
ve hiçbir zaman kimsenin onları rahatsız etmeyeceğini bilirler. Evet, öyle.
Devlet yöneticileri toptan deli olunca serserilerle budalalara gün doğar."
"Gerçi Mareşal'in bu işe istemeyerek razı olduğu söyleniyorsa da..."
"Buna şeytan inansın! Belki bu da olabilir ama ben bir karınca yığınına sakin
olun diye vaaz etmenin de bir yarar sağlayacağını sanmam. Demek savaşa girdik?
Şimdi herkesin kendi malını, canını koruması gerek. Korunacak şeyler de az
değil."
Konuşma bundan sonra Erik Grubbe'nin yolculuğuna geldi. Uzun süre yolların
kötülüğünden söz ettiler; sonra yine Tjele'den, semirtilecek sığırlardan,
hayvanların ahırda beslenmesinden konuştular. Sonunda yine yolculuğa ve yolculuk
serüvenlerine döndüler. Bu sırada bira güğümünü de asla savsaklamadılar. Bira
adamakıllı başlarına vurmuştu. Erik Grubbe tam bu sırada Perle ile Seylan ve Doğu
Hindistan'a yaptığı yolculuğu anlatıyor; aklına yeni, neşeli anılar geldikçe,
gülmesini güçlükle bastırıyordu.
Rahip, vakit ilerledikçe ciddileşti. Sandalyenin üstünde büzülüyor, ara sıra
başını sallıyor, öfkeli öfkeli önüne bakarak konuşuyormuş gibi dudaklarını
kıpırdatıyordu. Aynı zamanda gittikçe artan bir hızla elini oynatıyordu. Sonunda
masanın üstüne vurdu, sonra da korkudan büyümüş gözlerle Erik Grubbe'ye bakarak
yerine çöktü; sonra Erik Grubbe son derece bön bir aşçı yamağını anlatmaya
daldığı bir sırada rahip ayağa kalkmayı becerdi ve boğuk, uğuldayan bir sesle
konuşmaya başladı:
"Gerçekten öyle, gerçekten", diyordu. "Ben sizin kişi olarak bir utanç ve utanç
konusu olduğunuza kendi ağzımla tanıklık ederim, kendi ağzımla! Sizin için daha
iyi olurdu, eğer sizi denize atsalardı! Gerçekten boynunuza bir değirmen taşı
geçirerek ve iki ton filizlenmiş arpayla birlikte denize atsalardı sizi! Sizin
bana iki çuval filizlenmiş arpa borcunuz var, buna bütün ciddiliğimle ve kendi
ağzımla tanıklık ediyorum. Benim olan, yeni çuvallara konmuş tam iki ton
filizlenmiş arpa... Çünkü verdikleriniz benim çuvallarım değildi. Asla, asla
değildi! Bunlar sizin eski çuvallarınızdı! Yeni olan benimkilerdi! Bunları siz
kendinize alıkoydunuz! İçlerindeki filizlenmiş arpa da bozulmuştu. Gerçekten!
Ahlak bozukluğundan kaynaklanan bu alçaklığa bakın siz! Çuvallar benimdi ve ben
bunu sizin yanınıza bırakmayacağım! Bu işte hüküm verecek olan benim, diyorum
size! Korkmuyor musunuz? Kocamış bacaklarınızın üstünde titremiyor musunuz?
Kocamış koca kütük sizi! Sizin bir Hıristiyan gibi yaşamanız gerekir! Ane
Jenstochter'le birlikte yaşamak ve bir Hıristiyan rahibinin, onun tarafından alay
konusu edilmesine yol açmak, Hıristiyanlığa yakışır mı? Siz bir, siz bir kocamış
Hıristiyan kütüğüsünüz! Evet öyle!"
Erik Grubbe, rahip konuşurken önce yüzünün bütün genişliğiyle gülümsüyor, masanın
üstünde duran elini de ona doğru dostça uzatıyordu. Daha sonra ortada görünmeyen
bir dinleyicinin göğsüne vuruyormuş gibi dirseklerini yana kaldırmaya başladı.
Sanki rahibin ne kadar iyi sarhoş olduğuna işaret etmek istiyordu. Ancak yavaş
yavaş bu söylevin anlamını bir dereceye kadar kavramış olmalı ki, yüzü birdenbire
kireç gibi oldu, güğümü yakaladığı gibi rahibe doğru fırlattı. Rahip sandalyenin
üstünde geriye doğru düştü ve yere yuvarlandı. Gerçekteyse yere korkudan
yuvarlanmış, güğüm ona çarpmadan masanın üstünde, yana devrilmişti. İçindeki bira
da masanın bütün yüzüne yayılıyor, küçük akıntılar halinde rahibin üzerine ve
yere dökülüyordu.
Şamdandaki mum dibine inmiş, alevi titriyordu; bu yüzden oda bir aydınlanıyor,
bir kararıyordu, öyle ki pencereden şafağın mavi alacakaranlığı bile
seçilebiliyordu.
Rahip hâlâ konuşmayı sürdürüyordu. Bir an geliyor, sesi derinleşerek korkutucu
bir durum alıyor, bir an sonra da ıslıklı, yalvarıcı bir biçimde sürüyordu.
"Siz altınlar, atlaslar içinde yaşarken ben yerlerde sürünüyorum! Yaralarımı
köpekler yalıyor. Siz peygamber İbrahim adına ne armağan ettiniz? Ne kurban
ettiniz? Siz Hıristiyan Paygamberi İbrahim'in kucağına sekiz şilin bir para bile
bırakmadınız! Şimdi de size adamakıllı işkence edecekler. Ama sizin için kimse
tırnağını bile kesmeyecektir!"
Bunları söylerken eliyle dökülmüş biraya vuruyor ve sonra yine sürdürüyordu:
- Ama benim bu işte ellerim temiz, iki elimi de yıkadım! Sizi de uyarmıştım! Hi..
Hi... Şimdi çuval giyecek, külde yuvarlanacaksınız! Benim yeni çuvallarımı,
malt...
Bir süre dili dönerek konuştu, ardından sızdı kaldı. Bu sırada Erik Grubbe öç
almak için bir girişimde bulundu. Bütün vücudu çırpıntılar içindeydi. Sandalyeye
arkasını verip bacaklarını uzattı. Rahibe vurduğunu umarak var gücüyle masanın
bacağını tekmeledi.
Çok geçmeden odada ses seda kesilmiş, iki yaşlı adamın horultularından ve masanın
üzerinden durmadan yere damlayan biranın çıkardığı tekdüze şıpırtıdan başka bir
ses işitilmez olmuştu.
İKİNCİ BÖLÜM
Rahmetli Hans Ulrik Gyldenlove'nin dul karısı Bayan Rigitze Grubbe'nin evi,
Örtergade ile Piledtrade arasında köşe başındaydı.
O zamanlar Östergade kentin oldukça seçkin semtlerinden sayılırdı. Trolle,
Schested, Rosebkrantz ve Kraglar burada otururdu. Joachim Gersdorff, Bayan
Rigitze'nin yanındaki eve yerleşmişti. Carl van Manders'in yeni yapılmış, kırmızı
evini de hep iki ya da üç yabancı elçi kiralardı. Bununla birlikte bu gibi
kibarlar, caddenin hep bir yanında otururdu. Nikolaj tarafındaki evlerse alçaktı,
bu evlere çoğunlukla esnaf, bakkal ve denizciler yerleşmişti. Bu bölümde birkaç
da otel vardı.
Eylül başlarında bir pazar günü öğle sonuydu.
Marie Grubbe, Bayan Rigitze'nin evinde, çatı penceresinin önüne oturmuş dışarıya
bakıyordu. Caddeden tek bir araba geçmiyor, hiçbir kımıltı görünmüyordu. Yalnızca
geçen kimi insanların yavaş adımlarıyla tek tük istiridye satıcısının uzayıp
giden sesleri işitiliyordu. Gün ışığı çatılar üstünde oynuyor, caddeye
dökülüyordu. Bütün gölgeler, çok keskin ve yoğun, hemen hepsi düz çizgilerle
sınırlıydı. Bütün uzaklıklar, mavi duman renginde, sıcağın oluşturduğu ince bir
sisle örtülmüştü.
Marie, komut vere vere boğuklaşmış bir sese öykünen bir sesin, arkasından
kendisine "Dikkat!" diye bağırdığını duydu.
Döndü.
Seslenen, oda hizmetçisi Lucie'ydi. Bir süre sessizce oradaki masanın üstünde
oturmuş, gerçekten çok biçimli olan bacaklarını eleştiren bakışlarıyla süzmüştü.
Sonunda bıkmış ve bağırmıştı. Şimdi de kahkahalarla gülüyor, ayaklarını tembel
tembel sallıyordu.
Marie omuzlarını silkti ve hemen hemen neşesiz bir gülümsemeyle yeniden pencereye
dönmek istedi. Ama Lucie masadan aşağı atlamış, kollarını Marie'nin vücuduna
dolayarak onu, oracıkta bulunan bir hasır iskemlenin üstüne oturmak zorunda
bırakmıştı.
"Dinleyin Bayan, olanları biliyor musunuz?" diye sordu.
"Neymiş olanlar?"
"Mektubunuzu yazmayı unuttunuz. Bir buçukta da yabancı konuklar geleceğine göre
şöyle böyle ancak dört saatiniz var. Konuklara hazırlanan yemekleri biliyor
musunuz? Salçalı çorba, dil balığı, yassı bir balık daha, salçalı tavuk
kızartması ve şaraplı Mansfeld pastası. Nefis yemekler ama, insan bunları yiyince
pek şişmanlamaz. Bundan başka bayanın en sevdiği delikanlı da geliyor."
Marie öfkeyle:
"Haydi oradan, laf bunlar!" diye yanıt verdi.
"Tanrı korusun! Benim bunu söylemem, ne nişan ne de evlenme önerisi anlamına
gelir. Ama anlayamadığım bir şey varsa, Bayan'ın artık yeğenlerine önem
vermediğidir. Oysa benim tanıdığım gençler arasında en yakışıklısı, en neşelisi
o. Ayakları ne kadar güzel. Damarlarında da kral soyunun kanı dolaşıyor. Bunu
küçücük, minimini ellerinden de anlamak mümkün. Evet, sanki oyma... Sonra
tırnakları, yarım altı şilinlik paralardan küçük, o kadar yuvarlacık, o kadar
pembe. Öyle değil mi? Hele bacakları! Gelirken sanki yaylıymış gibi yürüyor.
Ah... Sonra gözleri! Nasıl ateşli, nasıl şimşek şimşek çakıyor!"
Kollarını Marie'nin vücuduna doladı ve boynunu öyle ateşli öptü ki, kızcağız
kıpkırmızı oldu ve geri çekilerek kendini kurtardı:
Lucie yatağa yatmış, deli gibi gülüyordu. Marie:
"Bugün takındığın tavır şaşılacak bir tavır!", diye bağırdı. "Böyle sürdürürsen
aşağı iniyorum!"
"Yaptığım nedir ki, Tanrı aşkına? İnsan ayda yılda bir de neşeli olur. Dünyada
üzülecek yeterince şey var. Hele benim, fazlasıyla, dayanma gücümü aşıyor artık.
Sevgilimi askere almadılar mı? Şimdi de savaşta, her türlü kötü olasılıkla karşı
karşıya değil mi? Bunu düşünmek gerçekten çok üzücü. Ya vurulur ölürse, ya
sakatlanırsa? Tanrı benim gibi zavallı bir kıza acısın. Başıma böyle bir şey
gelirse artık bir daha kendime gelemem!"
Yüzünü yastıklara gömdü, hıçkırmaya başladı.
"Ah, hayır, hayır, hayır! Benim sevgili, çok sevgili Lorenzim! Eğer Tanrı izin
verir de sağ esen yeniden bana dönersen, sana öyle bağlı, öyle bağlı kalacağım
ki! Ah, Bayan! Gerçekten dayanılır şey değil bu!"
Marie söz ve okşayışlarıyla Lucie'yi yatıştırmaya çalışıyordu. Kız yavaş yavaş
dinginleşti. Ayağa kalkıp gözlerini sildi.
|