İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366216
Değişen Kafalar Thomas Mann PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 15:22

DEĞIŞEN KAFALAR

Bir Hint Efsanesi

 

ÖNSÖZ

Zamanımızda yaşayan yazarların en önemlilerinden biri olan Thomas Mann,

6 Haziran 1875'te Lübeck kentinde doğmuştur. Sonraları Münih'e yerleşmiş olan yazar, Naziler iktidarı ele alınca Almanya'dan ayrılarak İsviçre'ye geçmiş ve burada üç yıl kadar kaldıktan sonra 1836'da Amerika'ya giderek orada yerleşmiştir. İkinci Dünya Savaşı sona erince yeniden Almanya'ya gelmiş, ama hayli soğuk bir biçimde karşılanmıştır.

Thomas Mann, daha çok genç yaşta, henüz bir lise öğrencisiyken Aylık sanat, edebiyat ve felsefe dergisini yayımlamıştır. 1918 yılında yayımladığı Küçük Bay Friedemann adlı öykü kitabı edebiyat eleştirmenlerinin dikkatini onun üzerine çekmişti. Bundan sonra, henüz İtalya'da bulunduğu sıralarda (1897) yazmaya başladığı iki ciltlik Buddenbrooks Ailesi adlı romanı eleştirmenleri daha fazla ilgilendirdi. Yazar, bu kitabında, Lübeck soylularından tanınmış bir ailenin yaşamını ve çöküşünü betimlemektedir. Bu yapıt, onu çağdaş Alman edebiyatının en ön safına geçirmiştir. Thomas Mann kendine özgü ince duyuşu, amansız eleştiri ve çözümleme yeteneği ve üstatça deyişiyle bize, varlığını hissedebildiğimiz her şeyi, bütün incelikleriyle en kesin biçimde anlatmasını bilir. Onda Buddenbrooks'da kuşakların değişmesini betimlerken beliren bu ruhsal incelik ve çağdaş felsefenin temel sorunlarından birini oluşturan yaşam ve ruh arasındaki karşıtlık, onun daha sonra yazdığı yapıtlardan Königliche Hoheit (1909), Venedik'te Ölüm, 1913 ve iki ciltlik romanı Büyülü Dağ, 1922 temel bir yer almış, gerek kişisel gerek yansız çözümlemelerinde önemli bir rol oynamış, hatta daha da kapsamlı bir durum alarak, bu kentsoylu dünyasında bir sanatçı davası, Avrupa ekini alanında bir Almanlık ruhu sorununa dönüşmüştür.

Buddenbrook Ailesi'nden sonra kendisi üzerine edinmiş olduğumuz kanıyı, 1903 yılında yayımladığı Tristan adlı uzun öyküsü daha da güçlendirmiştir. 1911'de yazdığı  Tonio Krüger aynı biçemde yazılmış uzun bir öyküdür. Flaubert'in "Impassibilit", duygusuzluk, erksizlik yüzünden acı çekme felsefesinin etkisi altında kalan Thomas Mann, betimlemelerini sarsılmaz bir dinginlik ve yansızlıkla ve hemen hemen bilim adamlarına özgü bir durulukla yapar. Deyişi bir müzik yapıtının biçimine sahiptir. Tümce içinde sözcüğün uyumuna çok önem verir. İletken örgeler ve nakaratı andıran yinelemeler uyumlu bir biçimde düzenlenmiştir. Daha sonra yazdığı yapıtlardan Düzensizlik ve Erken Acı, 1926 ve Mario ve Sihirbaz, 1930 onun daha üstün bir gelişmeye ulaştığını göstermektedir.

Thomas Mann başlangıçtan beri kendi sanat özelliklerini ve ekin sınırını sanat görünüşünden yalıtılmış olarak koruma, kendisini yazmaya yönlendiren soruları açıklama gereksinimini duymuştur. Benç ve Ben, 1906, Soru  ve Yanıt  1916 Politikacı Olmayan Bir Adamın Gözlemleri, 1918, Çabalar, 1925 bu gereksinimden doğan yapıtlardır. Aslında tutucu olan Mann, sonraları cumhuriyetçi demokratlara eğilim göstermiştir. Alman Cumhuriyeti Üzerine,1945 yayımladığı Alman Dinleyiciler ise toplumcu hümanist ve demokratların Hitler'le olan savaşımlarını anlatmaktadır.

Thomas Mann, 1929 yılında Nobel Ödülü'nü kazanmıştır. Mann bir yandan Nietzsche, Schopenhauer ve Wagner felsefelerinin etkisi altında kalmış, diğer yandan da Lotte Weimar'da adlı romanı, Doktor Faust ve Doktor Faust'un Doğuşu adlı yapıtlarında Goethe biçeminde bir insansal olgunluk düşüncesini hedef almıştır.

1933-1949 yıllarında yazdığı üç ciltlik Yusuf ve Kardeşleri" adlı yapıtı mitolojik bir dekor içinde insan ruhunun çağdaş psikolojisini ele almıştır. Üç ciltlik olan bu yapıtın birinci bölümü Genç Yusuf, ikincisi Yusuf Mısır'da, üçüncüsü de Velinimet Yusuf. 1944'te yazdığı Yasa veya Musa Efsanesi adlı romanı da aynı biçemde bir yapıttır. 1930'da yazdığı Değişen Kafalar ise bir Hint efsanesidir. Mann, yine bu efsane havası içinde insan ruhunu, eksiklik ve artamlarını ele almakta ve bunları kendisine özgü yansız ve kesin görüşü, amansız çözümleme yeteneği ve alaycı edasıyla biçimlendirmektedir. Bu yapıtın kahramanlarından Şridaman, ruhça incelmiş, vücutça da hantallaşmış Brahmanlar sınıfındandır. Nanda ise daha aşağı bir sınıftan, kültürce daha zayıf, ama vücutça çok çevik ve güçlü bir gençtir. Her ikisi de kendilerinde eksik olan huyları diğerinde bulduğu için, aralarında biraz gıpta, biraz alay ve biraz da hayranlıktan doğma güçlü bir dostluk vardır. Bir gün aralarına bir de kadın karışır: Sita. Sita, Şridaman'ın karısı olur. Zeki ve bilgili kocasına saygı göstermekle birlikte bir türlü onun zayıf ve yağlı vücudunu sevemez. Düşlerine ve hayallerine egemen olan, Nanda'nın esmer renkli çevik vücududur. Nanda da Sita'ya karşı büyük bir tutku beslediği için, çok geçmeden her üçü için de dayanılması zor bir yaşam başlar. Hep birlikte yaptıkları bir yolculuk sırasında, ıssız bir dağ tapınağına yakarı etmek için giren Şridaman, tanrıçanın yontusu karşısında kendini kurban ederek bu acı yaşama bir son vermek ister. Ama Nanda da arkadaşının ardından aynı şeyi yapmakta gecikmez. Tek başına kalan Sita'ya tanrıça acır ve gençlerin her ikisini de yeniden yaşama döndüreceğini ve Sita'nın kopan kafaları yordamı gereğince yapıştırmasını buyurur. Sita bu buyruğu yerine getirir; ama telaştan Nanda'nın başını kocasının vücuduna, kocasının başını da Nanda'nın vücuduna eklemiştir. Şimdi gençlerin her ikisi de koca olduğunu ileri sürmektedir. Bu güçlüğü akıllı bir fakir çözer ve Sita kocasının kafasına ve dostunun çevik vücuduna sahip olan gençle evine döner. Nanda başlı olan da ormanlara çekilir. İlk zamanlarda bir cennet yaşamını andıran evlilikleri, sonraları hiç beklemeyen bir sonuç verir. Şridaman yine bir Brahman gibi giyinmeyi ve yaşamayı sürdürdüğü için,  kısa bir süre sonra vücudu çevikliğini yitirir, zarif çizgileri olan yüzü de kaba vücudun etkisiyle kabalaşmıştır. Bu değişikliği gören Sita, ormanlardaki Nanda'nın özlemini çekmeye başlar ve günün birinde küçük oğlunu da alarak Nanda'yı aramaya çıkar. İki genç kısa bir mutluluk dönemi yaşarlar. Çünkü Şridaman karısını nerede bulacağını kestirmiştir. İki eski dost birlikte ölmeye karar verirler. Çünkü Sita, ancak ikisiyle birlikte mutlu olabilir, bu da olanaksız bir şeydir. Bu durumda ikisi de ölecek ve çocuğuna onurlu bir gelecek bırakmak isteyen Sita da onlarla birlikte diri diri yakılmaya razı olacaktır.

Mann'ın diğer yapıtlarından Friedrich der Grosse und die Koolisation (1918), Büyük Üstatların Çileleri, 1945, Ruhun Soyluluğu, 1945, Ölçü ve Değer, 1934-1940, Yeni Şiirde Şairin Konumu, 1922 önemlidir. Bunlardan başka Seçme Öyküler, Almanya ve Almanlar, Schopenhauer, Yeni Çalışmalar, Dolandırıcı Felix'in İtirafları gibi bazı seçme yapıtları daha vardır.

 

DEĞİŞEN KAFALAR

Bir Hint Efsanesi

 

I

Savaşçı soyundan gelen sığır yetiştiricisi Sumantra'nın kızı güzel kalçalı Sita ile (deyim yerindeyse) iki kocasının öyküsü, dinleyenden en üstün ruh gücü bekleyecek ve Maya'nın (1) acımasız gözboyacılığına karşı bütün zekâsını kullanmasını gerektirecek kadar kanlı ve şaşırtıcıdır. Dinleyenlerin, öyküyü anlatanın dayanıklılığını kendilerine örnek tutmaları dilenir; çünkü; böyle bir öyküyü anlatmak, dinlemekten çok daha fazla gözüpekliği gerektirir. Öykü başından sonuna kadar aşağıdaki biçimde olagelmiştir.

Kurban kâselerinin, diplerinden yukarıya doğru yavaş yavaş sarhoş edici bir içki ya da kanla doluşu gibi, insan ruhlarından da anıların yükseldiği; en sofu Tanrı inancının ezeli varlık tohumuna kucağını açtığı, ana özleminin, eski simgeleri, taze ürperişlerle sardığı, ilkyazda hacı kafilelerinin seller gibi kabararak dünyayı doğuran Ana'nın tapınaklarına koştukları bir çağda, yaşları ve kastları az farklı, ama yaradılışları birbirinden çok ayrı iki genç, candan dost olmuştu. Bunlardan daha genç olanının adı Nanda, biraz büyükçe olanının da Şridaman'dı. Biri on sekiz yaşındaydı, öteki ise yirmi birini bulmuştu. Her ikisi de gerekli zamanda kutsal kemeri kuşanmış ve iki kez doğanlar birliğine kabul edilmişlerdi. Her ikisi de tanrıların işareti üzerine atalarının nice zaman önce gelip yerleştikleri Kosala yöresindeki "İneklerin Mutluluğu" adlı, içinde tapınaklar bulunan köyün yerlisiydiler. Köyün çevresi bir kaktüs çiti ve tahtadan bir surla çevrilmiş, surun dört yöne açılan kapıları da, köyde yedirilip içirilen, ağzından asla yanlış bir sözcük çıkmayan ve söz tanrıçasından esin alan gezgin bir yargıç tarafından direkleri ve desteklerinden yağ ve bal sızması dileğiyle kutsanmıştı.

İki genç arasındaki dostluk, her birinin ötekine göz koymasına neden olan benlik ve mülkiyet duygularının farkına dayanıyordu. Çünkü ruhun vücuda girmesi tekleşmeyi, tekleşme farklılaşmayı, farklılık kıyaslamayı, kıyaslama tedirginliği, tedirginlik şaşkınlığı, şaşkınlık hayranlığı doğurur; hayranlık da değiş tokuş etme ve birleşme isteğini yaratır. İşte "Etat vai tat" dedikleri budur. Bu kurallar, hayat çamurunun henüz yumuşak olduğu, benlik ve mülkiyet duygularının katılaşmamış bulunduğu gençlik çağı için çok yerindedir.

Delikanlılardan bir tecimenin oğlu olan Şridaman da tecimendi. Oysa Nanda hem demircilik, hem de sığırtmaçlık yapıyordu. Çünkü; Babası Garga da  çekiçle çalışmakta ve ateşi alevlendiren kuş kanadını kullanmakta olduğu kadar sığırları otlak ve ağıllarda beslemekte de ustaydı. Şridaman'ın Bhavabhuti adlı babasına gelince ata soyu tarafından Veda bilgini bir Brahman ailesindendi. Oysa Garga ile oğlu Nanda böyle bir şeyi ileri sürmekten çok uzaktılar. Ama yine de Şudra sınıfından değil, biraz keçi burunlu olmalarına karşın pekâlâ insan topluluğundan sayılıyorlardı. Hem, Şridaman için olduğu kadar, babası Bhavabhuti için de Brahmanlık bir anıdan başka bir şey değildi. Çünkü babası çıraklık döneminden sonra gelen aile babalığı basamağında kendi isteğiyle durmuş ve bütün yaşamı boyunca çileciliğe ulaşmayı denememişti. Ya Veda hakkındaki bilgisinden ötürü kendisine verilen bağışlarla yaşamayı küçük görmüş ya da bunlarla karnı doymadığı için müslin, kafiru, sandal ağacı, ipek, dokuma ticareti yapmak gibi onurlu bir işe girmişti. Böylece Tanrı hizmetine adadığı oğlu da "İneklerin Mutluluğu"nda bir Vanidja, yani tecimen olmuş ve onun oğlu olan Şridaman da çocukluk yıllarından birkaçını üstat bir din adamı, bir Guru'nun (2) gözetimi altında dilbilgisi, gökbilim ve varlık bilgisinin temel öğelerini öğrenmeye ayırdıktan sonra aynı yolu izlemişti.

Garga'nın oğlu Nanda bunları yapmamıştı. Onun karması (3) başka türlüydü. O, hiçbir zaman kan karışmaları ya da kalıtım yoluyla din adamlarına yaklaşmamıştı, olduğu gibi, şen, safdil bir halk çocuğu, tam bir Krişna tipi olarak kalmıştı. O esmerdi. Demirci olduğu için kolları güçlüydü, çoban olduğu için de, gösterişliydi. Hardal yağından yapılmış merhem sürdüğü vücudu biçimliydi, takmayı çok sevdiği kır çiçeklerinden yapılmış çelenklerle, altın süs eşyası temiz ve sakalsız yüzüne çok yakışıyordu. Ama yukarıda söylediğimiz gibi biraz keçi burunluydu, dudakları da biraz kalındı. Ama ikisi de hoştu. Kara gözleri hep gülümserdi. Teni Nanda'nınkinden çok daha açık, vücudunun ve yüzünün biçimi onunkinden hayli başka olan Şridaman, bütün bunları kendisiyle kıyaslayarak hoşlanıyordu. Kendi burnunun üstü bir bıçak sırtı kadar keskindi. Göz bebekleri ve göz kapakları yumuşaktı. Yanaklarının üzerinde yelpaze gibi yumuşak bir sakal vardı. Ne demirciliğin, ne de çobanlığın izi görülen vücudu daha çok Brahmanlığın ve tecimenliğin etkisinden olacak, kaslı değildi. Göğsü biraz süngerimsi, göbeği de yağlıcaydı, öte yanları doğrusu eksiksizdi. Hele ayakları ve diz kapakları zarifti. Bu, tam anlamıyla soylu ve bilgin bir başın ana öğe, geri kalan yanların da ayrıntıdan ibaret olduğu bir vücuttu, buna karşılık Nanda'da vücut ana öğe, kafaysa sevimli bir ayrıntıdan ibaretti. Özetle ikisi, çifte kişiliğe girerek, kâh sakallı çilekeş kılığında tanrıçanın ayaklarına kapanan, kâh taptaze bir delikanlı kılığında önünde dimdik duran Şiva'ya benziyorlardı. Ama bunlar, ana karnındaki dünya ve öbürdünya, yaşam ve ölüm demek olan Şiva gibi bir tek varlık olmayıp yeryüzünde iki ayrı varlıktılar. İkisinin de kişilik ve varlık duyguları yetersizdi, birinin ötekine gereksinimi vardı, yaratılışlarındaki bu eksiklikleri birbirleri tamamlıyordu. Sakalı nazlı bir ağzı çevreleyen Şridaman kalın dudaklı Nanda'nın iri yarı Krişna yaratılışından hoşlanıyor; öteki de kısmen bundan hoşnut kalıyor, ama özellikle Şridaman'ın açık rengi, soylu başı, daha başlangıçtan itibaren bilgi ve felsefeyle el ele ilerlediği ve onunla kaynaştığı bilinen doğru konuşması onun üzerinde büyük bir etki yaratıyordu. Onunla birlikte bulunmaktan o kadar hoşlanıyordu ki; birbirinden ayrılmaz iki dost olmuşlardı. İşin aslı, her birinin diğerine karşı duyduğu ilgide birazcık da alay gizliydi: Çünkü Nanda Şridaman'ın göbeğine, ince burnuna ve doğru konuşmasına, Şridaman da buna karşılık, Nanda'nın keçi burnuna ve halka özgü görünüşüne için için gülümsüyordu. Ama bu gibi içten eğlenmelerin çoğu kez tedirginlikten ve kıyaslamadan doğduğu ve bundan kaynaklanan, kişilik ve varlık duygularından alınan ve Maya isteklerine en ufak bir zarar bile vermeyen bir haraç olduğu bilinir.

 

II

 

Kuş cıvıltılarıyla dolu olan sevimli ilkyaz mevsiminde Nanda ile Şridaman, her biri kendisiyle ilgili bazı özel nedenler dolayısıyla yaya olarak yola çıkmışlardı. Babası Nanda'yı, dillerinden anladığı, bellerine yalnızca sazdan kuşaklar örtünen ve demir taşından eritme yoluyla ham maden elde etmesini bilen aşağı sınıftan birtakım insanların yanına, bir miktar hammadde almaya yollamıştı. Bunlar Camna ırmağı kıyısında, Şridaman'ın görülecek bir işi olan kalabalık Indraprasta'nın biraz kuzeyine düşen, Kurukşeta kasabasının yakınında ve iki arkadaşın yurtlarından birkaç konak batıda bulunan Kralen'de oturuyorlardı. Şridaman da "İneklerin Mutluluğu"nda kıtlaşmış olan pirinç havanlarıyla çok kullanışlı özel bir tür çırayı sağlayacak ve bunları, ailesinin kentteki iş arkadaşı, kendileri gibi "ev babası" basamağında duralamış bir Brahman'dan, yurdundaki kadınların incecik bir iplikten dokudukları renkli bürümcüklerin karşılığı olarak, olabildiği kadar kârlı bir biçimde, alacaktı.

Nanda, aşağı sınıftaki insanlardan, karşılığında ham maden almayı umduğu felselek  tohumları, kauri kabukları (4) ve ayak tabanlarını boyamaya yarayan, alta kırmızısı içirilmiş kaba kâğıtlarla dolu bir sandığı omuzlamış; Şridaman da, ara sıra arkadaşlık adına Nanda'nın kendi yüküyle birlikte sırtladığı ceylan derisi içine sarılmış bürümcüklerini arkasında taşıyarak, bir buçuk gün kadar kâh insanların gelip geçtiği yollarda, kâh ıssız ormanlarda yürüdükten sonra sonunda evrenin kucaklayıcısı, Vişnu'nun düş mahmurluğu sayılan dünya ve varlıkların anası Kali'nin kutsal yıkanma yerlerinden birine vardılar. Burası, dağların kucağından başıboş bir kısrak neşesiyle boşandıktan sonra akışını düzene koyarak sessiz sularını en kutsal yerde ölümsüz Ganj'a katan Camna ile birleşen "Altın  Sinek" ırmağı üzerindeydi. Sonsuz Ganj da birçok kola ayrılarak denize dökülüyordu. Bu ırmak, insanın yaşam suyundan içerek, içine dalıp çıktıktan sonra yeniden dünyaya gelmiş gibi olduğu, bütün lekeleri silen birçok tanınmış yıkanma yeri bulunan kıyıları ve kavşak yerlerini çevreler. Yeryüzündeki "Saman Yolu"na başka ırmakların da katıldığı ya da şu kar yuvasının kızı "Altın Sinek"le, "Camna" ırmağı gibi diğer ırmakların da kavuştuğu yerlerde, bulundukları adaklara göre saz ve lotuslar arasından gurursuzca suyun kucağına atılmak zorunda olmayanların gerekli biçimde sudan içip dökünmelerini sağlayacak biçemde yapılmış kutsal merdivenleri olanlar da vardı.

Dostların yoluna çıkan yıkanma yeri, öyle bilginlerin mucizeli etkilerinden söz ettikleri ve soyluların olsun, halkın olsun sürüler halinde, ama ayrı ayrı zamanlarda üşüştükleri büyük ve ünlü yerlerden biri değildi. Küçük, sessiz, kapalıydı ve iki suyun kavşak yerinde değil, yalnızca "Altın Sinek"in kıyısında bir yerdi. Suyun yatağından birkaç adım yüksekte, bütün isteklerin ve sevinçlerin tanrıçası adına kurulmuş, tahtadan ve neredeyse yıkılmaya yüz tutmuş, ama çeşitli oymalarla süslü bir mihrabın kambur biçimindeki kulesi Sellanın tepesinden bakıyordu. Çaya inen merdivenler de biraz bozulmuştu. Ama oraya inmek için pekâlâ yetip artıyordu.

Delikanlılar kendilerine tapınmak, serinlemek ve gölgede dinlenmek fırsatını veren bu yere rasladıkları için hoşnut olmuşlardı. Öğleye doğru hava çok ısınmıştı; yaz sıcağı vaktinden önce, daha ilkyaz bitmeden gözdağı veren bir durum almıştı. Oysa tapınağın yanında, kıyıyı bütün yüksekliğince kaplayan mango, kadamba, tik ağaçları, manolyalar, demirhindiler ve tala palmiyeleri altında güzelce kahvaltı edip dinlenebileceklerdi. İki arkadaş önce olanak elverdiği kadar dinsel ödevlerini yerine getirdiler. Tapınağın önündeki küçük taraçada duran taştan yapılma Lingam yontularına dökmek üzere kendilerine bezir ve süzülmüş tereyağ verecek bir rahip yoktu. Orada buldukları bir tasla ırmaktan su alıp gerekli yakarıları mırıldanarak törene başladılar. Sonra avuçlarını çukurlaştırdıkları ellerini kavuşturarak yeşil sulara daldılar. İçtiler, yordamınca su dökündüler, uzun zaman suda kaldılar, Tanrı'ya şükrettiler ve keyifleri için, dinsel törenin gerektirdiğinden biraz daha fazla suda kaldıktan sonra vücutlarının her üyesinde birleşmenin mutluluğunu duyarak ağaçların altındaki dinlenme yerine çekildiler.

Burada yol azıklarını iki kardeş gibi paylaştılar, her ikisinin de yemeği aynı şeylerden ibaret olduğundan pekâlâ kendi yemeklerini yalnız başlarına yiyebilecekleri halde yine de paylaştılar. Nanda, arpa pidesini ortasından böldü mü, "İşte al dostum" sözleriyle Şridaman'a uzatıyor, Şridaman da bir yemişi bölerek aynı sözlerle yarısını Nanda'ya veriyordu. Şridaman yemek yerken buralarda güneşten kavrulmayıp hâlâ taze ve yeşil kalmış otların üzerinde ayaklarını çaprazlayarak bağdaş kurmuştu; Nanda'ya gelince eğer insan kuşaklardan beri alışmamış olsa uzun süre dayanamayacağı bir biçimde dizlerini dikerek çömelmişti. Bu durumları farkında olmadan ve düşünmeksizin alıvermişlerdi. Çünkü eğer oturuşlarına dikkat etselerdi, Şridaman ilkelliğe karşı duyduğu eğilim yüzünden dizlerini dikip oturacak, Nanda da aksi olan istekleri dolayısıyla bağdaş kuracaktı. Başında siyah, sade ve hâlâ ıslak olan saçlarını örten bir takke, belinde beyaz pamukludan bir kuşak, kollarında ve boynunda aralarından göğsündeki "Mutluluk Danası" buklesi seçilen altın zincirle bağlanmış katır boncukları vardı. Şridaman başına beyaz bir bez sarmıştı, sırtında kısa kollu ve aynı beyaz pamukludan dokunmuş bir cepken vardı. Bu cepken bol ve pantolon gibi sarılmış olan eteğinin üzerine düşüyor, boyun kısmından ince bir zincirle tutturulmuş bir muska sarkıyordu. Her ikisinin alnında da dinlerinin simgesi olan birer beyaz im vardı.

Yemeği bitirince artıkları dağarcıklarına koydular ve bir söyleşiye daldılar. Burası öyle hoştu ki; prenslere ve ünlü krallara bile bundan iyisi nasip olamazdı. Ağaçların hafif hafif kımıldayan yaprakları ve çiçek hevenkleri, yüksek kalamus ve bambu gövdeleri arasından suya inen merdivenlerin alt basamakları görünüyordu. Dalları zarif bir biçimde birbirlerine bağlayan sarmaşıkların yeşil kordonları her yandan sarkıyordu. Görünmeyen kuşların cıvıltılarına ve ötüşlerine, otların arasındaki çiçeklerin birinden diğerine uçan renkli arıların vızıltıları karışıyordu.Çevre serin ve sıcak bitkilerin, güçlü yaseminlerin, tala yemişinin, sandal ağacının ve Nanda'nın dalma vaftizinden sonra yeniden vücuduna sürdüğü hardal yağının kokusuyla doluydu.

Şridaman: "Burası sanki açlık ve susuzluktan, yaşlılık ve ölümden, yazgı ve göz yaşından yedi kat uzak, diyordu. Burası olağanüstü dingin. İnsana, sanki yaşamın tedirgin girdabından kurtulup dingin merkezine göçüvermiş ve orada rahat soluk alacakmış gibi geliyor. Dinle, ne münzevi. Münzevi sözcüğünü kullanıyorum; çünkü; bizi kulak kabartmaya kışkırtan şey inzivanın sessizliğidir. Çünkü onun sayesinde kulak kabartarak bu sessizlikte tümüyle dingin olmayan şeyleri ve düşünde konuşan sessizliği, biz de düşteymiş gibi dinleriz."

Nanda:

- Söylediğin doğru, diye yanıtladı. Bir pazar yerinin kalabalığında insan kulak verip bir şeyi dinleyemez. Ama bir inzivanın da sessizliğinde dinlenmeye değer bir şeyler olmalı ki; kulak kabartılsın. Tümüyle dingin ve sessizlikle dolu olan Nirvana'dır. Onun için ona, kulak kabartmaya değer denilemez.

Şridaman gülmek zorunda kalarak, "Hayır", dedi. "Nirvana'ya böyle demek kimsenin aklına gelmemiş olsa gerek. Ama sen, -zaten kendisinden ancak yadsımayla söz edilebilen Nirvana'dan- kendisi üzerine böyle bir şey ileri sürülemeyeceğini söyleyerek, yani yadsıma yoluyla bunu en gülünç bir biçimde ileri sürmüş oluyorsun. Sen çok kez öyle kurnazca şeylerden söz ediyorsun ki; yani, eğer doğru ama aynı zamanda gülünç olan şeylere kurnazca demek mümkünse. Ben bundan çok hoşlanıyorum; çünkü: bazan sanki hıçkırıyormuş gibi karnımın derisi titremeye başlıyor. Bu da gösteriyor ki; hazla elem arasında bir fark bulunabileceği halde, birisini onaylamak, ötekini yadsımak yalnızca kendi kendini aldatmaktır. Ama yaşamın coşkuları içinde en kolaylıkla onaylanacak ve kabul edilecek bir tür ağlama ve gülme paydası var. Bunun için etki kelimesi kullanılır; çünkü bu, karnımın titreyişlerini hıçkırığa benzeten şen bir acımayı anlatır ki; o da dokunaklılığından ileri gelir ve benim, kurnazlığından dolayı sana biraz da acımama neden olur."

Nanda:

- Neden bana acıyorsun? diye sordu.

Şridaman:

- Çünkü sen aslında tam anlamıyla Samsara ve yaşamın, kendi içine kapattığı bir çocuğusun, yanıtını verdi. Sen, hiç de suların yüzüne doğru yükselerek tüveyçlerini göğe açan lotus gibi, o ağlama-gülme denizinin yüzüne çıkmak isteğini duyan ruhlardan değilsin. Çünkü sen, kararsızlık içinde birbirine dolaşan maskelerin ve biçimlerin kaynaştığı derinliklerde kendini gayet rahat hissediyorsun ve bu yüzden seni görmek de insana rahatlık veriyor. Ama şimdi ille Nirvana ile uğraşmayı, onun yadsıma kararı üzerine düşünmeyi aklına koymuşsun ve onun kulak kabartılmaya değmediğini insanı ağlatacak bir gülünçlükle ya da tam buraya uygun düşen bir terimle, böyle etkili bir biçimde ileri sürmen, insanı senin keyif verici keyfine acındırıyor.

Nanda:

- Bağışla ama, benim hakkımdaki kanın nedir, diye sordu. Eğer yalnızca Samsara'nın göz kamaştırıcılığına kapılmış olmam ve bir lotus bahtından nasibim olmayışından dolayı senin acıma duygunu çekiyorsam, buna razı olabilirim. Ama anladığıma göre, özellikle birazcık olsun Nirvana ile ilgilenebilmem yüzünden bana acıyorsan, bu durum gücüme gider. Sana şunu söyleyeyim, ben de sana acıyorum.

Şridaman:

- Karşılık olarak, senin de bana neden acıdığını sorabilir miyim? dedi.

Nanda:

- Her ne kadar Vedaları okumuş ve felsefeden bir şeyler kapmışsan da göz kamaştıran düşlemlere, bu işleri yapmamış olanlardan daha kolaylıkla ve istekle inanıveriyorsun. İşte bende etkili bir gıdıklanma yaratan, yani hoş bir acıma duygusu uyandıran bu. Çünkü örneğin burada olduğu gibi bir parça dingin olan bir yerde, hemen görünüşteki sessizliğe kapılarak kendini açlık ve susuzluğun yedi kat ötesinde, yaşam girdabının ortasında sanıyorsun. Ama özellikle bu dinginlik ve sessizliğin içinde kulak kabartılmaya değer bazı şeyler bulunması burada büyük bir akım bulunduğunu ve senin dinginlik duygularının bir düşlemden ibaret olduğunu kanıtlar. Bu kuşlar aşk uğrunda dem çekiyorlar, şu arılar, yusufçuklar ve kanatlı böcekler açlığın zoruyla oraya buraya uçuşuyorlar, otların arasına yaşam kavgasının binlerce türü karışıyor ve ağaçları böylesine bir incelikle saran şu sarmaşıklar sırf daha yağlı ve dayanıklı olabilmek için ağaçların özünü emiyorlar. İşte gerçek felsefe budur.

Şridaman:

- Bunu biliyorum ve hayale kapılıyorsam bu, bir an için ve kendi isteğimle oluyor, dedi. Çünkü yalnızca usun gerçeği ve kanısı değil, bir de insan yüreğinin biçimlerin yazısından ilk ve soğukkanlı anlamlarını değil, ikinci ve daha üstün anlamlarını da okumasını bilen ve bunu temiz ve ruhsal şeyleri anlama konusunda araç olarak kullanan düzenleyici görüşü vardır. Aslında içinde barış ve mutluluk bulunmayan bir maya görünümünün yardımı olmaksızın barışı ve ruhtaki dinginliğin mutluluğunu tasarlayabilme olanağını nasıl sağlayacaksın? Doğru görebilmek için gerçekten yararlanma izni insanlara verilmiştir ve bu izni dilimizde "şiir" sözcüğüyle anlatıyoruz.

Nanda:

- Demek sen bu düşüncedesin, diyerek güldü. Öyleyse, seni dinledikten sonra şiirin akıllılığı izleyen bir budalalık olduğuna inanmak ve bir budalayla karşılaşınca onun hâlâ mı, yoksa yine mi budala olduğunu sormak gerekecek. Siz akıllılar bizim gibilerin işlerini ne kadar zorlaştırıyorsunuz. Akıllı olmak gerektiğini düşünerek tam öyle olmaya çalıştığımız sırada yine aptallaşmak  gerektiğini öğreniyoruz. Bize daha üstün, yeni basamaklar göstermeyin ki; önümüzdeki ilk basamağa tırmanma gözüpekliğini yitirmeyelim.

Şridaman:

- Akıllı olmak gerektiğini benden duymadın ki. Gel, yemeğimizi yedikten sonra yumuşak otlara uzanarak ağaçların dalları arasından göğü seyredelim. Tıpkı Toprak Ana'nın yaptığı gibi, bakışlarımızı yukarı kaldırmak zorunda kalmadan gözlerimizin kendiliğinden yukarı çevrilerek göğe bakması dikkate değer bir seyir denemesidir.

Nanda:

- Siya, peki, dedi.


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa