|
EMİLE ZOLA ve NANA
Çok az yabancı yazar vardır ki, Zola kadar Türk okurunca tanınsın ve sevilsin. Yıllardır Zola, okurların en beğendikleri ve okumadan edemedikleri bir klasiktir.
Natüralizm (Doğalcılık) akımının en güçlü ve başarılı örneklerini roman dalında veren Zola, 2 nisan 1840'ta Paris'te doğdu. Babası İtalyan, annesi Fransız'dı. Çocukluk ve gençlik yıllarını Provence'deki Aix kasabasında geçirdi. Aix kolejinde başladığı öğrenimini, Paris'te tamamlayabildi. Koleji bitirdi, ama bakaloryayı veremedi; bu yüzden de ailesinin ısrarla istediği hukuk öğrenimini yapamadı. Uzun bir süre yoksulluk içinde yaşadı. Yoksulluk günlerinde Dock'larda, Hachette kitabevinde çalıştı. Zola'nın bu yoksulluk günlerini dile getiren yazarlar, onun nice soğuk kış günlerinde ekmeğini yağa batırarak karnını doyurduğunu, penceresine konan kuşları avlayarak açlığını giderdiğini kaydederler.
Küçük kalem denemelerinden sonra Hachet'teki işinden aynldı, artık Figaro'da ve başka dergilerde yazılar yazıyordu, Zola bu sıralarda, üslûp denemelerini olgunlaştırmış ve büyük bir eser üzerindeki çalışmalarına başlamıştı: «Rougon Macquart'lar.» Bu dizinin bir adı da, 'İkinci İmparatorluk çağında bir ailenin doğal ve sosyal tarihi 'dir. Dizinin yazılması 1871 yılından 1893 yılına kadar sürmüştü.
Evet 'Doğalcılık' akımını Flaubert kurmuştu, ama bunu doruğuna çıkaran Zola oldu.
Claude Bemard'm düşüncelerini romanlarına uygulamaya çalıştı. Tuhaf bir tutumla bilimsel iddiaları roman yoluyla ispata çalıştı. Bu bilimsel iddiaları bir yana bırakırsak, Zo-
6____________________________'_____________________________________NANA
'nın romanları, hiç kuşku yok, ikinci imparatorluk döneminin toplumsal bir panaromasım verdi.
Tanınmış romancı Dreyfus davasına karıştı, ünlü «İtham Ediyorum» adlı makalesi bütün Fransız adliye mekanizmasını tedirgin etti. Dreyfus'un, Yahudi yüzbaşının suçsuzluğuna inanıyordu, bu uğurda da yurdundan kaçmak zorunda kaldı. Yıllarca yaptığı mücadelenin zaferle bitmesi onu çok sevindirdi,
Zola 1902 yılında havagazı zehirlenmesinden öldü.
* t
saat dokuz olduğu halde Varietes tiyatrosunun salonu 'daha dolmamıştı. Balkonda ya da alt ön sıralarda, kadife koltukların arasında kaybolmuş bir kaç kişi avizenin hafif aydınlığı içinde bekliyorlardı. Kırmızı perde yarı karanlığa boğulmuştu; sahneden hiçbir gürültü duyulmuyordu; ışıkları sönmüştü, müzisyenlerin kürsüleri dağınık bir haldeydi. Yalnız paradide, gaz lâmbasının soluk ışığının etkisi ile yeşile çalan bir gökyüzünde uçuşan kadın ve çıplak çocuk resimleriyle süslü değirmi tavanın altında; sürekli bir uğultu halinde bağırışmalar, gülüşmeler duyuluyordu.
Burada, etrafı yaldız çerçeveli pencere boşluklarının altında kasketli, bereli başlar sıralanmıştı. Zaman zaman elinde biletlerle telâşlı telâşlı bir yer gösterici kadın geçiyordu. Bir aralık smokinli bir bayla bir bayanı yerlerine oturttu. Zayıf ve sırtı çökük kadın, ağır ağır etrafına bakınmaktaydı.
Salonun lüks mevki bölümünde genç iki adam belirdi. Ayakta durup salonu gözden geçirdiler.
Uzun boylu ince bıyıklı olan daha yaşlısı bağırdı:
- Sana söylemedim mi Hector, bırak da şu puromu bitireyim, diye!
Bu sırada oradan geçen bir yol gösterici kadın; ahbapça:
- O! bay Fauchery siz misiniz? Daha başlamasına yarım saat var, dedi.
Uzun yüzünden canı sıkıldığı belli olan Hector:
- Peki ama neden saat dokuzda? Oyunda rolü olan Clarisse bana bu sabah, tam sekizde başlanacağına yemin etmişti
NANA
Bir ara sustular. Başlarını yukarı kaldırıp loş locaları gözden geçirdiler. Yeşil duvar kâğıtları bu locaları büsbütün karanlık gösteriyordu. Paradinin altındaki asma kat locaları kapkaranlıktı. Balkon localarından birinde, kadife kaplı balkon kenarına ilişmiş tek bir kadın vardı. Sağda ve solda uzun sütunların arasında ön sahnenin iki tarafındaki boşlukta püsküllü saçaklar sarkıyordu. Duvarları beyaza boyalı ve yaldızlı salon, büyük kristal avizenin hafif ışığı altında ince bir toza gömülmüş gibi silikleşmişti.
Hector:
- Lucy için ön localardan birini ayırttın mı? diye sordu.
- Evet; diye öteki cevap verdi. Ama oldukça zahmetli oldu bu iş... Oh!.. Lucy'nin geç gelmesinde bir tehlike yok: ona daima yer bulunur!
Hafifçe esnerken eliyle ağzını kapadı. Bir süre sustuktan sonra :
- Şansın var senin... Daha ilk oyunu görmedin... Sansın Venüs bu yıl bir olay yaratacak. Altı aydır ondan söz ediliyor. Ah! Dostum, bir müzik ki! Ne malın gözüdür şu Bordenave! İşini bilir; exposition'a saklıyor bunu!
Hector bu sözleri can kulağıyla dinliyordu.
- Ya peki şu Sarışın Venüs'ü oynayacak olan Nana'yi tanıyornıusun sen? diye sordu.
Fauchery kollarını havaya kaldırarak :
- Bıktım be! Sabahtanberi kafamı şişirdiler bu Nana'y-la! Şimdi de sen çıktın başıma! Nereye gitsen, kiminle ko-nuşsan hep Nana, Nana! Ne bileyim ben. Paris'in bütün kızlarını tanıyabilir miyim ki! Belki yirmi kişi bana sordu bu Nana'yı. Nana, Bordenave'ın icat ettiği bir yaratık. İyi becermiş olmalı bu işi!
Sustu. Ama bu boş salon avizelerinden dökülen yan aydınlık, bir kilise havası içindeki fısıldaşmalar iyice canını sıkmıştı.
Birden:
(*) Uluslararası Paris sergisi (Çev.)
EMİLE ZOLA
- Yo, hayır! dedi. Burada insan bunalıyor. Dışarı çıkıyorum ben... Belki aşağıda Bordenave'a rastlarız. İşin iç yüzünü anlatır bize.
Aşağıdaki mermer döşeli büyük holde, bilet kontrolü yapılıyordu. Seyirciler görünmeğe başlamıştı. Açık duran üç parmaklıklı kapıdan bulvarlarda, bu güzel Nisan gecesinde, ışıklar arasında kaynaşan kalabalık görülüyordu. Araba tekerleklerinin gürültüsü birden duruyor kapılar açılıyor, sonra gürültüyle kapanıyor, tiyatronun holüne bir yığın insan doluyor.
İçeri girenler birer birer kontrol memurunun önünde durduktan sonra, dip taraftaki çift merdivenden yukarı çıkıyorlardı. Kadınlar bu merdivenlerde vücutlarına ahenkli bir sallantı vererek erkeklerini bekliyorlardı. Havagazı lâmbalarının ışığıyla yıkanan sade, empire stilinde döşenmiş bu çıplak salonda kartondan yapılmış bir kilise avlusu havası vardı. Duvarlardaki san afişlerin üstünde kocaman kara harflerle yazılmış «Nana» adı okunuyordu. Şık erkekler geçerken birden durarak bu afişleri okuyorlardı. Bazıları da, kapıların önünü kapatarak durup aralarında konuşuyorlardı; bu sırada şişko adamın biri gişenin önünde bilet almak için diretenlere kabaca çıkışıyordu.
Fauchery merdiven'den inerken:
- İşte Bordenave! dedi.
Direktör de onu görmüştü. Uzaktan:
- Doğrusu çok naziksiniz! Hani benim için bir fıkra yazacaktınız. Bu sabah Fîgaro'yu gözden geçirdim; tek satır yok!
- Canım sabırlı olun biraz, diye Fauchery cevap erdi. Kendisinden söz etmeden önce bir kere tanıyayım şu Na-na'nızı... Kaldı ki söz vermiş filân da değilim.
Sonra kısa kesmiş olmak için amcasının oğlunu tanıttı. Dediğine göre B. Hector de la Faloise adındaki bu genç, eğitimi Paris'te yeni tamamlamıştı. Direktör delikanlıya bir göz attı. Fakat, Hector onu uzun uzun, heyecanla süzüyordu. Şu güzel kadınları keşfedip sahneye çıkartan, onlara
10
NANA
karşı kaba bir gardiyan gibi davranan; bin bir reklâm şekli vadeden, bağırıp çağıran, konuşurken balgam atan, ellerini butlarına vuran, hayasız olduğu kadar bir jandarma kafası taşıyan Bordenave bu adamdı demek! Hector güzel bir iki kelime söylemesi gerektiğini düşünerek:
- Tiyatronuz... diyecek oldu.
Bordenave çok sakin bir tavırla ve açık konuşmayı seven bir adam gibi:
- Geneleviniz diyin... dedi.
Bu sözü beğenen Fauchery gülerken, sözü ağzında kalan la Faloise, fena halde bozulmuştu, ama bu şakanın zevkine varmış gibi görünmek için kendini zorluyordu. Direktör, yazılarının büyük bir etkisi olduğunu bildiği tiyatro eleştiricisi Fauchery'nin elini hararetle sıktı, La Faloise toparlanmıştı. Kendisine taşralı gözüyle bakılmasından korkuyordu.
Sözünü tamamlamak isteyerek:
- Bana Nana'nın sesinin çok güzel olduğunu söylediler; dedi.
- Onun mu! diye direktör omuz silkerek bağırdı. Pek cırlak sesi var, kulağının zarını deler insanın!
Genç adam hemen sözlerine şunu ekledi :
- Ne olursa olsun, mükemmel bir aktrismiş!
- O ha! Hantalın biri! Ayaklarını ellerini ne yapacağını bilemez sahnede.
La Faloise'ın yüzü hafifçe kızardı. Hiçbir şey anlamaz olmuştu :
- Ama ne olursa olsun bu akşam onun ilk oyununu kaçırmak istemem. Biliyorum ki tiyatronuz...
Bordenave bir şeyi çok iyi bildiğine güvenen bir adamın soğukkanlı inadıyla :
- Geneleviniz... diyin; diye sözünü kesti.
Bu sırada sükûnetini hiç bozmayan Fauchery içeriye giren kadınlara bakıyordu. Gülmek mi kızmak mı gerektiği-
EMILE ZOLA
11
l
ne karar veremeyerek şaşkın şaşkın duraklayan amcasının oğlunun yardımına gelerek :
- Bordenave'ı memnun etmek istiyorsan, tiyatrosu için onun istediğini söyle... Madem ki hoşuna gidiyor bu... Size gelince dostum; madem ki şu sizin Nana'nız ne oynayabiliyor ne de şarkı söyleyebiliyor; öyleyse sinek avlayacaksınız demektir, işte bu kadar. Kaldı ki ben de bundan korkuyordum.
Yüzü moraran direktör :
- Sinek avlamak ha! Sinek avlamak! Bir kadının iyi oynamaya ya da güzel şarkı söylemeye de ihtiyacı var mıdır ki? Ah, yavrum pek toysun... Nana'da başka şey var. Hani başka her şeyin yerini tutan bir şey. Kokusunu aldım.
Pek kuvvetli bu şey onda. Burnum iyi koku alır benim... Göreceksin, göreceksin... Hele sahnede bir görünsün, milletin ağzının suyu akacak.
Heyecandan titreyen iri ellerini havaya kaldırdı; halinden memnun, sesini alçalttı. Şimdi kendi kendine mırıldanıyordu:
- O ne ten! Ah!. Çok iş var onda; çok iş var!
Sonra Fauchery kendisinden daha çok bilgi isteyince, Nana hakkında, Hector'un canını sıkan bir açık sözlülükle ayrıntılara girişti. Nana'yı tanımıştı; ona ün kazandırmak istiyordu. Yani tam bir Venüs aradığı sırada ele geçirmişti onu. Bir kadını öyle uzun uzadıya incelemek için kendini yormaz, seyircileri ondan bir an öne yararlandırmak isterdi. Telâşında zaten büyük bir huzursuzluk vardı. Bu iri kızın gelişi burayı alt üst etmişti. İnce bir komedi artisti ve dinleyenleri kendinden geçiren bir şarkıcı olan yıldızı, Rose Mignon kendisine bir rakip geldiğini sezerek, direktörü bırakıp gideceğini söylüyordu. Ya o afiş için kopan gürültü, kıyamet! Nihayet iki aktrisin adlarının aynı büyüklükte harflerle yazılmasına karar verildi. Böylece başını ağrıtmalarını önlemiş oluyordu. Kendi deyimiyle şu kadıncıklardan biri, Simonne ya da Clarisse su koyuverirlerse, kıçlarına
12
NANA
yerleştirecekti tekmeyi. Başka türlü yaşanamazdı ki. Mallarının kaç para ettiğini bilirdi, o.
Birden durarak:
- Hele bak! dedi. Görüyor musunuz şu Mignon'la Ste-iner'i. Hiç ayrılmazlar birbirlerinden. Biliyorsunuz ki Stei-ner Rose'u da ele geçirdi üstelik; bunun için kocası, tüymesin diye peşinden ayrılmıyor hiç.
Tiyatronun cephesinde havagazı feneri kaldırımı aydınlatıyordu. Bu aydınlığın içinde, çiğ yeşil iki küçük ağaç seçilmekteydi; ışıkta hem beyaz görünen bir sütunun üstündeki afişteki yazılar gündüzmüş gibi ta uzaktan okunabiliyordu. Daha ötede caddelerin zifiri karanlığı üzerinde yer yer ışıktan noktalar parlıyor ve bu caddelerde durmadan bir insan seli akıp gidiyordu. Bir çokları içeri girmeyerek tiyatronun önünde durup çene çalıyor, kimisi de purosunu çekiştiyor-du. Tiyatronun cephesindeki fenerden dökülen ışığın altında yüzleri soluklaşan bu insanların kısa ve kara gölgeleri asfaltın üstünde koyu bir leke gibi yayılıyordu.
İri yarı neşeli bir adamdı Mignon. Dört köşe kafasıyla sirklerde herkül rolüne çıkan bir oyuncuyu andırıyordu. Şimdi ufak tefek, hafifçe göbekli, kır değirmi sakallı bir tip olan banker Steiner'in koluna girmiş, kalabalık arasından yol açmaya çalışıyordu.
Bordenave, bankere :
- Dün onu benim büromda görmüştünüz değil mi? diye sordu.
- A! O kadın mıydı, diye Steiner bağırdı. Ben de zaten onun olabileceğini düşünmüştüm. Yalnız ben girerken o çıkıyordu. Pek az görebildim.
Mignon, gözünü yere dikmiş, sinirli sinirli parmağında-ki pırlanta yüzüğünü çevirerek dinliyordu. Nana'nın söz konusu edildiğini anlamıştı. Sonra, Bordenave'ın, yeni yıldızını ballandıra ballandıra anlatması karşısında bankerin gözlerinin patladığını görünce, lâfa karıştı:
EMİLE ZOLA
13
- Bırak allahaşkına dostum; şu orospuyu! Seyirciler lâyık olduğu tepkiyi gösterecekler ona... Steiner, yavrum, biliyorsun ki karım locasında bekliyor sizi..
Adamın koluna girip götürmek istedi. Ama Steiner Bordenave'dan ayrılmak istemiyordu. Önlerinde, kuyruk olan bir sürü insan biletlerini kontrol ettirmek için sıra bekliyordu. Kalabalığın içinden Nana adının iki hecesi tatlı bir ahenkle dalgalanıyordu. Afişlerin önünde duran erkekler yüksek sesle heceliyorlardı bu adı. Bir soru halinde söyleyip geçenler de vardı. Kadınlar da, kaygılı ama gülümseyerek, yavaş sesle «Nana» diyorlardı. Biraz da hayret etmiş gibiydiler. Tanıyan yoktu bu Nana'yı? Nereden çıkmıştı böyle birdenbire? Şimdi onun adı etrafında fıkralar anlatılıyor, kulaktan kulağa Nana ile ilgili eğlenceli şeyler fısıldanıyordu. Kulakları okşayan bir addı Nana. Gittikçe artan bir sıcaklıkla dudaktan dudağa dolaşıyordu. Sadece adının duyulması kalabalığı keyiflendiriyor, çocuklaştırıyordu. Bir merak nöbeti sarmıştı herkesi. Şu Parislilerin bazen çılgınlık derecesine varan merakı, Nana'yı bir an önce görmek istiyorlardı. Bir bayanın eteği yırtıldı, bir bay şapkasını kaybetti.
Etrafını çeviren yirmi kadar seyircinin sorularından bunalan Bordenave :
- Ah! Çok, sıkıştırıyorsunuz beni! diye bağırdı. Az sonra göreceksiniz kendisini... Kaçıyorum; bana ihtiyaçları var.
Müşterilerinin merakını alevlendirdiği için pek sevinçliydi. Oradan çekilip gitti. Mignon omuz silkerek, Steiner'e Rose'un ilk perdedeki elbisesini göstermek için kendisini beklediğini bir kere daha hatırlattı.
La Faloise, Fauchery'ye :
- Bak, Lucy şurada dedi. Arabadan iniyor.
Gerçekten de Lucy Stewart'tı. Ufak tefek, çirkin kırklık bir kadındı bu. Uzun boylu, zayıf yüzlüydü. Ama kalın dudakları öylesine renkli, öylesine güzeldi ki büyük bir çekicilik veriyordu bu kadına. Yanında Caroline Héquet ile an-
14
NANA
nesi de vardı. Güzel ama soğuk bir kadındı bu Caroline. Annesi ağır, kibar görünüşlüydü. Lucy, Fauchery'ye:
- Bizimle geliyorsun değil mi, sana bir yer ayırttım, dedi.
- Yo, hiç niyetim yok, bir şey göremem oradan. Salonda oturmayı isterim, diye adam cevap verdi.
Lucy içerledi. Kendisiyle beraber görünmek istemiyor muydu yoksa? Sonra birden sakinleşerek başka konuya geçti:
- Neden Nana'yı tanıdığını söylemedin bana?
- Nana'yı mı? Onu hiç görmüş değilim ki.
- Sahi mi? Ama bu kadınla yattığını söylediler bana. Bu sırada karşılarına dikilen Mignon parmağını ağzına
götürerek susmalarını işaret ediyordu. Sonra, Lucy'nin bir sorusu üzerine oradan geçen bir genci göstererek:
- Nana'nın âşığı! diye mırıldandı.
Hep dönüp ona baktılar. Yakışıklı bir gençti. Fauchery tanımıştı onu: Daguenet adındaki bu delikanlı kadınlara üç-yüzbin frangını yedirdikten sonra, şimdi Borsada ufak tefek işler çevirerek arada sırada sevgililerine para kazanabiliyordu. Lucy Daguenet'nin gözlerini pek güzel bulmuştu.
- Ah! İşte Blanche da geliyor; diye bağırdı. Nana ile yattığını o söylemişti bana.
Sarışın, şişmanca, sevimli bir kızdı bu Blanche de Sivry, yanında, zayıf yapılı, çok iyi giyinmiş, çok kibar bir adam vardı.
Fauchery, La Faloise'a dönerek:
- Kont Xavier de Vandeuvres; diye fısıldadı.
Kont gazetecinin elini sıktı. Bu sırada Blanche ile Lucy hararetli bir tartışmaya dalmışlardı. Birininki mavi, öteki-ninki pembe farbalarıyla uzun etekleri yolu kapatmışlardı. Konuşmalarında sık sık Nana'nın adı geçiyordu. Bunu öyle acı bir ifade ile söylüyorlardı ki herkes onları dinliyordu.
EMİLE ZOLA
15
Kont de Vandeuvres Blanche'ı oradan uzaklaştırdı. Şimdi, Nana'nın adı gittikçe yüksek perdeden geniş holün dört köşesinde yükseliyor, bekleyenlerin onu görmek için duydukları sabırsızlığı bir kat daha arttırıyordu. Ne diye başlanmıyordu hâlâ? Erkekler sık sık saatlerine bakıyorlardı; geç kalanlar, daha durmadan arabalarından atlıyor. Öbek öbek insanlar kaldırımlardan koşarcasına tiyatroya dalıyor, sokakta gezinenler, aydınlık alandan ağır ağır geçerken kafalarını uzatıp tiyatronun içine bakıyorlardı. Islık çalarak gelen bir oğlan, tiyatronun kapısındaki afişin önünde durdu; sonra, bir sarhoş gibi nara atarak: «Vay anam! Nana!» diye bağırdı. Kalçalarını oynatıp pabuçlarını sürüyerek uzaklaştı. Oradakiler gülüştüler. Kerli ferli baylar: «Vay Anam! Nana!» diye mırddanmışlardı. Herkes birbirini çiğniyordu. Bilet kontrolü sırasında kavga çıktı; Nana diyen, Nana'yı isteyenlerin sesleri birbirine karışarak gittikçe artan bir uğultu halini almıştı. Bu uğultu kalabalıkları saran bir şehvet duygusunun ifadesi gibi yayılıp genişlemekteydi.
Şimdi, perde arası çıngırağın sesi bu gürültüyü bastırmıştı. Bir mırıltı bulvara kadar taştı : «Çıngırak çalındı! Çıngırak çalındı!» Dışarıdakiler salona girmek için itişip kakışmaya başlamışlardı. Bir kaç memur biletleri kontrol ediyordu. Mignon, kaygılı bir tavırla, Rose'un elbisesini görmeğe gitmeyen Steiner'i nihayet yeniden yakalayabildi, ilk çıngırak sesinde la Faloise, perdenin açılışını kaçırmamak için, kalabalığı yararak Fauchery'yi de sürükledi. Seyircilerin bu telâşı Lucy Stewart'ı sinirlendirmişti. Hele bakın şu kaba adamlara, nasıl da itiyorlar kadınları! Caroline, Heq-met ve annesiyle en sona kaldı. Hol boşalmıştı: ta ötede bulvar, yine kendi uğultusuna daldı.
Lucy merdivenden çıkarken :
- Bunların oyunları da hep böyle acayiptir; diye söyleniyordu.
Fauchery ile la Faloise, yerlerine yerleştikten sonra etrafı gözden geçirmeğe başladılar. Şimdi salonda ışıklar saçılmaya başlamıştı.
16
NANA
Büyük kristal avizeden dökülen sarı, pembe ışıklar bir aydınlık sağnağına boğuyordu salonu. Nar çiçeği rengindeki koltukların kadifelerinde parlak hareler belirirken, kenarların yaldızlan göz alıcı bir parıltıyla parlıyor, tavanın çiğ renkli yağlı boya resimlen hafif yeşilimtırak bir buğuya bürünmüştü. Birden sahne ışıkları perdeyi alev alev tutuşturdu. Bir masal sarayının zenginliğini hatırlatan bu erguvan renkli ağır kumaş, çerçevesinin çatlakları ve yaldızların altından alçı sırıtan fakirliği ile tam bir kıtlık meydana getirmekteydi. Sehpalarının başına geçen müzisyenler sazlarını akort etmeye başlamışlardı. Şimdi hafif flüt titreşimleri, boruların boğuk solukları, kemanların kıvrak sesleri salonun gittikçe artan uğultusuna karışıyordu. Bütün seyirciler durmadan koşuyor, itişip kakışarak koltuklarına hücum ederek yerleşmeğe çalışıyorlardı. Uzun koridorlardan ve kapılardan içeri dolan kalabalığın ardı arkası kesilmiyordu bir türlü. Kadın elbiselerinin hışırtısı arasında bu bir kıyafet ve tuvalet defilesiydi. Koltuk sıraları yavaş yavaş doluyordu. Bütün bu renk renk kıyafetler arasında ya parlak bir kumaş, ya da eğilen bir kadın başını süsleyen mücevherler göz alıyordu. İpek beyazlığında bir kadın omuzu seçiliyordu bir locanın kenarından. Kımıldanmadan oturan bir kaç kadın da yelpazelerini sallayarak salona dalan kalabalığı seyrediyordu. Salonun ön tarafında, ayakta duran yeleklerinin önü açık yakalarına birer sardunya takmış bir kaç genç, eldivenli ellerinin parmaklarının ucuyla tuttukları dürbünleriy-le etrafı gözden geçirmekteydiler.
Bu sırada Fauchery ile la Faloise tanıdık yüzleri görebilmek için etraflarına bakmıyorlardı. Mignon ile Steiner alt kat localarından birinde, ellerini kenarlığı örten kadifeye dayayarak oturmuşlardı. Blanche de Sivry, sahnenin hemen önünde tek başına oturmuş, gibi görünüyordu. La Faloise, kendininkinden iki sıra öndeki bir koltukta oturan Da-guenet'den gözünü ayırmıyordu. Onun yanında oturan onye-di yaşlarında kadar canlı bir delikanlı gözlerini kocaman açmış hayretle etrafını süzüyor gibiydi. Fauchery ona bakarken gülümsedi.
EMİLE ZOLA
17
La Faloise birdenbire:
- Kim bu kadın? Hani şu yanında mavili bir genç oturuyor? diye sordu.
Vücudunu korsesinin içine sıkıştırmış şişman bir kadındı bu. Vaktiyle sarışın olan saçları şimdi beyazlaşmış. 'Yuvarlak yüzü allıkla kıpkırmızı kesilmişti.
Fauchery sadece :
- Gaga; diye cevap verdi.
Bu adın, amcasının oğlunu hayrete düşürdüğünü görerek :
- Tanımıyor musun Gaga'yı?... Louis Philipp'in Kral olduğu ilk yıllarda pek sevilen bir kadındı. Şimdi nereye gitse kızını da yanında götürüyor.
La Faloise genç kıza bakmadı bile. Gaga'nın manzarası kendisini heyecanlandırmıştı, gözünü ayırmıyordu kadından. Hâlâ çok iyi buluyordu onu ama bunu açığa vurmaya cesaret edememişti.
Bu sırada orkestra şefi çubuğunu kaldırmış, müzisyenler uvertüre başlamışlardı. Hâlâ akın akın içeri girenler vardı. Kımıldanmalar, gürültüler gittikçe artıyordu, ilk temsillerin bu her zamanki seyircileri arasında bir köşede buluşan bildikleri vardı; bunlar gülüşerek konuşuyorlardı aralarında. Buranın gediklisi olan bazı erkekler, şapkalarını çıkartmadan selâmlaşıyorlardı. Paris'in bütün edebiyatçıları, bankerleri, zevk ve eğlence düşkünleri buradaydı. Bir çok gazeteci, bir kaç yazar, Borsa simsarları göze çarpıyordu. Namuslu kadınlardan çok, yoldan çıkmış kızlar vardı. Karmakarışık bir kalabalıktı bu. Her düşüncede, boğazına kadar sefahate batmış insanların bir koleksiyonu. Aynı yorgunluk, aynı zevk düşkünlüğü okunuyordu bütün yüzlerde. Durmadan sorular soran amcasının oğluna, Fauchery, gazetecilerin, derneklerin locasını gösteriyor, tiyatro eleştiricilerinin adını söylüyordu. Bunlar arasında sıska, kupkuru ince dudaklı biriyle, bir de çocuksu yüzlü şişko bir tip vardı. Kolunu ahbahça yanındaki gencin omuzuna atmış babaca, şefkatli bakışlarla süzüyordu onu.
18
NANA
Fauchery, la Faloise'in karşı taraftaki localardan birinde oturanları selâmladığını görerek durdu. Şaşmış gibi bir hah' vardı:
- Ne! Kont Muffat de Beuville'i tanıyorsun demek? Diye sordu.
Hector :
- O! Çoktandır tanırım; diye cevap verdi. Muffat'ların bizim şatonun yanında bir şatoları var. Sık sık giderim onlara... Kont, karısı ve kaynatası Marki de Chouard'la birlikte oturur.
Artık amcasının oğlunun hayreti karşısında büsbütün böbürlenerek ayrıntılara girişti: marki danıştay üyesiydi; Kont imparatoriçenin yaverliğine atanmıştı.
Fauchery dürbününü doğrultarak kontese baktı. Siyah saçlı, beyaz tenli tombulca, güzel kara gözlü bir kadın.
- Bir perde arasında beni tanıtırsın onlara; dedi. Kontla bir kere karşılaşmıştım. Karnaval eğlencelerinde onlarda bulunmak isterim.
Üst paradiden sert sus sesleri geldi. Uvertür başlamıştı, hâlâ içeri girenler vardı. Gecikenler, seyircileri yerlerinden kalkmak zorunda bırakıyor, loca kapıları çarpılıyor, koridorlardan kavga edenlerin sesleri duyuluyordu. Konuşmalar da, tıpkı, gün batarken duyulan serçelerin ötüşmeleri gibi bir türlü bitmiyordu. Bir gürültü, bir karışıklıktır, gidiyor, kollar, başlar sallanıyor; seyircilerin kimi rahatça koltuklarına yerleşmeye çalışırken, kimi de salona son bir defa göz gezdirebılmek için ayakta durmakta direniyor. Salonun ta karanlık köşelerinden : «Oturun! Oturun!» diye bağıranların sesleri duyuluyordu. Bütün salonda bir ürperti dolaştı şu adı Paris'te bir haftadır çalkalanan Nana'yı nihayet görebileceklerdi.
Arada bir kalın bir sesle canlanan konuşmalar da hafiflemeğe başlamıştı. Gittikçe sönükleşen bu konuşmalar ve yavaş yavaş duyulmaz olan iç çekişleri arasında orkestra çapkınca kıvrak ahenkli bir valse başlamıştı. Seyirciler pek hoşlanmışlardı bu oynak havadan, gülümseyerek dinli-
EMILE ZOLA
19
L
yorlardı. Ama birden ilk sıralardan bir alkış sesi yükseldi; perde açılıyordu.
Hiç durmadan konuşan la Faloise :
- Bak! Lucy'nin yanında bir adam var; dedi.
Sağdaki sahneye yakın balkona bakıyordu. Lucy ile Ca-roline ön tarafta oturuyorlardı. Dip taraftan, Caroline'in annesinin asil profili ve güzel, san saçlı, tertemiz giyinmiş bir gencin yüzü seçiliyordu.
La Faloise:
- Bak, biri var orada diye tekrarladı.
Fauchery dürbününü sahnenin ön tarafına doğrulttu. Ama bakmasıyla başını çevirmesi bir oldu.
- Oh! Labordette'miş, diye mırıldandı. Sanki bu genç adamın orada bulunuşu çok tabii ve önemsiz bir şeymiş gibi mırıldanarak söylemişti bunu.
Arkalarından «Sus!» diye bağırdılar. Çenelerini tutmak zorunda kalmışlardı. Şimdi bütün salona bir hareketsizlik çökmüştü. Salonun ta ön sıralarından ta üst paradiye kadar yüzlerce baş, dikkat kesilmiş, dimdik duruyordu. Şansım Venüs piyesinin birinci perdesi Olempia'da geçiyordu. Kartondan bir Olempia'ydı bu. Kulis tarafında bulutlar görünüyordu. Sağda da Jüpiterin tahtı vardı. Önce İrisle Ga-nimed, perilerin de yardımıyla, tanrıların toplantısı için oturacak yerler hazırlıyor, bir yandan da koro halinde bir şarkı söylüyorlardı. Yeniden, parayla tutulmuş alkışçıların bravo diye bağırdıkları duyuldu. Seyirciler, biraz yadırgayarak, ses çıkarmadan beklediler. Bu sırada la Faloise, İris rolünü oynayan Clarisse Besnus'yü alkışlamıştı. Bordenave'ın avucundaki kadınlardan biri olan bu aktris sahnede hafif mavi bir elbiseyle görünmüştü; omuzundan da yedi renkli büyük bir eşarp sarkıyordu.
Fauchery, herkesin duyabileceği bir sesle:
- Bunu vücuduna sarabilmek için gömleğini sıyırması gerekiyordu. Denedik sabahleyin... Kollarının altından ve sırtından gömleği görünüyor; dedi.
20
NANA
Bu sırada salon hafifçe dalgalandı. Rose Mignon görünmüştü. Diana rolündeydi. Rolün gerektirdiği boydan ve yüzden yoksun, kara kuru, Parisli bir oğlan çocuğu gibi sevimli bir kadındı; oyunda temsil ettiği kişiyi gülünçlendirmek için bu rol kendisine verilmiş gibi, seyirciler bundan pek hoşlan-mışlardı. Sahneye girerken, söylediği arya, o Mars'ın Venüs uğruna kendisini yüzüstü bıraktığı için söylediği can sıkıcı sözleri ölçülü bir tonla söylemekle birlikte, üstü kapalı çapkınca cümlelerle dinleyicileri ateşlendirmişti. Dirsek dirseğe oturan kocasıyla Steiner keyifli keyifli gülüyorlardı. Birden bütün salon alkışla çınladı. Sahneye, o çok sevilen aktör Prulliere girmişti. Bir karnaval Mars'ı kıyafetine bürünen oyuncunun başında kocaman bir tüy sallanıyordu, elinde de omuzuna kadar gelen bir kılıç vardı. Diana'dan bıkmıştı artık. Bunun üzerine Diana önü göz altında tutmaya ve öcalmaya yemin eder. Karşılıklı söyledikleri şarkılar çok eğlenceli bir tirol havasıyla sona erer. Prulliere, çok komik, azgın bir erkek kedi sesiyle bu şarkıyı bitirir. Halkın tuttuğu bir jön prömiyenin eğlenceli hafifliği ile gözlerini devirerek öyle bir oynayışı vardı ki, localardaki kadınların kahkahalarıyla bütün salon çınlamıştı birden.
Sonra, seyirciler, soğuk bir sessizliğe gömüldüler. Öteki sahneler can sıkıcı gelmişti. Yalnız, ihtiyar Rose, halkı biraz güldürebildi: başına kocaman bir taç geçirerek Jüpiter rolünde göründü. Karısı Junon'la, aşçıları yüzünden bir kavgaya tutuşmuşlardı. Neptün, Minerva, Plüton ve öteki tanrıların geçişi az kalsın bütün oyunu berbat edecekti. Seyirciler sabırsızlanmaya başlamışlardı; ağır ağır kaygı verici bir mırıltı yükseliyordu; bir çok kimse oyunla ilgilenmeyerek salonu gözden geçirmeye başlamıştı. Lucy ile Labordet-te gülüşüyorlardı; Kont de Vandeuvres başını Blanche'in dolgun omuzunun üstünden uzatmıştı. Fauchery ise göz ucuyla Muffat'ları süzmekteydi. Kont, bir şey anlamamış gibi pek ciddi bir tavırla oturuyordu; kontes gözleri bir noktaya takılmış, dalgın dalgın gülümsüyordu. İşte tam bu sıkıcı hava içinde, kiralık şakşakçıların alkışları, bir yaylım ateş düzgünlüğü ile çınlamaya başladı. Bütün başlar sahneye
EMİLE ZOLA
21
çevrildi. Nihayet Nana görünmüş müydü? Bu Nana da pek naza çekmişti kendini!
Şimdi sahneye Ganimed'le İris'in kılavuzluğunda, insan oğullarından kurulu bir temsilci heyet giriyordu. Bunlar saygı değer burjuvalar, karılarının aldattığı kocalardı ve tanrıların tanrısına Venüs'ten yakınmaya gelmişlerdi: karılarını azdırıp çok kızgınlaştırdığı için. Bu sırada koro ağlamaklı ve safça bir ahenkle bir havaya başladı. Aradaki itiraflarla dolu sözler seyircileri pek eğlendirmişti. Bir cümle bütün salonda ağızdan ağıza dolaşıyordu: «Boynuzlular korosu, boynuzlular korosu.» Bu cümle pek tutunmuştu; seyirciler «bıs» diye bağırmaya başladılar. Korocuların suratları da pek tuhaftı. Ayı gibi kocaman, yusyuvarlak yüzlüydü içlerinden biri. Bu sırada Vülken, öfkeden ağzı köpürerek içeri girdi; üç gün önce kaçan karısını istiyordu. Koro boynuzlular tanrısı Vülken'in haline acıyan bir hava tutturdu. Bu Vülken rolünü Fontan yapıyordu. Çok edepsiz olduğu kadar, istidatlı bir komikti bu oyuncu. Kaynak demircisi kıyafetiyle bir kalça kıvırışı vardı ki görülecek şeydi. Çıplak kolları ok saplanmış yürek dövmeleriyle kaplıydı. Bir kadın yüksek sesle: «Of! Ne kadar da çirkin!» dedi; herkes gülüp alkışüyordu.
Sonra, hiç bitmeyecekmiş gibi sıkıcı bir sahne başladı. Jüpiter, tanrılar meclisini toplayıp aldatılmış kocaların dilekleri üzerinde bir konuşma açmıştı. Ama sonu gelmiyordu bir türlü bu toplantının. Tabii hâlâ Nana sahnede görünmemişti! Yoksa Nana'yı perdeyj kapatmak için mi sona saklamışlardı? Bu uzun bekleyiş nihayet seyircileri kızdırdı. Salonu mırıltılar kapladı; Mignon keyifli keyifli gülerek, Steiner'e:
- Bu gidiş kötü; dedi. Göreceksiniz, sonunda adamakıllı çıngar çıkacak!
Bu sırada bulutlar aralandı, Venüs göründü: Nana. On sekiz yaşına göre pek iri yarı, pek güçlü kuvvetliydi. Beyaz tanrıça elbisesinin omuzlarına sarı saçları dökülmüştü. Sah-
22
NANA
nenin ön kenarına kadar rahat bir yürüyüşle, seyircilere gülümseyerek ilerledi ve büyük aryasını söylemeğe başladı:
Akşamleyin Venüs gezinirken...
Daha ikinci kıtada herkes birbirine bakmaya başlamıştı. Bu bir şaka mıydı; Bordenave bir muziplik mi yapıyordu yoksa? Şimdiye kadar böylesine bozuk, böylesine usulsüz bir sesle söylenilen bir şarkı duyulmamıştı. Direktörü doğru söylemişti, gerçekten de boru gibi bir sesi vardı bu Na-na'nın, üstelik sahnede nasıl duracağını da bilemiyordu. Bir yandan bütün vücuduyla yalpalanırken, ellerini de ileri doğru uzatıyordu; seyirciler bunu uygunsuz ve gözü rahatsız edici bulmuşlardı. Koltuklarda oturanlardan «O! O!» diye bağıranlar vardı. Aktris o genç bir horoz sesiyle şarkısına devam ederken ıslıklar duyulmaya başladı. Lükste oturan seyircilerden biri: «Çok mükemmel!» diye bağırmıştı. Bu o sarışın okul kaçkını güzel delikanlıydı, güzel gözleri hayretle açılmış, Nana'yı görünce yanaldan alev alev yanmıştı. Herkesin dönüp kendisine baktığını anlayınca, böyle elinde olmadan yüksek sesle konuştuğu için pek utanmış, kıpkırmızı kesilmişti. Yanında oturan Daguenet, gülümseyerek delikanlıyı süzüyordu; seyirciler gülüyordu; artık kimsede ıslık çalacak takat kalmamıştı. Nana'nın alımlı endamına vurulan kibar gençler de:
- Çok güzel! Bravo! diye bağırarak beyaz eldivenli elleriyle alkışlıyorlardı.
Bu sırada seyircilerin güldüğünü gören Nana da gülmeğe başladı. Bu, herkesin neşesini büsbütün arttırdı. Ne de olsa hoş bir şeydi bu güzel kız. Gülerken, çenesinde minicik bir çukur peyda oluyordu. Sonra hiç istifini bozmadan öyle laubali bir hali' vardı ki, iki meteliklik istidadı olmadığını, ama şöyle bir göz kırparak, başka bir şeyi olduğunu anlatmak istiyor gibiydi. Orkestra şefine : «Haydi arslanım!» der gibilerden bir işaret çaktıktan sonra ikinci kıtaya başladı:
|