İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366319
Marie Grubbe Jens Peter Jacobsen PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 18:10

MARIE GRUBBE

JENS PETER JACOBSEN

 

ÖNSÖZ

 

Jens Peter Jacobsen, Danimarka'nın yetiştirdiği en büyük yazarlardan biridir. 7

Nisan 1847'de Thisted'de doğmuş, 30 Nisan 1885'te ölmüştür. Ününü daha çok "Marie

Grubbe" ve "Nils Lyhne" adlı iki romanıyla yapmıştır.

Zamanının dünya görüşünde büyük etkisi olan Darwincilik ve Fransız gerçekçi yazın

okulu, kişiliğinin oluşmasında büyük bir rol oynamıştır. Gizemsellikten dikkatle

kaçınmaya çalışmış, ancak ince ruh çözümlemelerini, bilinçaltı araştırmalarını

asla savsaklamamıştır. Yapıtlarında özellikle Flaubert'in etkisi açık olarak

görülür. Örneğin, "Marie Grubbe", bir bakıma "Madam Bovary"yi andırır. Ama ne

istediğini daha iyi bilen; içgüdülerine kapılıp gitmesine, acılara, yıkımlara

uğramasına karşın asla pişmanlık duymayan, ağlamayan; istencine, kurduğu yaşama

büyük değer veren bir Madame Bovary.

Jacobsen, bu yapıtında da bütün büyük sanatçılarda gördüğümüz başlıca

yeteneklerle belirir: Dış olaylardan çok iç dramı, iç devinimi, insanı kavrayıp

yaşatmaya çalışır. Kahramanlarını bize bütün düşünceleri, zayıflıkları, güçlü

yönleri, her türlü duygu ve hayal dünyalarıyla birlikte sunar. İnce, derinlere

inen, ama çok güçlü bir insan çözümlemesi; insanın değişmeyen, bütün çağlarda

aynı kalan yanlarını belirtmekte gösterdiği ustalık olağanüstüdür. Onun için

romanlarını okuyunca yaşattığı bütün kahramanları artık bir daha unutmamıza

olanak kalmaz. Çünkü onlarda kendimizi, kendi insanlığımızı bulur, onları da

kendi varlığımıza katarız. Ve bu kahramanların her biri, bize içimizdeki dünyadan

bir görünümü çizer, bizi bize tanıtır.

Yaptığı dış dünya betimlemelerinde bile, Jacobsen insanoğlunu çizer gibidir. Bir

fırtına, hatta sağanaklar bile, elleri ayaklarıyla kırıp koparırlar. Bacalara

tırmanır, duvarları yalar, çatıları, çerçeveleri dökerler. Ve düşünür, duyar

gibidirler; insan gibi ister, insan gibi istemezler.

Bu betimlemelerde bugün için eskimiş gibi görünen ince ince bir didikleme, biraz

uzuna kaçar gibi görünen sonsuz sayıda araştırma vardır. Ama bunlar ne kadar

güzel, ne kadar da canlıdır! Okurken bıkmayız. Sabrımız tükenir gibi olsa bile

tükenmez; canlı, yaşayan her şey gibi severiz onları; okumak, sonuna kadar

hepsini yutmak isteriz.

Bundan başka Jacobsen her zaman bir tarih dönemini gözlerimizin önüne serer.

Romanlarında düzgün kesilmiş dilimler halinde ayrıntılı toplum ve zaman

görünümleri bulunur. Bizi, olduğumuz gibi, yüzyıllar ötesine götürür ve bir eski,

güzel gerçekçilik içinde, bugün yaşayan bizde ölümsüz kahramanı canlandırır.

Jacobsen ışıkları, çiçekleri, süsleri, mücevherleri çok sever. Gün ışığı, eski

püskü giysiler üstünde bile taptazedir; çiçekleri, en hüzünlü dekor olarak bile,

mis gibi kokar. Çünkü yaşamı sevmiş, ölümde bile onu bulup yaşatmıştır.

Jacobsen, hiç kuşkusuz, kendi havası, dünyası olan yazarlardandır. Başka

yazınlarda, özellikle de Alman yazınında derin izler bırakmıştır. Dünya sanatında

ün kazanmış bir sanatçıdır. "Marie Grubbe" ise, onun her zaman okunacak en güzel

yapıtlarından biri sayılır.

Selahattin Batu

 

I

BİRİNCİ BÖLÜM

Ihlamur ağaçlarının taçları altında duran hava esmerdi; kırlar, susamış tarlalar

üzerinden yavaşça kaymış, içi güneşten korlaşmış ve yollardan kalkan tozlarla

tozlanmıştı. Ama şimdi sık dal hevenklerinden geçerek temizlenmiş, taze ıhlamur

yapraklarıyla serinlemiş ve sarı ıhlamur çiçeklerinin kokusuyla onu nemlenmiş,

dolgunlaşmıştı. Böylece kımıltısız duruyor, hafif hafif titreyen yapraklarla,

sarı beyaz kelebeklerin ışıltılı kanat vuruşlarıyla okşanarak açık yeşil kubbeye

doğru sessiz ve neşeli parıldayıp yükseliyordu.

Bu havayı soluyan insanın dudakları dolgun ve tazeydi; şişirdiği göğüsse genç ve

körpe. Göğüs körpe, ayaklar körpeydi, boy bos ince, vücut boyluydu ve bütün

duruşu bir tür hafiflemiş gücü gösteriyordu.

Bol ve gür olan, yalnızca koyu altın rengindeki yarı bağlanmış ve yarı özgür

aşağı sarkan saçlardı. Çünkü küçük, koyu mavi kadife bir şapka aşağıya kaymış ve

düğümlü çene bağından ufakça bir rahip kukuletası gibi sırtının üstüne

sarkıyordu. Giyinişinde manastırdakileri andıran bundan başka bir şey yoktu.

Geniş ve devrik bir keten yaka, soluk mavi renkte kısa, geniş yırtmaçlı kollu,

yünlü giysinin üstüne düşüyor, kollardan da ince Hollanda keteninden yapılmış

büyük kabarık yenler dışarı doğru taşıyordu.

Göğsünde olduğu gibi ayakkabılarında da kıpkırmızı birer fiyonk vardı.

Ellerini arkasına kavuşturmuş, başı önüne eğik, öylece yürüyordu. Ağaçlı yoldan

yukarıya doğru yavaş yavaş, hafif, zarif adımlarla çıkıyor, ama öyle dosdoğru

değil, zikzaklar çizerek yürüyordu. Bazen yolun bir yanındaki ağaçlardan birine

çarpacak gibi oluyor, bazen karşı yandaki ağaçların arasından dışarı çıkıyordu.

Ara sıra sessizce duruyor, yanaklarının üstüne düşen saçlarını geriye atıyor ve

ışığa doğru bakıyordu. Koyulaşan parıltılar çocuksu beyaz yüzüne mat bir altın

rengi veriyor, böylece gözlerinin altındaki mavimtırak gölgeler daha az

beliriyor, kırmızı dudakları koyu lal rengini alıyor ve iri mavi gözleri hemen

hemen siyahlaşıyordu. Gerçekten de çok çekiciydi. Alnı düz, burnu hafif kemerli,

alt dudağı kısa ve ince kesilmiş, çenesi yuvarlak, güçlü, yanakları zarif,

dolgun, kulakları küçücük ve kaşları duru, keskin çizgiliydi,

Gülümseyerek, uçar gibi, tasasızca yürüyor, hiçbir şey düşünmüyor ve çevresinde

gülümseyen her şeye uyarak o da gülümsüyordu. Ağaçlı yolun sonuna geldiğinde

durdu. Elleri hep arkasına kavuşuk, başı dik, bakışları ileriye dikili, ökçesinin

üzerinde yarı sağa yarı sola dönmeye başladı; kesik kesik, tekdüze, yaptığı

salıntılara tempo tutarak mırıldanıyordu.

Orada iki kurşuni döşeme taşı duruyor ve bunlar aşağıdaki bahçeye, bahçedeki

keskin, beyaz gün ışığına inmek için bir basamak oluşturuyordu. Maviye boyanmış

bulutsuz gökyüzü, tam aşağıdaki bahçeye bakıyor ve varolan azıcık gölge, tıraş

edilmiş şimşir çitin dibinden ayrılmıyordu. Işık gözleri kamaştırıyor, hatta çit

bile parlak yapraklarının üzerindeki keskin parıltılarla çevreye ışık saçıyordu.

Miskotları, açık kırlardaki koyunlar gibi, susamış kınaçiçeklerinin,

güveyfenerlerinin, şebboy ve karanfillerin çevresinde beyaz kıvrımlarla ve

yukarıya, aşağıya, içeriye ve dışarıya doğru başlarını kaldırıyordu. İlerde

lavanta evleklerinin kıyısındaki bezelye ve baklalar, sıcaktan yere dökülme

tehdidi altındaydılar. Nergisler her şeye razı olmuş, doğrudan doğruya güneşin

gözünün içine bakıyorlardı. Haşhaş çiçekleri iri kırmızı taçlarını dökmüş, çıplak

sakallarıyla öylece duruyorlardı.

Ihlamurlu yoldaki çocuk, basamaklardan aşağı sıçradı, güneşte ısınmış bahçelerin

içinden geçerken, başı öne eğik, yağmurlu bir havada avludan seğirtir gibi

koşuyordu. Koyu renkli porsuk ağaçlarının oluşturduğu üçgene doğru yöneldi,

ağaçlığın çevresinden hızla dolandı, sonra Belovlar zamanından kalma  o büyük

çardağa girdi. Burada geniş bir çember oluşturan karaağaçların dallarını yukardan

el erişecek biçimde örmüşler, tepede kalan deliğe de latalar ve çatı

kirişlerinden bir kafes yapmışlardı.

Yaban gülleriyle hanımelleri, karaağaçları sararak yukarıya doğru fışkırmış, sık

bir duvar oluşturmuşlardı. Ancak bir yandan da kurumuş ve yerlerine dikilen

şerbetçi otları, karaağaçların dallarını bodurlaştırarak deliği kapayamamışlardı.

Çardağın kapısının önünde beyaza boyanmış iki su aygırı duruyordu. İçerde de

tahtadan yapılmış uzun bir sıra ve masa vardı. Geniş, söbe masanın üstü taştandı;

ama büyük bir kısmı üç parça olmuş, yerde duruyordu, yalnızca dördüncü küçük

parçası masa çerçevesinin bir köşesini örtüyordu. Çocuk buraya oturdu, ayaklarını

sıranın üstüne koydu, arkaya dayandı ve kollarını kavuşturdu. Gözlerini de

kapayarak tümüyle dingin, öylece kaldı. Alnının üstünde birkaç çizgi belirmişti,

ara sıra kaşlarını oynatıyor, hafifçe gülümsüyordu.

"Sabures Markizi Griselida atlas yorganlı ve kubbeli yatak yeri yaldızlı odada

Margrav Prensi'nin ayak ucunda yatıyor, ancak prens kadını itmekte; biraz önce

sıcak yatağından onu çekip almış, şimdi de küçük, üstü yuvarlak kapıyı açıyor ve

soğuk hava, ağlayarak yerde yatan zavallı Griselida'nın tüm vücuduna sinmeye

başlıyor; gecenin serin soluğuyla onun beyaz ve sıcak vücudu arasında ince,

incecik bir tülden başka bir şey yok. Ama prens, Griseli'da'yı dışarı atıyor,

arkasından da kapıyı kilitliyor. Kadın çıplak omuzlarını soğuk, cilalı kapıya

dayamış, hıçkırmaktadır. Prensin içerde yumuşak taban halısı üzerinde yürüdüğü

duyuluyor; anahtar deliğinden kokulu mumun ışığı sızmakta, küçücük, yuvarlak bir

güneş gibi çıplak göğsünün üstüne vurmaktadır. Ve kadın sürünerek uzaklaşıyor,

karanlık mermer merdivenlerden aşağı iniyor. Burası tümüyle sessizdir. Çıplak

ayaklarının buz gibi basamaklarda sürünüşünden çıkan sesten başka bir şey

işitilmemektedir. Kadın sonra dışarı çıkıyor. Kar... Hayır yağmur yağmaktadır,

bardaktan boşanırcasına bir yağmur. Ve ağır, soğuk sular Griselida'nın

omuzlarından aşağı şakırdayarak süzülmektedir. Tül, vücuduna sımsıkı yapışmış ve

sular çıplak ayaklarından yere akmakta. Küçücük ayaklarıyla yumuşak, soğuk

çamurlara basıyor. Çamur, o bastıkça tabanları altından yanlara kaymaktadır. Ve

rüzgâr... Çalılara takılıyor, çalılar giysisini yırtıyor, benim kahverengi iç

etekliğimi yırttıkları gibi. Ama onun giysisi yok ki..."

"Kuşkusuz Fartruper meyve bahçesinde ceviz olmalı, Vilborg Pazarı'na gönderilen

bütün cevizler... Acaba Ane'nin diş ağrısı geçti mi? Tanrı bilir... Hayır

Brunhilde! Yabanıl at ipini koparıp kaçtı. Brunhilde ve Kriemhilde... Kraliçe

Kriemhilde erkeklere el işareti yapar, sonra da arkasını döner gider."

"Erkekler, Kraliçe Brunhilde'yi sürükleyerek getirirler; gümrükteki Bertel gibi

uzun kalın kollu, bayağı ve yağız bir herif de onun kemerini yakalayarak koparır.

Pelerinini, iç giysilerini soyar ve siyah yumruklarıyla beyaz, yumuşak

kollarındaki altın bileziklerini sıyırır."

"İri yapılı, yarı çıplak, esmer, kıllı bir herif de, kıllı kollarını onun

vücuduna dolar; kaba, kocaman ayaklarıyla, ayaklarındaki sandalları çiğner ve

Bertel, uzun siyah buklelerini koluna dolayarak kraliçeyi alıp sürükler. Kadın

iki büklüm olmuş, onun ardından yürür ve iri adam terli avuçlarını kadının çıplak

sırtına dayayarak onu ileri iter. İleri, homurdayan yağız aygıra doğru... Ve

adamlar onu caddenin esmer tozunun içine fırlatır, atın uzun kuyruğunu da ayak

bileklerine bağlarlar."

Alnında yeniden çizgiler belirdi ve uzun zaman kaldı. Başını salladı. Gittikçe

daha üzgün görünüyordu. Sonunda gözlerini açtı. Biraz doğruldu, yorgun ve

neşesiz, çevresine bakındı.

Sivrisinekler şerbetçiotu budaklarının arasındaki deliğin önünde dans ediyorlar

ve bahçeden dalga dalga kıvırcık nane ve melisaların, ara sıra da anason ve

rezenelerin kokusu geliyordu. Küçük, oynak, sarı renkte bir örümcek, kızın elinin

üzerinde oynayarak koştu ve sıranın üstüne sıçramasına neden oldu. Kız kapıya

doğru yürüyerek yukarda dal örgüleri arasında duran bir güle uzandı ama

erişemedi. Sonra dışarı çıktı, yaban güllerini dermeye başladı. Gülleri derdikçe

gayreti arttı, çok geçmeden eteği bütünüyle güllerle dolmuştu. Bunları çardağa

taşıdı ve masaya oturdu. Getirdiği gülleri birer birer kucağından alıyor, yan

yana, sık bir sıra halinde masanın taşı üstüne diziyordu. Taş, çok geçmeden soluk

kırmızı, kokulu bir halıyla örtüldü.

Son gülü almıştı. Eteğinin kırmalarını düzeltti. Giysisinin yün liflerine

takılmış, kopmuş gül taçlarıyla yeşil yaprakları yere sıyırdı ve elleri

arkasında, oturdu; gülden örtüyü seyretmeye başladı.

Gölge ve ışıklar içinde kıvırcıklanan, beyazdan kırmızıya doğru koyulaşan ve

hemen hemen donuk koyu pembeden açık leylak rengine kadar mavileşen renk tonları,

havada oynaşırcasına gelip gidiyordu. Her bir çiçek tacı tatlı bir yuvarlaklıkla

kabarmış, gölgedeyken yumuşamış, ama ışıkta güç ayrımsanan binlerce kıvılcım ve

alevcikle damarlarındaki tatlı gül kanıyla dolgunlaşmış, bunları teninin üstüne

dağıtmıştı. Sonra da çiçeklerin çanak diplerinde mayalanan kırmızı çiçek balının

sürükleyici buğusu, o tatlı, yoğun koku...

Kol yenlerini çabucak sıvadı. Çıplak kollarını güllerin yumuşak, tatlı

serinliğine daldırdı. Yaprakları kopup yerlere dökülen gülleri iyice

karıştırdıktan sonra yerinden fırladı, masanın üstünde ne varsa bir el

devinimiyle süpürdü ve yenlerini düzelterek dışarı çıktı. Yanakları alev alev,

ivedi adımlarla dar yollarda bir aşağı bir yukarı dolaştı; sonra yavaş yavaş

bahçe duvarını izleyerek caddeye çıktı. Burada avlu kapısının hemen önünde bir ot

arabası devrilmiş, yolu kapamıştı. Öteki arabalar da arka arkaya dizilmiş,

gidemiyorlardı. Başkahya, arabacıyı koyu renk bir sopayla dövüyor, sopanın cilalı

yüzü güneşte parlıyordu.

Sopa vuruşlarının çıkardığı sesler çocuk üzerinde korkunç bir etki yaptı.

Kulaklarını tıkadı ve hızla avluya çıktı. Mahzenin kapısı açık duruyordu. Hemen

içeri koştu ve kapıyı arkasından kapadı.

Bu çocuk, Tjele Yurtluğu'nun sahibi Bay Erik Grubbe'nin on dört yaşındaki kızı

Marie Grubbe'ydi.

Akşamın alacakaranlığı mavi bir ışıltı halinde Tjele'nin üstüne çökmüştü. Karlar

erimeye yüz tutmuş, ot taşıma işi durmuştu. Çiftlikteki hizmetçi kızlar ahırdaki

inekleri sağıyordu. Uşaklar, arabalıkta ve koşum takımlarının durduğu odada

gürültüyle dolaşıyor, angaryacı köylüler de büyük kapının önünde sıra olmuş,

akşam yemeği çanının çalmasını bekliyorlardı.

Erik Grubbe açık pencerenin önünde ayakta, avluya bakıyordu. Atlar ahırın

kapısından yularsız ve koşumsuz birbiri ardı sıra yavaşça çıkıyor, su yalaklarına

gidiyorlardı. Kırmızı kasketli bir delikanlı avluda, işaret taşının yanında

duruyor, yabasına yeni dişler takıyordu. Yukarda bir köşede iki genç tazı, tahta

atla bileği taşı arasında birbirlerini kovalıyorlardı. Vakit ilerledikçe uşaklar

ahır kapıları önünde daha sık görünmeye başladılar. Çevrelerine bakınıyor, sonra

da ıslık çalarak, şarkı mırıldanarak içeriye dönüyorlardı. Elinde dolu süt

kovasıyla bir hizmetçi kız, tabanlarını yere vurarak ivedi, kısa adımlarla

avludan geçiyor ve angaryacı köylüler akşam yemeği çanının çabuk çalınmasını

anımsatmak istercesine, büyük kapının içine yığılmaya başlıyorlardı. Aşağıda,

mutfaktan gelen kova, kap kaçak ve tahta tabakların gürültüsü şimdi daha da

artmıştı.

Sonra iki güçlü, boğuk çan sesi duyuldu ve bu ses tahta ayakkabılarla kapı

gıcırtılarının çıkardığı sesler arasında söndü. Artık avluda kimse kalmamıştı.

Yalnızca iki köpek büyük kapıdan dışarıya doğru birbirleriyle yarışırcasına

havlıyordu.

Erik Grubbe pencereyi kapadı ve düşüncelere dalmış bir durumda oturdu. Kışlık

odadaydı. Bu odayı kışın olduğu gibi yazın da hem oturma hem de yemek odası

olarak kullanırlar, başka odalarda hemen hemen hiç oturmazlardı. Burası iki

pencereli ve döşemesi koyu renk meşeden yapılmış geniş bir odaydı. Duvarların

yukarı bölümleri ve cilalanmış beyaz döşeme iri, mavi güllerle süslü, Hollanda

çinileriyle kaplıydı. Şömine tuğladan yapılmıştı, önünde de küçük bir konsol

vardı. Konsol olmasa ocak, kapılar açıldıkça çekerdi. Odadaki bütün eşya, cilalı

meşeden yapılmış, açılıp kapanır iki büyük, yarı yuvarlak, devrik kanadı hemen

hemen yere değen bir masa, yüksek bacaklı oturma yerleri, sert ve aşınmaktan

parlamış deriyle kaplı birkaç sandalye ve yukarıya, duvara asılmış yeşile boyalı,

küçük bir dolaptan ibaretti. Odada başka hiçbir şey yoktu.

Erik Grubbe burada, karanlıkta otururken alışveriş görevlisi kadın Ane

Jenstochter bir elinde ışık, öbür elinde henüz sağılmış süt dolu bir bardakla

içeri girdi. Sütü Erik Grubbe'nin, ışığı da kendi önüne koydu. Ama bırakmıyor,

birçok yüzük ve büyük taşla parlayan kızarmış elleriyle şamdanı çevirip

duruyordu.

Otururken "Ah, öyle! Öyle!" diye söylendi. Erik Grubbe "Ne var, ne yok?" diye

sorarak kadının yüzüne baktı.

Kadın "Tabii" diye yanıt verdi. "İnsan geberinceye, aklını yitirinceye kadar

çalışırsa iç çekmeye hak kazanır."

"Şimdi işlerin yoğun olduğu zaman. Kışın sıcakta oturmak isteyenler, yazın

terlemek zorundadır."

"Evet, doğru söylüyorsunuz. Ama her şeyin bir sınırı var. Sözgelimi, eğer

arabanın tekerlekleri hendeğe batar da terbiyeler koparsa, kral da yoluna

gidemez. Her iş benim üstüme yığıldı. Hizmetçiler hiçbir işe yaramıyor.

Konuştukları aşk gevezelikleri, köy dedikoduları. Evet bunları iyi biliyorlar.

Fakat bir iş yaptıkları zaman da tersini yapıyorlar. Buna karşın işlerin

görülmesi, hem de esaslı görülmesi gerek. Ama buna inanan biri varsa, o da

yalnızca benim. Wulborg hasta, Stine ile Buel miskinleri de sözümona yoruluyor,

terliyor, ama yerlerinden kımıldadıkları da yok. Siz kendisiyle konuşsanız, Marie

bana biraz yardım edebilir, ama onun da ne şuna ne buna, hiçbir işe el

sürmemesini istiyorsunuz."

"Hadi, hadi! Böyle soluğun kesilinceye, dilin kopuncaya kadar gevezelik edip

durma! Benden değil, kendinden yakın. Marie'ye karşı sabırlı ve dostça davranarak

ona işleri gösterseydin, şimdi o da sana yardımcı olurdu. Ancak sabırsız

davrandın, sert davrandın, o da inatlaştı. Nerdeyse birbirinizi paralayacaksınız.

Bu durum sona erdiği için daha çok teşekkür etmek gerek."

"Evet öyle. Siz yalnızca Marie'yi koruyun. Çünkü ona en yakın olan sizsiniz. Ama

siz kendi düşüncenizi savunduğunuz gibi ben de kendiminkini savunacağım. Bana

darılsanız da, darılmasanız da bilmeniz gereken bir şey var, o da Marie'nin

yaşamda kendi zararına olacak kadar burnubüyük olduğu. Bu kusuru zamanla

silinebilir, buna karşın kötü bir kız. Küçük Ane'ye asla rahat huzur vermiyor,

asla! Bütün gün, akşama kadar onu dövüyor, paralıyor, azarlıyor. Zavallı çocuk

dünyaya geldiğine bin pişman olmalı. Ben de öyle, ben de dünyaya geldiğime

pişmanım. Durum o kadar kötü. Tanrı bize acısın. Siz çocuklarınızın ikisine de

aynı davranmıyorsunuz. Ama bunun nedeni anlaşılıyor. Çok iyi yapıyorsunuz. Çünkü

babaların işlediği günahları, üçüncü, hatta dördüncü kuşağa kadar çocukların

çekmesi gerek; anaların günahı da aynı biçimde. Ve küçük Ane'nin piç olduğunu da

unutmamak gerek. Evet, bunu açıkça yüzüne karşı söylüyorum. Ane Tanrı'nın ve

insanların gözünde bir piçtir; yalnızca bir piç. Ama sizin, onun babası olarak

bunu unutmanız gerekirdi. Evet unutmanız gerekirdi. İki yıl önce Saint Michel

yortularında yaptığınız gibi beni dövseniz bile bunu yine sizin yüzünüze karşı

söyleyeceğim. Unutmanız gerek, unutmanız! Yaptığınız iğrençtir! Çünkü kendi

çocuğunuza bir günahın ürünü olduğunu duyumsatıyorsunuz. Gerek siz gerek Marie,

Ane'ye ve bana bunu duyumsatıyorsunuz. Evet beni dövseniz bile söyleyeceğim,

Ane'ye bunu duyumsatıyorsunuz..."

Erik Grubbe yerinden sıçradı, ayağını bütün gücüyle yere vurdu.

"Seni asmalı, işkence etmeli sana! Sen aklını mı kaçırdın, kadın? Sarhoşsun sen,

defol karşımdan! Yatağına yat uyu da sarhoşluğun, öfken geçsin. Seni patakladığım

zaman bunu hak etmiştin, deli karı seni! Hayır, başka tek sözcük istemem!

Marie'nin gitmesi, yarın sabah bu evden çıkması gerek! Ben barış zamanında evimde

barış isterim!"

Ane'nin yüksek sesle hıçkırdığı duyuluyordu.

"Tanrım, ah Tanrım, sonunda bu da mı olacaktı? Beni sarhoşlukla suçlamak! Ne ayıp

şey! Birbirimizi tanıdığımız günden beri ve daha önceki zamanlarda, benim dumanlı

kafayla mutfakta bir kerecik olsun dolaştığım görülmüş şey midir? Saçma sapan

gevezelik ettiğimi işittiniz mi? Beni nerede sarhoş yatarken gördünüz? Bunun

ödülü de bu işte. Yatmalıymışım da sarhoşluğum geçsinmiş. Yatsam da keşke bir

daha kalkmasam! Beni aşağılıyor, benimle alay ediyorsunuz! Tanrı verse de

önünüzde geberip yere yuvarlansam!"

Köpekler avluda havlamaya başladılar ve pencerenin altında nal sesleri işitildi.

Ane çarçabuk gözlerini kuruladı. Erik Grubbe de pencereyi açarak kimin geldiğini

sordu. Uşaklardan biri:

"Vorsing'den bir atlı", diye yanıtladı.

"Atını al, adamı da içeriye getir. "

Erik Grubbe bunu söyledikten sonra pencereyi kapadı.

Ane sandalyede toparlandı. Elleriyle de ıslak yanaklarının kırmızılığı görünmesin

diye, yüzünü gölgeliyordu.

Biraz sonra içeriye giren haberci Odden, Vorsing'deki kilise vakıfları memuru

Christian Skeel'in selamını iletti. Skeel'e bugün bir haber gelmiş, buna göre bir

hazirandan bu yana savaş başlamış ve kendisi de türlü nedenlerden ötürü Tarhus'a,

oradan da olasılıkla Kopenhag'a yolculuk etmek zorunda kalmış. Onun için Erik

Grubbe'nin bu durum ve koşullara göre kendisiyle birlikte gelip gelemeyeceğini

soruyormuş.

Aarhus'ta birkaç kişiyle olan işlerini herhalde bitirebilirmiş. Kopenhag'a

gelince, vakıf memuru, Erik Grubbe'nin orada gereğinden çok işi olduğunu

biliyormuş ve öğleden sonra saat dörde doğru kesinlikle Tjele'de bulunacakmış.

Bunun üzerine Erik Grubbe yolculuğa hazır olduğunu bildirdi ve haberci aldığı bu

bilgiyle atına atlayarak geldiği yere yollandı.

Erik Grubbe de kendisi yolculuktayken yapılacak işler hakkında Ane ile uzun süre

konuştu. Ayrıca Marie'nin de kendisiyle birlikte Kopenhag'a gitmesi ve orada bir

ya da        iki yıl yengesi Rigitze'nin yanında kalması kararlaştırıldı.

Erik Grubbe'nin az sonra yolculuğa çıkmak üzere olması, her ikisini de

yatıştırmıştı. Ama söz, Marie'nin ölen annesinden kalan mücevher ve giysilerinden

hangilerini birlikte götürmesi gerektiği konusuna gelince, az önce başlayan kavga

neredeyse yeniden alevlenecekti. Ama bu sorunu da tatlılıkla çözdüler ve Ane,

ertesi gün, geç vakitlere kadar çalışmak gerekebileceği için, erkenden yatmaya

gitti.

Aradan çok geçmeden köpekler yine yabancıların geldiğini haber verdiler. Ancak bu

kez gelen, Tjele ve Vinge topluluğunun rahibi Bay Jens Jensen Palu'dan başkası

değildi.

Rahip "hepinize birden tünaydın" diyerek odaya girdi. Geniş omuzlu, kalın

kemikli, kol ve bacakları uzun, başı önce eğik bir adamdı. Sırtı yuvarlak,

saçları karga yuvası gibi sık, karışık ve kurşuni benekliydi. Yüzünün rengi de,

dikkati çekecek derecede duru soluk pembeydi; yüzünün her yerinde bir örnek ve

yoğun olan bu renk, kaba ve girintili çıkıntılı yüz çizgileriyle, karışık

kaşlarına uygun düşmüyordu.

Erik Grubbe rahibe yer göstererek oturmasını rica etti ve ot biçme işinin nasıl

gittiğini sordu. Konuşma, epeyce bir süre mevsimin en önemli tarla işleri

çevresinde dönüp dolaştıktan sonra geçen yılın ürününün kötülüğüne gelip

takılarak bir iç çekmeyle bitti.

Rahip göz ucuyla Erik Grubbe'nin önündeki toprak kadehi süzdükten sonra şöyle

konuştu:

"Zatıaliniz içki konusunda her zaman ölçülü davranır ve doğal içeceklerden

başkasını kullanmazsınız. Doğrusu, en sağlıklı olanı da budur. Taze, henüz

sağılmış süt, tanrıların bize sunduğu kutsal bir armağandır. Evet, evet, gerek

mideleri bozuk olanlar, gerekse göğüsleri zayıf olanlar için..."

"Öyle, öyle. Sağılmış olsun, fıçıdan çekilmiş olsun, bütün Tanrı armağanları

iyidir. Şimdi size geçende Viborg'dan getirttiğimiz halis tatlı siyah biradan

ikram edeceğim. Gümrüğün mührünü çözemedim ama, hem iyi, hem de Alman malı."

İçeriye topraktan bira bardakları ve abanozdan yapılmış, gümüş halkalarla süslü

bir güğüm getirildi. Arkasından birbirlerinin onuruna içmeye başladılar. Rahip,

incelik ve coşkudan titreyen sesiyle: "Heydenkamper! Halis, en iyi türünden

Heydenkamper!" diye bağırdı, durumundan hoşnut bir biçimde sandalyesine

yaslanırken neredeyse gözleri yaşaracaktı.

Erik Grubbe gülümseyip "Bay Jens! Siz bu işin uzmanısınız" diyerek bu sözü

onayladı. Rahip dalgın dalgın:

"Haydi canım, ben nasıl bu işin uzmanı olurum? Gerçi bir parça deneyimimiz var

ama, biz yine de hiçbir şey bilmeyiz" diye mırıldandı ve sesini yükselterek

sürdürdü: "Bundan başka, acaba Heydenkamper birası hakkında duyduğum bazı şeyler

doğru mudur diye düşünüyorum. Bunu bana, bir zamanlar Junkerlerden Jürgen'le

yolculuk ederken bir bira ustası Hannover'de anlatmıştı. Dediğine göre, üretim

her zaman bir cuma gecesi başlarmış; ama henüz kimse bir şeye el sürmeden, usta,

fabrikanın yönetim kurulunun önüne gider, ellerini büyük terazinin üstüne koyarak

yüreğinde kötülük ve kin duyguları taşımadığına dair ateş, kan ve su üzerine ant

içermiş. Çünkü böyle duygular beslenmesi, biraya zarar verirmiş. Yine onun

anlattığına göre cumartesi sabahı kilise çanları çalmaya başlayınca, bütün

kapıları, pencereleri ve çatı deliklerini açar, böylece çan seslerinin birayı

etkilemesini sağlarlarmış. Fakat en önemlisi, bira mayalanmaya bırakılınca

yapılanlarmış. O zaman usta görkemli bir çekmeceyle kendisi gelir, çekmeceden

çıkardığı ve üzerinde özel işaretler bulunan altın yüzük, zincir ve mücevherleri

biranın içine bırakırmış. Böylece bu gibi değerli mücevherlerin, doğanın onlara

verdiği gizli güçleri biraya da geçirebilecekleri düşünülebilir."

Erik Grubbe "Öyle" diye yanıt verdi. "Bunları öğrenmek pek iyi bir şey değil. Ama

ben kendi adıma, biraya koydukları bu şeylerden çok Braunschweig şerbetçiotuyla

öteki baharlı otların etkisine inanırım."

Rahip başını sallayarak "Hımmm" dedi. Bunu ileri süremeyiz. Doğada gizli kalmış

çok şey vardır. Canlı ya da cansız her şey kendi tansığını içinde saklar. Bunu

aramak için sabır, bulmak içinde gözü açık olmak gerekir. Ah, eskiden, Yüce

Tanrı'nın elini dünyadan çekmesinin üzerinden henüz çok zaman geçmediği günlerde

her şey Tanrı gücüyle öyle doluydu ki, ölümlü ölümsüz bütün iyilikler ve şifa

ondan gelirdi. Ancak günümüzün dünyası artık ne güzel, ne de yeni ve birçok

günahla da kutsallığından sıyrılmış durumda. Bu gibi güçler bugün ancak sıradışı

nedenlerle ve yalnızca belirli yer ve zamanlarda, bazı özel göksel belirtiler

görününce ortaya çıkıyor. Bunu geçenlerde, geceleyin gök kubbenin yarısında

korkunç alev parıltıları görüldüğü zaman, demirciye de söylemiştim... Bundan

başka, galiba tam ben gelirken önümden atlı bir haberci geçip buraya gelmişti,

öyle değil mi?"

"Evet, öyle oldu Bay Jens."

"Umarım, iyi haber getirmiştir?"

"Sonunda savaşın başlamış olduğunu bildirdi."

"Aman Tanrım! Herhalde doğru değildir. Ama önünde sonunda işin buraya varacağı

belliydi."

"Öyle ama, bu kadar bekledikten sonra, hiç olmazsa ürünün kaldırılmasını da

bekleseydiler!"

"Galiba, işi bu sonuca vardıranlar, Schonenliler oldu. Son savaşın acılarını hâlâ

duyuyorlar, bu kez iyi bir sonuç almak umudundalar."

"Hayır, buna neden yalnızca Schonenliler değil, Seelandlılar (1) hep savaş ister

ve hiçbir zaman kimsenin onları rahatsız etmeyeceğini bilirler. Evet, öyle.

Devlet yöneticileri toptan deli olunca serserilerle budalalara gün doğar."

"Gerçi Mareşal'in bu işe istemeyerek razı olduğu söyleniyorsa da..."

"Buna şeytan inansın! Belki bu da olabilir ama ben bir karınca yığınına sakin

olun diye vaaz etmenin de bir yarar sağlayacağını sanmam. Demek savaşa girdik?

Şimdi herkesin kendi malını, canını koruması gerek. Korunacak şeyler de az

değil."

Konuşma bundan sonra Erik Grubbe'nin yolculuğuna geldi. Uzun süre yolların

kötülüğünden söz ettiler; sonra yine Tjele'den, semirtilecek sığırlardan,

hayvanların ahırda beslenmesinden konuştular. Sonunda yine yolculuğa ve yolculuk

serüvenlerine döndüler. Bu sırada bira güğümünü de asla savsaklamadılar. Bira

adamakıllı başlarına vurmuştu. Erik Grubbe tam bu sırada Perle ile Seylan ve Doğu

Hindistan'a yaptığı yolculuğu anlatıyor; aklına yeni, neşeli anılar geldikçe,

gülmesini güçlükle bastırıyordu.

Rahip, vakit ilerledikçe ciddileşti. Sandalyenin üstünde büzülüyor, ara sıra

başını sallıyor, öfkeli öfkeli önüne bakarak konuşuyormuş gibi dudaklarını

kıpırdatıyordu. Aynı zamanda gittikçe artan bir hızla elini oynatıyordu. Sonunda

masanın üstüne vurdu, sonra da korkudan büyümüş gözlerle Erik Grubbe'ye bakarak

yerine çöktü; sonra Erik Grubbe son derece bön bir aşçı yamağını anlatmaya

daldığı bir sırada rahip ayağa kalkmayı becerdi ve boğuk, uğuldayan bir sesle

konuşmaya başladı:

"Gerçekten öyle, gerçekten", diyordu. "Ben sizin kişi olarak bir utanç ve utanç

konusu olduğunuza kendi ağzımla tanıklık ederim, kendi ağzımla! Sizin için daha

iyi olurdu, eğer sizi denize atsalardı! Gerçekten boynunuza bir değirmen taşı

geçirerek ve iki ton filizlenmiş arpayla birlikte denize atsalardı sizi! Sizin

bana iki çuval filizlenmiş arpa borcunuz var, buna bütün ciddiliğimle ve kendi

ağzımla tanıklık ediyorum. Benim olan, yeni çuvallara konmuş tam iki ton

filizlenmiş arpa... Çünkü verdikleriniz benim çuvallarım değildi. Asla, asla

değildi! Bunlar sizin eski çuvallarınızdı! Yeni olan benimkilerdi! Bunları siz

kendinize alıkoydunuz! İçlerindeki filizlenmiş arpa da bozulmuştu. Gerçekten!

Ahlak bozukluğundan kaynaklanan bu alçaklığa bakın siz! Çuvallar benimdi ve ben

bunu sizin yanınıza bırakmayacağım! Bu işte hüküm verecek olan benim, diyorum

size! Korkmuyor musunuz? Kocamış bacaklarınızın üstünde titremiyor musunuz?

Kocamış koca kütük sizi! Sizin bir Hıristiyan gibi yaşamanız gerekir! Ane

Jenstochter'le birlikte yaşamak ve bir Hıristiyan rahibinin, onun tarafından alay

konusu edilmesine yol açmak, Hıristiyanlığa yakışır mı? Siz bir, siz bir kocamış

Hıristiyan kütüğüsünüz! Evet öyle!"

Erik Grubbe, rahip konuşurken önce yüzünün bütün genişliğiyle gülümsüyor, masanın

üstünde duran elini de ona doğru dostça uzatıyordu. Daha sonra ortada görünmeyen

bir dinleyicinin göğsüne vuruyormuş gibi dirseklerini yana kaldırmaya başladı.

Sanki rahibin ne kadar iyi sarhoş olduğuna işaret etmek istiyordu. Ancak yavaş

yavaş bu söylevin anlamını bir dereceye kadar kavramış olmalı ki, yüzü birdenbire

kireç gibi oldu, güğümü yakaladığı gibi rahibe doğru fırlattı. Rahip sandalyenin

üstünde geriye doğru düştü ve yere yuvarlandı. Gerçekteyse yere korkudan

yuvarlanmış, güğüm ona çarpmadan masanın üstünde, yana devrilmişti. İçindeki bira

da masanın bütün yüzüne yayılıyor, küçük akıntılar halinde rahibin üzerine ve

yere dökülüyordu.

Şamdandaki mum dibine inmiş, alevi titriyordu; bu yüzden oda bir aydınlanıyor,

bir kararıyordu, öyle ki pencereden şafağın mavi alacakaranlığı bile

seçilebiliyordu.

Rahip hâlâ konuşmayı sürdürüyordu. Bir an geliyor, sesi derinleşerek korkutucu

bir durum alıyor, bir an sonra da ıslıklı, yalvarıcı bir biçimde sürüyordu.

"Siz altınlar, atlaslar içinde yaşarken ben yerlerde sürünüyorum! Yaralarımı

köpekler yalıyor. Siz peygamber İbrahim adına ne armağan ettiniz? Ne kurban

ettiniz? Siz Hıristiyan Paygamberi İbrahim'in kucağına sekiz şilin bir para bile

bırakmadınız! Şimdi de size adamakıllı işkence edecekler. Ama sizin için kimse

tırnağını bile kesmeyecektir!"

Bunları söylerken eliyle dökülmüş biraya vuruyor ve sonra yine sürdürüyordu:

- Ama benim bu işte ellerim temiz, iki elimi de yıkadım! Sizi de uyarmıştım! Hi..

Hi... Şimdi çuval giyecek, külde yuvarlanacaksınız! Benim yeni çuvallarımı,

malt...

Bir süre dili dönerek konuştu, ardından sızdı kaldı. Bu sırada Erik Grubbe öç

almak için bir girişimde bulundu. Bütün vücudu çırpıntılar içindeydi. Sandalyeye

arkasını verip bacaklarını uzattı. Rahibe vurduğunu umarak var gücüyle masanın

bacağını tekmeledi.

Çok geçmeden odada ses seda kesilmiş, iki yaşlı adamın horultularından ve masanın

üzerinden durmadan yere damlayan biranın çıkardığı tekdüze şıpırtıdan başka bir

ses işitilmez olmuştu.

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Rahmetli Hans Ulrik Gyldenlove'nin dul karısı Bayan Rigitze Grubbe'nin evi,

Örtergade ile Piledtrade arasında köşe başındaydı.

O zamanlar Östergade kentin oldukça seçkin semtlerinden sayılırdı. Trolle,

Schested, Rosebkrantz ve Kraglar burada otururdu. Joachim Gersdorff, Bayan

Rigitze'nin yanındaki eve yerleşmişti. Carl van Manders'in yeni yapılmış, kırmızı

evini de hep iki ya da üç yabancı elçi kiralardı. Bununla birlikte bu gibi

kibarlar, caddenin hep bir yanında otururdu. Nikolaj tarafındaki evlerse alçaktı,

bu evlere çoğunlukla esnaf, bakkal ve denizciler yerleşmişti. Bu bölümde birkaç

da otel vardı.

Eylül başlarında bir pazar günü öğle sonuydu.

Marie Grubbe, Bayan Rigitze'nin evinde, çatı penceresinin önüne oturmuş dışarıya

bakıyordu. Caddeden tek bir araba geçmiyor, hiçbir kımıltı görünmüyordu. Yalnızca

geçen kimi insanların yavaş adımlarıyla tek tük istiridye satıcısının uzayıp

giden sesleri işitiliyordu. Gün ışığı çatılar üstünde oynuyor, caddeye

dökülüyordu. Bütün gölgeler, çok keskin ve yoğun, hemen hepsi düz çizgilerle

sınırlıydı. Bütün uzaklıklar, mavi duman renginde, sıcağın oluşturduğu ince bir

sisle örtülmüştü.

Marie, komut vere vere boğuklaşmış bir sese öykünen bir sesin, arkasından

kendisine "Dikkat!" diye bağırdığını duydu.

Döndü.

Seslenen, oda hizmetçisi Lucie'ydi. Bir süre sessizce oradaki masanın üstünde

oturmuş, gerçekten çok biçimli olan bacaklarını eleştiren bakışlarıyla süzmüştü.

Sonunda bıkmış ve bağırmıştı. Şimdi de kahkahalarla gülüyor, ayaklarını tembel

tembel sallıyordu.

Marie omuzlarını silkti ve hemen hemen neşesiz bir gülümsemeyle yeniden pencereye

dönmek istedi. Ama Lucie masadan aşağı atlamış, kollarını Marie'nin vücuduna

dolayarak onu, oracıkta bulunan bir hasır iskemlenin üstüne oturmak zorunda

bırakmıştı.

"Dinleyin Bayan, olanları biliyor musunuz?" diye sordu.

"Neymiş olanlar?"

"Mektubunuzu yazmayı unuttunuz. Bir buçukta da yabancı konuklar geleceğine göre

şöyle böyle ancak dört saatiniz var. Konuklara hazırlanan yemekleri biliyor

musunuz? Salçalı çorba, dil balığı, yassı bir balık daha, salçalı tavuk

kızartması ve şaraplı Mansfeld pastası. Nefis yemekler ama, insan bunları yiyince

pek şişmanlamaz. Bundan başka bayanın en sevdiği delikanlı da geliyor."

Marie öfkeyle:

"Haydi oradan, laf bunlar!" diye yanıt verdi.

"Tanrı korusun! Benim bunu söylemem, ne nişan ne de evlenme önerisi anlamına

gelir. Ama anlayamadığım bir şey varsa, Bayan'ın artık yeğenlerine önem

vermediğidir. Oysa benim tanıdığım gençler arasında en yakışıklısı, en neşelisi

o. Ayakları ne kadar güzel. Damarlarında da kral soyunun kanı dolaşıyor. Bunu

küçücük, minimini ellerinden de anlamak mümkün. Evet, sanki oyma... Sonra

tırnakları, yarım altı şilinlik paralardan küçük, o kadar yuvarlacık, o kadar

pembe. Öyle değil mi? Hele bacakları! Gelirken sanki yaylıymış gibi yürüyor.

Ah... Sonra gözleri! Nasıl ateşli, nasıl şimşek şimşek çakıyor!"

Kollarını Marie'nin vücuduna doladı ve boynunu öyle ateşli öptü ki, kızcağız

kıpkırmızı oldu ve geri çekilerek kendini kurtardı:

Lucie yatağa yatmış, deli gibi gülüyordu. Marie:

"Bugün takındığın tavır şaşılacak bir tavır!", diye bağırdı. "Böyle sürdürürsen

aşağı iniyorum!"

"Yaptığım nedir ki, Tanrı aşkına? İnsan ayda yılda bir de neşeli olur. Dünyada

üzülecek yeterince şey var. Hele benim, fazlasıyla, dayanma gücümü aşıyor artık.

Sevgilimi askere almadılar mı? Şimdi de savaşta, her türlü kötü olasılıkla karşı

karşıya değil mi? Bunu düşünmek gerçekten çok üzücü. Ya vurulur ölürse, ya

sakatlanırsa? Tanrı benim gibi zavallı bir kıza acısın. Başıma böyle bir şey

gelirse artık bir daha kendime gelemem!"

Yüzünü yastıklara gömdü, hıçkırmaya başladı.

"Ah, hayır, hayır, hayır! Benim sevgili, çok sevgili Lorenzim! Eğer Tanrı izin

verir de sağ esen yeniden bana dönersen, sana öyle bağlı, öyle bağlı kalacağım

ki! Ah, Bayan! Gerçekten dayanılır şey değil bu!"

Marie söz ve okşayışlarıyla Lucie'yi yatıştırmaya çalışıyordu. Kız yavaş yavaş

dinginleşti. Ayağa kalkıp gözlerini sildi.


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa