|
APARTMAN
EMİLE ZOLA (1840/902)
19. yüzyıl Fransız edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan Emile Zola romanlarıyla bir yandan yeni başlayan Endüstri Çağı'nın toplum ve insan üzerindeki etkilerine, diğer yandan da o dönem Fransa politik tarihine ışık tutan bir ayna olmuştur. Üstelik, o çağda olduğu üzere, Zola'nın romanları Paris gazetelerinde tefrika olarak yayınlanırken yalnızca baskı rekorları kırmakla kalmamış, günümüzde dahi "romanları en çok filme alınan Fransız yazar" olarak kalabilmesini sağlamışlardır.
Zola'nın önemi bunlarla da bitmez: Bir yandan edebiyatta doğalcılık (natüralizm) adıyla yeni bir akımın kurucusu ve en yetkin temsilcisi; diğer yandan çağının önemli tartışmaları ve siyasal kavgalarında taraf olmuştur: Örneğin, eleştirmen kimliğiyle izlenimci (empresyonist) resim akımının ilk savunucusu olarak onların müzelerde yer almalarını sağlayabilmiştir. Veya, ünlü Dreyfus Davası'nın en karanlık günlerinde yazdığı bir gazete makalesiyle tüm Fransa'yı ayağa kaldırmış ve bir anda davanın gidişini değiştirebilmiştir.
Kısacası, Hugo, Balzac ve Flaubert gibi dev romancıların sonuncusudur.
***
1840 yılında Paris'te doğan Emile Zola, babasının erken ölümü üzerine yoksul bir çocukluk geçirmiş, olgunluk sınavında başarısız olup liseyi bitiremeyeceğini anlayınca Hachette yayınevinde büro memuru olarak çalışmaya başlamıştır. Bu işi sırasında devrinin önemli yazar ve eleştirmenlerini tanıma fırsatı bulmuş, edebiyata ilgisi artmıştır. Önceleri edebiyat dergilerinde eleştiri, öykü ve şiir ile başlayan yazar, 27 yaşında yayınladığı Therese Raquin (1867) adlı romanın kazandığı büyük başarı üzerine daha sonraki yıllarda tümüyle romancılığa dönmüştür.
Zola daha sonra en iddialı projesine girişti. Bu, Rougon-Macquart Ailesi adında 20 ciltlik bir dizi roman olacaktı ve bağımsız olarak okunabilen her bir ciltte bu aile bireylerinden birinin yaşadıklarını anlatacaktı. Bu olaylar dizisi Fransa tarihindeki en baskıcı ve yoz dönem olan, Louis-Napoleon'un darbesiyle (1851) başlayan İkinci İmparatorluk çağında geçecek ve Paris Komünü (1872) ile son bulacaktı.
1877-1893 arasında tamamladığı Rougon-Macquart dizisi Zola'yı üne ve paraya kavuşturdu. Bu dizi içinde yer alan L'Assomoir (1877), Nana (1880) ve Germinal (1885) adlı yapıtları günümüze kadar en çok okunan ve filme alınan romanları olmuşlardır.
***
Bu arada, ikinci evliliğini de yapıp özel yaşamını düzene koydu. 1870'te Alexandrine Meley ile yaptığı ilk evliliğinden çocuğu olmayınca, uzun süre arkadaşlık ettiği Jeanne Rozerot ile evlenmiş ve bu evlilikten iki çocuğu olmuştur.
Zola daha sonra başka roman dizileri de denedi, fakat hiçbiri Rougon-Macquart dizisi kadar başarılı olamadı.
Zola ve eşi 29 Eylül 1902'de evlerindeki şömineden sızan dumandan uykuda zehirlendiler. Yardım gelebildiğinde Zola ölmüş, karısı kurtulabilmişti. Cenazesi devlet töreniyle kaldırılıp Pantheone'a gömüldü.
***
Dreyfus Olayı. Fransız ordusunda görevli Albert Dreyfus adındaki genç bir subay Almanya hesabına casusluk ettiği iddiasıyla vatana ihanet suçundan yargılanmış ve 1894 yılında ömür boyu hapse mahkûm edilmişti. Ancak, bu davada kanıtların yeterli olmadığı ve kararda Dreyfus'ün Yahudi asıllı olmasının etkili olduğu kısa sürede anlaşılmıştı. Fransız basınında başlayan ve 12 yıl süren bu tartışma dönemin toplumsal ve siyasal yapısında derin izler bırakmıştır.
Dreyfus'un suçsuz olduğuna inanan Zola 13 Ocak 1898 tarihli L'Aurore gazetesinin ilk sayfasını tümüyle kaplayan ve ünlü J'Accuse! (Suçluyorum!) sözleriyle başlayan bir açık mektup yayınladı. Bu yazı üzerine, orduya hakaret suçuyla yargılandı ve mahkûm edildi. Zola yargıtay kararını beklemeden İngiltere'ye kaçtı. Daha sonraki gelişmeler sonucu, Dreyfus kararı bozuldu ve Zola Fransa'ya geri döndü.
Geçtiğimiz yıl (1998) Zola'nın anısına J'Accuse! mektubunun dev bir kopyasının bez afişi Paris alanlarında sergilendi.
***
Apartman (Pot-Bouille) adlı roman 20 ciltlik Rougon-Macquart Ailesi dizisinin 10. kitabıdır. Bu çeviriyle Türkçede ilk kez yayınlanmaktadır.
Zola dizide daha önce yayınladığı L'Assomoir (Türkçe'ye Sen Bir Melektin adıyla çevrilen) romanında alkolik bir işçi ve ailesinin yaşadığı yoksulluğu anlatarak endüstri devrimini suçlamıştı. Kendi sözleriyle "Şimdi kentsoylu sınıfıyla hesaplaşma zamanı geldi", diyerek yazmaya başladığı Apartman adlı romanında, o yıllarda yeni başlayan apartman yaşamı ortamında, saygın kentsoyluların kirli çamaşırlarını ortaya dökmektedir. Roman yayınlandığı andan
başlayarak tartışmalar yaratmış, aşağılama ve müstehcenlik suçlamalarıyla birçok hukuk davasına yol açmıştır. Zola'nın en
sürükleyici romanlarından biridir.
Bekir Karaoğlu
APARTMAN
I
1
Octave'ı getiren üç sandık yüklü at arabası sokağın başında
durdu. Kasım ayının karanlık öğleden sonrasında havanın soğuk
olmasına aldırmayan genç adam camlardan birini açıp dışarı
baktı. İç içe geçmiş sokaklarda insanların kaynadığı bu
kalabalık mahallede birden kararan güne şaşırmıştı. Depreşen
atlarına söven arabacılar, kaldırımlarda birbirine çarparak
geçen insanlar, mağazalardan akan tezgahtar ve müşteriler onu
şaşırtıyordu; çünkü her ne kadar Paris'in daha temiz olmasını
umuyorsa da bu koşuşturmacayı beklemiyor, buranın gözüpek
adamların iştahına açık bir kent olduğunu duyumsuyordu.
Arabacı eğilerek sordu:
- Choiseul Geçidi mi demiştiniz?
- Hayır; Choiseul Sokağı... Yeni bir ev olduğunu sanıyorum.
Araba hemen yandaki sokağı dönünce ev baştan ikinci
konumdaydı: Dört katlı büyük apartmanın taş duvarları komşu
evlerin yosunlaşmış duvarları yanında pek kararmamış
sayılmazdı. Kaldırıma inen Octave evi, aşağıdaki ipekçi
dükkanından ortadaki giriş katına ve en üstte terasa açılan
geri daireye kadar şöyle bir süzdü. Birinci katta küçük kadın
başı yontularıyla süslü balkon demirleri, taş üzerine doğrudan
yontulmuş pencere doğramaları vardı. Onun altındaki giriş
kapısı çok daha süslüydü, iki meleğin tuttuğu kapı numarası
gaz lambasıyla aydınlatılmıştı.
Sarışın, şişman bir adam kapıdan çıkarken Octave'ı görünce
durakladı:
- Vay! Geldiniz demek! Sizi yarın bekliyorduk.
- Plassans'dan bir gün önce ayrıldım, dedi genç adam; yoksa
oda henüz hazır değil mi?
- Oh! Hazır, hazır... On beş gün önceden kiraladım ve hemen
istediğiniz gibi döşettim. Gelin sizi dairenize götüreyim.
Octave'ın itirazlarına karşın onunla içeri girdi. Arabacı üç
sandığı kaldırıma indirmişti. Kapıcı dairesinde dikilen, yüzü
diplomat traşlı bir adam ciddi bir yüzle Moniteur gazetesini
gözden geçiriyordu. Ama kapısı önüne yığılan üç sandıkla
ilgilenmeye gönül indirdi; dışarı gelip kendi deyimiyle üçüncü
katın mimarına sordu:
- Mösyö Campardon, gelen beklediğiniz bay mı acaba?
- Evet, Mösyö Gourd, bu bay dördüncü kattaki odayı adına
kiraladığım Mösyö Octave Mouret. Odasında yatacak ve yemekleri
bizimle yiyecek... Bay Mouret karımın akrabalarından olur.
Octave girişteki yapay mermer duvarları ve tavan süslemelerini
inceliyordu. Dipteki betonla kaplanmış avlu soğuk bir hava
veriyordu. Avlunun köşesinde bir arabacı koşumlarını bezle
siliyordu. Bu avlunun güneş gördüğü söylenemezdi.
Bu arada kapıcı Gourd sandıkları inceliyordu. Onları
ayakkabısıyla yoklayıp ağır olduklarını anlayınca daha saygılı
oldu; servis merdiveninden taşıtmak için bir hamal arayacağını
söyledi. Kapıdan içeri bağırdı:
- Madam Gourd, ben çıkıyorum.
Kapıcı dairesinde, döşemesi kırmızı çiçekli halıyla kaplı
küçük bir salon görünüyordu. Kapısı yarı aralık bir yatak
odasında koltuğa uzanmış, başı kurdeleli şişman bir kadın
hiçbir şey yapmadan oturuyordu.
- Haydi! çıkalım, dedi mimar Campardon.
Koridorun maun kapısını iterken kapıcı hakkında bilgi vermek
istedi:
- Mösyö Gourd daha önce Dük dö Vaugelade'ın hizmetinde
çalışmış.
- Öyle mi? dedi Octave.
- Evet; sonra Mort-la-Ville'den dul bir kadınla evlenmiş,
hatta orada bir evleri var. Emekliye ayrılmak için kira
gelirlerinin üçbin franka çıkmasını bekliyorlar. Çok uygun bir
kapıcı ailesi...
Koridor ve merdivenin süslenmesi için epey uğraşılmıştı.
Yaldızlı bir kadın büstü üzerine kondurulmuş üç gaz lambası,
duvarlardaki yapay mermerler, demir trabzanın maun kaplaması
ve merdivenlerdeki kırmızı halı göz kamaştırıyordu. Ama
Octave'ın dikkatini çeken başka şeydi: Havada bir sera
sıcaklığı, birisinin yüzüne üflediği sıcak bir soluk var
gibiydi. Sordu:
- Ah! merdivenleri de ısıtıyorlar, öyle mi?
- Sanıyorum, dedi Campardon. Şimdilerde yaşamasını bilen ev
sahipleri bu harcamadan kaçınmıyorlar. Bu apartman çok, çok
iyidir... Göreceksiniz, azizim, dairelerde oturanlar çok uygun
insanlardır.
Merdivenleri çıkarken bir yandan da dairelerde oturanları
sayıyordu. Her katta biri ön cepheye, öteki avluya bakan iki
daire vardı. Önce giriş katının tümünü kaplayan ve ipekçi
dükkanının sahibi Mösyö Auguste Vabre'dan söz etti. Kendisi
apartman sahibinin büyük oğluydu. Birinci katın avlu
tarafındaki dairede mal sahibinin diğer oğlu Teophile Vabre,
ön tarafta da mal sahibinin damadı ve yargıtayda danışman olan
Mösyö Duveyrier kayınbabasıyla birlikte oturuyordu.
- Daha kırk beş yaşında yüksek mahkemede görevli, nasıl yaman
adam, değil mi? dedi Campardon ve ekledi: Her katta su ve
havagazı tesisatı var.
Her katın holünde, merdiveni soluk bir gün ışığıyla aydınlatan
bir pencere ve önünde küçük bir banket vardı. Mimar yaşlı
kimselerin burada oturup soluk alabileceklerine dikkat çekti.
İkinci katı geçerken dairelerde oturanlar hakkında bilgi
vermeyince Octave sordu:
- Ya burada kimler oturuyor?
- Ah! Onları kimse ne tanır, ne de görür. Her yerde ufak bir
kusur bulunur derler ya... Adam muhasebecilik yapıyormuş.
Bunu söylerken aşağı gören bir anlatımı vardı. Ama üçüncü
katta neşesi yerine geldi. Avluya bakan daire ikiye
bölünmüştü: Birinde yalnız yaşayan talihsiz bayanın adı Madam
Juzeur'dü. Diğerini kiralamış olan çok soylu beyefendi haftada
bir gün işleri için geliyordu. Campardon bunları söylerken bir
yandan da ön tarafa bakan dairenin kapısını açıyordu:
- Burası da bizim yerimiz; içerden anahtarınızı almam
gerekiyor... Önce sizin odanıza çıkalım, sonra eşimle
görüşürsünüz.
Yalnız kaldığı o iki dakika içinde Octave merdivendeki
sessizliğin içine işlediğini duyumsadı. Trabzana eğilip aşağı
ve yukarı baktı. Bu sessizlik sıkı sıkıya kapalı kentsoylu
salonlarının ölü sessizliğiydi. Kapalı kapılar ardında dürüst
kazanılmış paraların uçurumları vardı.
Campardon anahtarla geri geldi.
- Şimdi sizin kata çıkalım. Komşularınız mükemmel insanlar: Ön
tarafta Josserand ailesi var: Baba Saint-Joseph kristal
fabrikasında kasadarlık yapıyor. Evlenecek iki kızları var.
Sizin taraftaki komşunuz Pichon ailesi; para içinde
yüzmüyorlar, ama terbiyeli bir karı koca... Böyle bir
apartmanda bile her yerin kiralanması gerekir, değil mi?
Üçüncü kattan sonra kırmızı halı bitiyor, gri bir muşamba
başlıyordu. Böyle saygın bir evde oturacağı için keyiflenen
Octave bunu biraz buruk karşıladı. Odasına giden koridora
doğru mimarın peşinden yürürken, yandaki yarı açık kapıdan bir
beşiğin başında duran genç bir kadın gördü. Kadın gürültüye
başını kaldırdı. Sarışın kadının açık renk gözleri boş boş
bakıyordu. Octave'ın zihninde bu bakış kaldı, çünkü kadın
yakalanmış gibi yüzü kızararak kapıyı kapadı.
Campardon sonunda servis merdivenine bitişik bir kapının
önünde durdu. Daha yukarda hizmetçilerin odaları bulunuyordu.
- İşte burası sizin yeriniz.
Oldukça büyük ve kare şeklindeki oda mavi çiçekli gri duvar
kâğıtlarıyla kaplı ve sade döşenmişti. Bir paravanayla ayrılan
yatağın bir köşesinde el yıkamaya yetecek kadar bir tuvalet
masası konmuştu. Octave doğrudan pencereye gitti. Yeşilimsi
bir aydınlığın düştüğü avluda beton zeminin bir kenarında
bakır bir musluk parlıyordu. Ve yine sessizlik; birbirinin eşi
beyaz perdeli sıra sıra pencerelerde ne bir çiçek saksısı, ne
bir kuş kafesi bulunuyordu. Sol taraftaki bitişik apartmanın
duvarını saklayabilmek için üzerine yalancı pencereler
boyanmıştı.
- Ah! Burası tam bana göre! dedi Octave sevinçle.
- Sahi, değil mi? Kendime kiralıyormuş gibi döşettim.
Mobilyalar nasıl? Genç bir adama başlangıç için bu kadarı
yeterli. Daha sonra, bakarız...
Octave onun ellerini sıkarak teşekkür etmek isteyince, ciddi
bir sesle ekledi:
- Yalnız, azizim, sakın ha! Burada fazla gürültü etmek yok;
özellikle kadın getirmeyin! İnanın bana, bir kadın
getirdiğiniz duyulursa ayaklanma olur.
- Endişe etmeyin, derken genç adam biraz endişeliydi.
- Yok, sahiden söylüyorum, başı derde girecek olan benim...
Evi gördünüz: Yüksek bir kentsoylu ahlakına sahip, hatta
aramızda kalsın, biraz fazla saygın bir havası var. Gördüğünüz
gibi, ne bir ses, ne bir gürültü... Bir şey olur da Mösyö
Gourd mal sahibi Mösyö Vabre'a şikayet ederse ikimizin de başı
belaya girer. Öyleyse, ikimizin de iyiliği için, apartmana
saygılı olun.
Bu kadar saygınlığı beğenen Octave ant içti. O zaman
Campardon, çevresine bir göz atıp göz kırptı ve fısıltılı bir
sesle:
- Ama dışarda kimse size karışamaz, değil mi? Paris bu işler
için yeterince büyük, herkese yer var. Aslında benim gibi bir
sanatçı bunları umursamaz.
Bir hamal sandıkları çıkarıyordu. Yerleşme bitince mimar
Octave'ın temizlenişini bir baba gibi izledi. Sonra ayağa
kalktı:
- Şimdi, inip karımı görelim.
Üçüncü kattaki dairelerine gelindiğinde esmer, ince yapılı ve
fettan bir hizmetçi kız hanımının işi olduğunu bildirdi.
Campardon genç dostunu rahat ettirebilmek için ona daireyi
gezdirdi. Yaldızlı ve beyaz boyalı büyük salonun yanında
yeşile boyalı küçük bir salonu çalışma odasına dönüştürmüştü.
Yatak odasına giremediler; daha sonra girdikleri yemek odası
tümüyle ahşap döşeliydi. Octave hayran kalmıştı:
- Ah! Ne kadar zengin duruyor!
- Gerçekten öyle. Bu ev göze hoş gelecek biçimde yapılmış, ama
duvarları fazla kurcalamamak gerekiyor; on iki yıllık yapı,
şimdiden çatlaklar başlamış... Ama yine de sağlam sayılır,
bizi götürür.
Solda avluya bakan oda kızı Angele'in yatak odasıydı; bembeyaz
boyası bu kasım akşamında odaya bir mezar hüznü veriyordu.
Koridorun sonundaki mutfağı, her şeyi görmek gerekir diyerek
mutlaka göstermek istedi.
- Girin, dedi kapıyı iterek.
Mutfakta bir gürültü koptu. Soğuk olmasına karşın ardına kadar
açık olan pencerenin önünde esmer hizmetçi kız ve yaşlı,
şişman aşçı kadın vardı. İkisi de sırtları gerilmiş bir
biçimde avludan aşağı bağırıyorlardı. Dar avlunun
karanlığından yükselen kahkaha ve sövgü dolu bağırışlar onlara
yanıt veriyordu. Bu sanki bulaşık suyunun boca edilmesi gibi
bir şeydi; tüm apartmanın hizmetçileri içlerini
boşaltıyorlardı. Octave ana merdivenin saygın havasını
anımsadı.
İki kadın bir önseziyle geri döndüler. Efendilerini bir beyle
birlikte karşılarında görünce donakaldılar. Hafif bir ıslık
sesi üzerine avludaki tüm pencereler birer birer kapandı ve o
ölüm sessizliği geri geldi.
- Nedir bu, Lisa? diye sordu Campardon.
- Ah efendim, dedi hizmetçi kız, yine pasaklı Adele
penceresinden aşağı hayvan barsakları atmış. Efendim Mösyö
Josserand'a iki çift laf etse iyi olur.
Campardon bu işe karışmak istemediğinden ciddi bir yüzle geri
çıktı. Çalışma odasına döndüklerinde Octave'a yaptığı
açıklamaları sürdürdü:
- İşte gördüğünüz gibi, her katta aynı yerleşim düzeni
yineleniyor. Ben üçüncü katta olduğum halde iki bin beş yüz
frank kira ödüyorum. Kiralar her geçen gün artıyor... Mösyö
Vabre bu apartmandan en az yirmi iki bin frank kira alıyordur.
Daha da artacağı söyleniyor, çünkü Borsa Alanı'ndan Opera'ya
yeni bir cadde açılacağı söyleniyor. Şu işe bakın, on iki yıl
önceki yangından ucuza kapattığı arsaya yaptığı bu yapının
böyle değerleneceğini kim bilebilirdi ki?
Çalışma odasındaki resim masasının üzerinde Octave küçük bir
Meryem Ana yontusu gördü. Şaşkınlığını gizleyemeden
Campardon'a baktı, çünkü onu Plassans'da dine pek önem
vermediği günlerinden tanıyordu. Ah! Size söylememiştim, dedi
Campardon hafifçe kızararak. Evreux Bölgesi kiliselerinin
resmi mimarlığına atandım. Fazla bir şey değil, yılda iki bin
frank kadar bir şey getiriyor işte. Arada bir oraya kadar
gitmek gerekiyor. Ama bizim işimizde insan kartvizitine kilise
mimarı yazdırabilirse iyi oluyor. Yüksek sosyetede aldığım
işleri bir bilseniz.
Konuşurken Meryem Ana yontusuna bakıyordu.
- Aslında bu din işleri benim umurumda değil! diye söylendi.
Fakat Octave'ın güldüğünü görünce endişelendi. Bu genç adama
niye açık konuşuyordu ki? Ciddi bir sesle cümlesini düzeltmeye
çalıştı:
- Umurumda veya değil... ah, azizim, siz de buralarda biraz
yaşayınca herkes gibi davranacaksınız.
Böylece kırk iki yaşından, yaşamın boşluğundan söz ederek
şişman karnıyla çelişkili bir karaduygu havasına büründü. IV.
Henri gibi sakal traşı ve dağınık saçlarıyla vermeye çalıştığı
sanatçı havasının gerisinde zekası kısıtlı, iştahı büyük bir
kentsoylunun köşeli çenesi göze batıyordu.
Octave'ın gözleri planların arasında bir Gazette de France (*)
gazetesine takıldı. Daha da zor durumda kalan Campardon zile
basıp hizmetçi kızı çağırdı, madamın hazır olup olmadığını
sordu. Evet, doktor gitmek üzereydi, madam birazdan içeri
gelecekti.
- Madam Campardon hasta mı? diye sordu genç adam.
- Hayır, her zamanki hali, diye sıkıntılı bir sesle yanıtladı
mimar.
- Ah! Nesi var?
Campardon sıkıntısını atamıyordu; doğrudan yanıt vermedi:
- Kadınları bilirsiniz, her zaman bir yerleri hastadır... On
üç yıldır, düşük yaptığından beri böyle... Bunun dışında
sağlığı iyi. Hatta onu biraz şişmanlamış bulacaksınız.
Octave üstelemedi. Tam o sırada Lisa elinde bir kartvizitle
geliyordu; mimar genç adamdan özür dileyerek karısıyla sohbet
etmesini istedi ve salona doğru seğirtti. Octave salon
kapısının bir anlık açılıp kapanması arasında bir papaz
cüppesi gördü.
Aynı anda Madam Campardon içeri girdi. Octave onu tanıyamadı.
Çocukken Plassans'da Yol ve Köprü İşleri müfettişi Mösyö
Domergue'in kızı o zamanlar yirmi yaşında olmasına karşın
ergenlikten çıkmamış gibi zayıf ve çirkindi; şimdi dolgun
vücutlu, beyaz tenli, gözlerinde obur bir kedinin bakışları
olan bu kadın, pek güzel olamamıştı ama otuz yaşının olgunluğu
ona bir güz meyvesinin baygın güzelliğini veriyordu. Genç adam
onun yürürken zorluk çektiğini fark etti.
- Ah! koca adam olmuşsunuz, dedi Madam Campardon iki elini
uzatarak. Son ziyaretimizden bu yana ne kadar boy atmışsınız!
Uzun boylu, bıyıklı ve sakalı bakımlı bu genç adama yaşını
sorup yirmi iki yaşında olduğunu öğrenince, yirmi beşinde
gösterdiğini söyleyerek karşı çıktı. En basit bir hizmetçi
bile olsa, bir kadının karşısında olmaktan mutluluk duyan genç
adam dudaklarında bir gülümseme, kadife tatlılığında
bakışlarıyla onu okşuyordu.
- Ah! Evet, çok büyüdüm... Anımsıyor musunuz, kuzininiz
Gasparine bana bilya alırdı?
Sonra ona Plassans'taki anne ve babasından haberler iletti.
Bay ve Bayan Domergue emekli olup çekildikleri evde
mutluydular; ama yalnızlıktan yakınıyorlardı. Bir inşaat işi
için Plassans'a gelen Campardon'un küçük Rose'u alıp
götürmesini hâlâ bağışlamamışlardı. Sonra genç adam sözü kuzin
Gasparine'e getirdi, çünkü ergenlik çağındaki bir merakını
gidermek istiyordu: O zamanlar mimar Campardon güzel ve uzun
boylu Gasparine'e deli gibi aşıktı, sonra birden otuz bin
franklık çeyizi olan sıska Rose ile evlenmişti. Kavgalar,
gözyaşları ve diğer kızın Paris'teki terzi halasına kaçışı...
Fakat pembe yanaklı ve sakin Madam Campardon anlamamış
gibiydi; genç adam bir şey öğrenemedi.
- Ya sizinkiler? diye sordu kadın. Bay ve Bayan Mouret
nasıllar?
- Çok iyiler, teşekkür ederim. Annem artık bahçesinden
çıkmıyor. Banne Sokağı'ndaki ev aynen bıraktığınız gibi.
Madam Campardon ayakta durmaktan hemen yorulup bir divana
oturdu, geceliğinin içinden ayaklarını uzattı. Octave alçak
bir tabure alıp onun yanına oturdu. Konuşurken bakışlarını
hayranlıkla onun yüzüne kaldırıyordu. Kadınların ruhuna
işlemesini bilen bu genç adam on dakika sonra onunla eski dost
gibi sohbet ediyordu.
- İşte sizin yanınızda pansiyoner gibi oldum. Göreceksiniz,
iyi anlaşacağız... Plassant'taki bu küçük çocuğu anımsayıp
onunla ilgilenmeniz ne kadar güzel.
- Hayır, bana teşekkür etmeyin. Ben yerimden kımıldamayacak
kadar tembelim. Her şeyi Achille halletti. Zaten annemin sizin
Paris'e gelip bir pansiyonda kalmak istediğinizi yazması
yeterliydi.Yabancıların yanında niye kalacakmışsınız? Hem bize
de arkadaşlık edersiniz.
Octave işlerinden söz etti. Ailesinin hatırı için lise
diploması aldıktan sonra, Marsilya'da üç yıl bir tuhafiye
mağazasında gezici eleman olarak çalışmıştı. Ticaret onu
çekiyordu; kadınlara lüks kumaşlar satmak sanki onları baştan
çıkarmak gibiydi; hayran bakışlar, gönül alıcı sözler...
Sonra, Paris'e gelebilmesini sağlayan o beşbin frankı nasıl
kazandığını kahkahalarla anlattı.
- Mağazada bir giysilik Hint kumaşı vardı, eski bir desen,
harika motifler. İki yıldır depoda tutuyorlardı. Aşağı
Alpler'i dolaşacağım sırada tümünü kendi hesabıma yanıma
aldım. Oh! bir tutuldu, bir tutuldu! Kadınlar topları
kapışıyorlardı; bugün o bölgede benim Hint kumaşımdan giysisi
olmayan kadına raslayamazsınız. Doğrusu ben de onları
çekmesini biliyordum; hepsi de ben ne dersem yapacak hale
gelmişlerdi.
O gülerken Madam Campardon bu Hint kumaşını düşünüyor ve
ayrıntıları soruyordu. Kırmızı bir zemin üstünde küçük
çiçekleri var mıydı? Yazlık bir giysi için bu kumaşı o kadar
aramıştı ki...
- İki yıl dolaştım, dedi genç adam. Artık yeter, Paris'i
fethetmeye geldim. Hemen bir iş arayacağım.
- Nasıl?! diye atıldı kadın. Achille size söylemedi mi? Size
iş buldu bile, hem de burada iki sokak ötede.
Genç adam teşekkürler ediyor, abartılı bir şaşkınlık içinde
işi şakaya alıyor, belki de akşama odasında yüz bin franklık
bir desteyle bir de eş olup olmayacağını soruyordu. O sırada
on dört yaşlarında, uzun boylu ve çirkin, sarışın bir kız
çocuğu odaya girdi. Ürkek bir biçimde geri çıkmak istedi.
- Gel, korkma, dedi Madam Campardon. Bu bay daha önce sözünü
ettiğimiz Mösyö Octave Mouret.
Sonra genç adama döndü:
- Kızım Angele... Son ziyaretimizde onu götürmemiştik, çünkü
çok narindi. Ama şimdi iyileşiyor.
Angele, ergenlik çağındaki kızların somurtkan haliyle gelip
annesinin yanına sokuldu. Arada bir yan gözle, kendisine
gülümseyen adama bakıyordu. Bu arada Campardon geri geldi.
Neşeliydi ve heyecandan yanakları parlıyordu. Kopuk birkaç
cümleyle karısına mutlu raslantıyı anlattı: Saint-Roch
kilisesinden Rahip Mauduit gelmişti. Ufak bir onarım
istiyordu, ama daha büyük işler için iyi bir fırsattı. Sonra,
bunları Octave'ın önünde anlatmış olmanın sıkıntısıyla
ellerini çırptı:
- Pekâlâ! Ne yapıyoruz şimdi?
- Ama siz çıkıyordunuz, dedi Octave. Sizi alıkoymak istemem.
- Achille, diye mırıldandı Madam Campardon, şu işten söz
etsene, Hedouin'in mağazasındaki...
- Ah! unutuyordum, tabii... Azizim, bir tuhafiyecide baş
tezgahtarlık işi var. Tanıdığım önemli biri sizin için
konuştu. Sizi bekliyorlar. Saat daha dört olmadı, isterseniz
sizi götüreyim, bir konuşun.
Octave kravatsız olduğunu düşünerek karar veremiyordu. Ama
Madam Campardon giyiminin uygun olduğunu söyleyince kabul
etti. Kapıda genç kadının yorgun bir biçimde uzattığı yanağını
öpen kocası ''Hoşçakal tatlım... Hoşçakal bir tanem...'' diye
mırıldandı. Şapkalarını alırken genç kadın akşam yemeğini saat
yedide yiyeceklerini anımsattı.
Onları izleyen Angele yan odada bekleyen piyano hocasının
yanına girdi. Onun sert bir vuruşuyla çınlayan piyano sesi
merdivenlere yayıldı. İki adam merdivenleri inerken her katta
dairelerden piyano sesleri geliyordu.
Sokakta Campardon bir süre düşünceli düşünceli yürüdü. Sonra,
orada aklına gelmiş gibi sordu:
- Matmazel Gasparine'i anımsıyor musunuz? Şimdi Hedouin
mağazasında birinci kız olarak çalışıyor. Onu da görmüş
olursunuz.
Octave merakını giderme zamanı geldiğini düşündü:
- Ah! O da sizde mi kalıyor?
- Hayır, hayır! dedi şiddetle mimar gücenmiş gibi.
Sonra genç adamın bu çıkıştan şaşırdığını görünce sesini
yumuşattı:
- Hayır, karım onunla artık görüşmüyor. Bilirsiniz, ailelerde
böyle şeyler... Ben ona rasladım ve tabii elimi kaçıramazdım,
değil mi? Zaten zavallı kız zor geçiniyor. Böylece iki kadın
haberlerini benden alıyorlar. Bu aile kavgalarında işi zamana
bırakmak gerek.
Octave onu evliliği konusunda sıkıştırmak istiyordu ki mimar
sözünü kesti:
- İşte geldik!
Mağaza Neuve-Saint-Augustin ile Michodiere sokaklarının
kesiştiği yerdeydi. Giriş katındaki iki pencere arasındaki
tabelada büyük yaldızlı harflerle Au bonheur des dames, 1822
yazılıydı. Vitrin camları üzerinde de kırmızı renkli harflerle
sahiplerinin adları yazılmıştı: Deleuze, Hedouin ve Ort.
Campardon açıkladı:
- Pek modern sayılmaz, ama dürüst ve saygın bir mağazadır.
Eski bir tezgahtar olan Mösyö Hedouin, Deleuze kardeşlerden
büyüğünün kızıyla evlendi. Kayınpeder iki yıl önce ölünce
mağazayı şimdi genç çiftle yaşlı amca Deleuze yönetiyor. Madam
Hedouin'i görmelisiniz, gerçek bir işkadını. Girelim.
Mösyö Hedouin alım için Lille'de bulunduğundan, onları Madam
Hedouin karşıladı. Kulağının arkasında bir kalemle ayakta iki
tezgahtara buyruklar yağdırıyordu. Siyah giysisinin üzerinde
beyaz bir yaka ve kısa bir erkek kravatı taşıyan kadın
Octave'a o kadar uzun boylu ve güzel göründü ki her zaman
rahat olan genç adam kekeledi. Her şey birkaç dakika içinde
halledildi.
|