İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366187
Anna Karenina 2 Tolstoy PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Pazar, 29 Mayıs 2011 08:45

Anna Karenina

2.Cilt

Tolstoy

387

Levine evde önce Matmazel Lion ile karşılaştı. Odanın bir ucundan öbür ucuna yürümüştü. Bilezikleri ve yüzü sevinçten pırıl pırıl parlıyordu sanki. Tam onunla konuştuğu sırada, kapı tarafından bir etek hışırtısı duyuldu. Matmazel Lion hemen ortadan kayboldu. Mutluluğunun yaklaştığını anlayan Levine'in içi tatlı bir korkuyla doldu. İşte hayatı boyunca beklediği kişi ona doğru geliyordu, sanki yürümüyor havada salınarak yaklaşıyordu. Genç kızın pırıldayan gözlerinden başka bir şey görmüyordu. Bu gözler gittikçe yaklaşıyor, gittikçe büyüyorlardı. Bu gözler gittikçe yaklaşıyor, gittikçe büyüyorlardı. İçlerinde yanan sevgi ateşi Levine'in gözlerini sanki kör ediyordu. Levine'in yanına gelip, ona dokundu. Ellerini omuzlarına koydu.

Elinden gelen her şeyi yapmıştı. Ona koşmuş, mutlu ve utangaç bir tavırla kendisini ona bırakmıştı. Levine kollarını onun vücuduna dolayıp, dudaklarını onun dudaklarına değdirdi.

Kitty de bütün gece uyumamıştı. Bütün gece onun gelmesini beklemişti.

Babası ve annesi onun isteğini kabul etmişler ve mutlu olduğunu görerek sevinmişlerdi. Levine bu haberi ilk önce kendisi vermek istiyordu. Utanmış ve ne yaptığını bilmez hale gelmişti. Levine'in içeri girdiğini ve Matmazelin gitmesini beklemiş, kadın dışarı çıkınca388

odaya girmişti. Sonra ne yaptığının farkına varmadan ona koşmuştu.

Levine'i elinden tutarak, "Gidip annemi görelim" dedi. Levine hiçbir şey söylememişti. Kelimelerin duyduklarını anlatamayacağından değil, ağlayacağından korkuyordu. Kitty'nin ellerini tutup öpmüştü.

"Doğru olabilir mi?" dedi sonunda. "Sizin, beni sevdiğinize inanamıyorum."

"Evet" dedi Kitty. "Öyle mutluyum ki."

Kîtty, Levine'in elini bırakmadan onu oturma odasına götürdü. Prenses onları görünce hızla nefes almaya, sonra ansızın ağlamaya ve ansızın gülmeye başladı. Levine'in hiç tahmin etmediği sağlam bir yürüyüşle onun yanına gelip, başını kollarının arasına aldı. Onu yanaklarından öptü ve yüzünü gözyaşları ile ıslattı.

"Demek ki her şey yoluna girdi. Çok memnunum. Onu sev Kitty"

dedi.

Hiç heyecanlanmamış gibi görünen Prens, "İşleri uzatmadan bir an önce halletmelisiniz" dedi. Levine, dikkatle bakınca onun gözlerinin dolmuş olduğunu farketti.

Prens, Levine'i kolundan tutup kendisine doğru çekerek, "Bunu uzun zamandır istiyordum" dedi. "Hatta bizim kaz kafalı kız..."

Kitty babasının ağzını elleriyle kapayarak, "Baba" diye bağırdı.

"Peki peki söylemeyeceğim... Çok mutluyum... Buna sevindim" dedi Prens.

Kitty'i kucakladı, yüzünü ve ellerini öptü. Sonra başının üzerinde haç işareti yaptı.

Levine, Kitty'nin babasının iri ellerini nasıl öptüğünü görünce bu adamı daha fazla sevmiş, daha fazla tanımıştı.

 

389

Prenses gülerek oturdu, prens de onun yanında yer altı. Kitty halâ babasının elini tutarak, ihtiyarın yanı başında ayakta durdu. Çıt çıkmıyordu.

Prenses önce, duygu ve düşüncelerini anlatmaya ve pratik meseleleri ortaya atmaya başladı. Başlamanın zorluğunu herkes duyuyordu.

"Ne zaman yapacağız bunu. Birtakım törenlerin yapılması gerekiyor" dedi Prenses. "Sen ne dersin Alexandre?"

İhtiyar Prens, Levine'i göstererek, "Bu işle asıl ilgili olan burada" dedi.

Bana sorarsanız hemen yann olsun" diye cevap verdi Levine.

"Yok canım böyle olur mu?"

"Peki öyleyse bir hafta sonra olsun."

"Aklın başından gitmiş."

"Hayır, niçin olmasın?"

Levine'in bu kadar acele etmesinden hoşlanan Prenses, "İnanılacak şey değil" dedi. "Çeyiz meselesi var."

"Çeyiz filân hepsi olacak mı bunların?" dedi Levine. "Çeyiz, tören, bütün bunlar mutluluğumuzu geciktirebilir mi?" Kitty'e bir göz attı. Çeyiz sözünün onu hiç mi hiç rahatsız etmemiş olduğunu hemen anladı. "Demek ki çeyiz yapmak gerekli" diye düşündü.

"Doğrusu ben bu işleri hiç bilmem. Sadece istediğimi söylemiştim" diyerek özür diledi.

"Peki öyleyse" dedi Prenses. "Takdis ve bildirme törenlerini hemen yapabiliriz."

Prenses kocasına yaklaşarak onu öpüp gitmek istedi. Ama Prens karısını genç bir aşık gibi kucakladı, gülerek onu birkaç kere öptü. Sanki kızları değil de onlar aşık olmuşlardı. Prens ve Prenses dışarı çıktıkları zaman Levine nişanlısının yanına gidip onun elini tuttu. Kendisine artık hakim olmuştu. İstediklerini söyleyebiliyordu. Söylemek istediği bir yığın şey vardı. Ama ağzını açınca söylemek istedik390

Leo Tolstoy

lerini söyleyemediğini farketti.

"Böyle olacağını biliyordum" dedi. "Emindim bundan. Alın yazımızın böyle olduğunu biliyordum."

"Ben de" dedi Kitty... Sonra karar vermiş bir şekilde konuşmaya devam etti:

"Ben de biliyordum. Mutluluğumu reddettiğim zaman bile yalnız sizi sevmeye devam ettim. Bunu size söylemem gerekiyordu. Bilmem beni affettiniz mi?"

"Belki böylesi daha iyi oldu..." dedi Levine. "Ama artık bunlardan konuşmayalım, bütün bunlar çözümlendi."

"Daha sonra konuşuruz belki. Her şeyi bilmek istiyorum."

"Evet, evet..."

Konuşmaları Matmazel Lion'un içeri girmesiyle kesildi. Matmazelden sonra hizmetçiler gelip tebrik ettiler... Bundan sonra akrabalar akın ettiler. Ve bu durum uzayıp gitti. Levine bu mutluluk sarhoşluğundan evlendiği güne kadar kurtulamadı. Levine tedirgin bir haldeydi, ama mutluluğu gün geçtikçe artıyordu. Kendisinden birçok şeyler beklenildiğini biliyor ve her söylenileni yapıyordu. Bu ona sonsuz bir mutluluk veriyordu. Kendi nişanlılık devresinin, başka insanlarınkine benzemeyeceğini düşünmüştü. Onların durumunu mutluluğuna düşman bir şey gibi görmüştü Ama kendi nişanlılığı sırasında, öteki insanların yaptıklarının aynısını yaptığı halde huzuru eksilmek şöyle dursun artmıştı bile.

"Şekerleme almak lâzım," diyen Matmazel Lion'un bu sözünü duyar duymaz hemen şekerleme almaya gidiyordu.

Svviagesky, "Size çiçeklerinizi Fomin'den almanızı tavsiye ederim" diyordu. Levine hemen oraya gidiyordu.

Kardeşi, hediyeler alması gerektiğini söyleyip ona para veriyordu. "Demek hediyeler de almak lâzım" diyordu Levine.

Gittiği bu yerlerde herkesin kendisini beklediğini ve mutlu olması

 

391

için dileklerde bulunduğunu görüyordu. Eskiden sevmediği insanlar bile onun üzerine titriyorlardı sanki. Nişanlısının mükemmel bir insan olduğunu ve kendisinin dünyanın en şanslı insanı sayılabileceğim kaul ediyorlardı. Kitty de aynı şeyi düşünüyordu. Kontes Nordston. Levine'den daha iyi birisini dilemiş olduğunu söylediği zaman, Kitty o kadar kızmıştı ve Levine'den daha iyi bir insanın olmadığını, o kadar şiddetli bir şekilde söylemişti ki, Kontes ona hak vermek zorunda kalmıştı. Levine'i her görüşünde, Kitty'nin yüzünde coşkulu insanlara has olan bir gülümseme beliriyordu.

Levine, Kitty'e bütün sırlarını açacağını söylemişti. Bu onu fazlasıyla düşündürüyordu. İhtiyar prensle konuşup, onun izni ile Kitty'e hatıra defterini verdi. Bu hatıra defterini karısı olacak kişiyi düşünerek yazmıştı. İki şey canını sıkıyordu. Bunlardan birisi din bakımından inançsız bir insan olması, ötekisi daha önceden kadın tanımış olmasıydı. Kitty, dindar bir insan olduğu halde Levine'in dinsizliğine fazla önem vermedi. Çünkü ruhunu, aşk yoluyla yakından tanımış ve böyle bir insanın dinsiz sayılamayacağını anlamıştı. Levine'in birinci itirafı ona daha fazla dokunmuştu. Acı acı ağladı.

Levine, bu hatıra defterini verirken kendi kendisiyle savaşmıştı. Ama karısı ile arasında hiçbir gizli kapaklı konunun kalmamasını istiyordu. Kendisini Kitty'nin .yerine koyamadığı için, defterin ona ne gibi bir etki yapacağını da anlayamamıştı. O gece tiyatroya gitmeden önce Cherbatzky'lere gelip, Kitty'i odasında göz yaşlan içinde bulduğu zaman yaptığı hatayı anlamış, kendi geçmişi ile Kitty'nin saflığı arasındaki uçurumu görmüştü.

Kitty, "Alın bunları alıp götürün" diye bağırarak defterleri bir yana atmıştı. "Bunları bana neden verdiniz? Evet, vermeniz iyi oldu belki", diyerek gözlerini silmeye çalışmış ve "Ama bunlar iğrenç şeyler, iğrenç" diye ilave etmişti.

Levine başını önüne eğmişti. Bir tek söz söyleyemiyordu.392

 

"Beni affedemez misiniz?"

"Affediyorum. Ama bunlar korkunç şeyler."

Levine'in mutluluğunu bu itiraf bile azaltamamıştı. Kitty onu affetmiş, Levine de ondan sonra nişanlısını daha kutsal bir varlık olarak görmeye başlamıştı.

Alexis Alexandrovich, yemek sırasında ve yemekten sonra konuşulanları düşüne düşüne, odasına dönmüştü. Darya AIexandrovna'nın, affetmek konusunda söylediği sözler, canını sıkmaktan başka bir işe yaramamıştı. Onun içinde bulunduğu duruma din bakımından verilebilecek cevabı bulmak için uzun uzun düşünmek gerekiyordu. Alexis bunu yapmış ve olumlu cevap vermişti. Bütün söylenilenlerin arasından aklında en fazla kalan söz, iyi kalpli budala Trovotsin'in söyledikleriydi. "Bir erkek gibi hareket etti. Herifi çağırıp öldürmüş." Herkesin bu düşünceye katıldığı belliydi. Ama kibarlık olsun diye bir şey söylememişlerdi.

Alexis Alexandrovitch. "Ama bu konu halledildi. Daha fazla düşünmek anlamsız" dedi kendi kendine. Yapacağı seyahati ve işlerini düşünmeye çalıştı. İçeri girerken, arkasından gelen kapıcıya, kendi adamının nereye gitmiş olduğunu sordu. Kapıcı, uşağın biraz önce dışarı çıktığını söyledi. Alexis çay getirmelerini istedi. Masanın başına geçti. Kılavuz kitabını eline alıp, seyahatinde takip edeceği yolu incelemeye koyuldu.

Uşağı birazdan içeri girerek, "İki telgraf var," dedi. "Özür dilerim efendim, tam siz geldiğiniz zaman çıkmıştım."

Alexis telgrafları alıp açtı. Birinci telgraf Karenin'in göz diktiği yere Stremof un tayin edilmiş olduğunu bildiriyordu. Alexis Alexandrovitch, telgrafı yere atıp, ayağa kalkarak odada bir aşağı, bir yukarı

 

dolaşmaya başladı. Kendisinin bu yere geçmemesine kızmaktan çok, Stremof gibi bir lâf ebesinin tayin edilmiş olmasına sinirleniyordu. Bu işi yapanlar kendi kariyerlerini kaybettiklerini görmüyorlar mıytlı?

"Bu da kötü bir haber olmalı" dedi ikinci telegrafı açarak. Karısından geliyordu. Anna isminin mavi kalemle yazılmış olması dikkatini çekti. "Ölüyorum, gelin, yalvarırım... Beni affederseniz daha kolay ölürüm," diye yazılmıştı. Küçümsercesine gülerek kâğıdı yere attı. Bunun bir dalavere olduğundan hiç şüphe yoktu, ilk bakışta anlaşılıyordu bu.

"Yapacağı bir tek sahtekârlık kalmadı artık. Çocuğu doğurmak üzere olmalı. Belki de doğurmuştur. Peki amaçları ne? Çocuğu tanımamı mı istiyorlar, boşanmanın önüne geçmek mi?" diye düşündü. "Ama... Ölüyorum demiş." Telgrafı bir daha okudu. Birden olanları anladı.

"Doğruysa, tam öleceği sırada tövbe etmişse ve ben onun yanına gitmezsem bu çok gaddar bir hareket olacak, herkes beni suçlu çıkaracak, bir budalalık olacak bu," dedi.

"   "Pietro araba çağır!" Petersbourg'a gidip karısını görmeye karar vermişti.

Hastalığı bir dalavere ise, hiçbir şey söylemeden geri dönecekti. Gerçekten tehlike içindeyse ve affedilmek istemişse onu affedecekti. Ölmüşse son görevlerine yerine getirecekti.

Yol boyunca ne yapması gerektiğinden başka bir şey düşünmedi.

Tren yolculuğunun yorgunluğunu ve pisliğini hisseden Alexis, istasyona indiği zaman karşıya baktı. Kendisini bekleyen gerçekleri sanki düşünmüyordu artık. Düşünmek istememesinin nedeni, karısının içinde bulunduğu zorlukları kendisinin halledebileceği düşüncesini bir türlü aklından silememesinden ileri geliyordu. Eve girerken, "Bu bir dalavereyse hemen ayrılırım" diye düşünüyordu.

Kapı çalmadan açılmıştı. Kapıcı Kapitoniç'in hali çok garipti. Sır394

 

tında eski bir kürk vardı, boyunbağı takmamıştı.

"Hanımefendi nasıl?"

"Dün başarılı bir doğum yaptı efendim."

Alexis Alexandrovitch okluğu yerde kaskatı kesildi. Rengi atmıştı.. Karısının ölmesini ne kadar çok istemiş, olduğunu şimdi anlıyordu.

"Kendisi nasıl?"

Korney sabahlıkla aşağı koşuyordu.

"Çok fena." diye cevap verdi. "Dün konsültasyon yapıldı. Doktor burada."

Alexis. "Eşyalarımı alın," dedi. Ölüm ihtimalinin ortadan tamamen kalkmamış olmasına sevinmişti. Salona girdi.

Askıda duran .subay ceketini görünce:

"İçerde kim var?" dedi.

"Doktor, ebe ve Kont Wronsky."

AIexandr Alexandrovitch içeriye girdi.

Oturma odasında kimseler yoktu. Ayak seslerini duyan ebe onu karşıladı.

"İyi ki geldiniz. Hep sizi soruyordu," dedi.

Doktorun telaşlı sesi duyuldu, "Acele buz getirin."

Alexis kendi yatak odasına girdi. Masanın yanında alçak bir sandalyede oturmuş olan Wronsky, yüzünü elleriyle kapamış ağlıyordu. Doktorun sesini duyunca ayağa fırladı ve Alexis Alexandrovitch'i gördü. Anna'nın kocasıyla karşı karşıya gelince o kadar sersemledi ki, ye

4

niden yerine oturdu, sanki ortadan kaybolmak ister gibi başını omuzlarının arasına soktu. Ama tekrar kendini toparlayıp ayağa kalktı:

"Anna ölüyor. Doktorlar ümit olmadığını söylüyorlar. Ne isterseniz onu yapmaya hazırım, sadece burada bulunmama izin verin... Ne isterseniz yapayım... Ben..."

Alexis Alexandrovitch, Wronsky'nin ağladığını görünce, başkalarının acı çektiğini her gördüğünde olduğu gibi, korkunç bir öfkeye ka

 

395

pildi. Onun söylediklerini bile dinlemeye gerek görmeden dışarıya

 

çıktı. Yatak odasından Anna'nın bir şeyler söylediği duyuluyordu. Sesi canlı ve net bir şekilde alçalıp yükseliyordu. Alexis yalak odasına girip yatağın baş uçuna yaklaştı. Yüzü ona doğru dönük bir şekilde yatmıştı. Yanakları kıpkırmızıydı, gözleri parıldıyordu. Küçücük beyaz .elleri, yorganın dışındaydı. Yorganla oynuyordu. Sadece sağlıklı ve neşeli bir insan değil, aynı zamanda çok mutlu bir insana benziyordu. Hızlı ve doğru bir şekilde konuşuyordu. Sesi bir şarkı gibi dalgalanıyordu.

"Alexis gelince, (Alexis Alexandrovitch demek istiyorum". İkisinin isminin de aynı olması ne kadar garip değil mi?) Evet AIexis benim istediklerimi mutlaka yerine getirin. Ben unutacağım o affedecek. Peki niçin gelmedi... Oh Tanrım ne kadar acı çekiyorum. Biraz su verin bana. Zavallı kızım... Onun için ne kötü oldu. Öyleyse onu bir süt anneye verin. Evet bu daha iyi olacak. Ben itiraz etmem. Kocam gelecek. Bu bebeği görmek onu üzecek... Süt anneye verin onu."

.Ebe, Anna'nın dikkatini Alexis Alexandrovitch'e çekmeye çalışarak, "Anna Arkadievna, işte geldi... Bakın burada" dedi.

"Ne saçma bir şey..." diye devam etti Anna. Kocasını göremiyordu. "Hayır bebeğimi bana verin. Daha gelmedi. Onu tanımadığınız için beni affetmeyeceğini sanıyorsunuz. Kimse onu tanımıyor zaten. Onu tanıyan sadece benim. Gözleri (oğlunun gözleri de aynıdır evet gözlerine bakıyorum onun.) Oğlum yemeğini yedi mi? Herkesin onu unutacağını biliyorum, ama o unutmayacak. Oğlum köşedeki odada yatsın, mürebbiye de onun yanında bulunsun."

Birden arkaya kaykıldı. Susmuştu. İçini yılgınlık kaplamıştı ve bir tokadın yüzüne inmesini bekler gibi ellerini yüzüne kaldırdı, sanki kendisini savunmak istiyordu. Kocasını görmüştü..

"Hayır, hayır," diye devam etti. "Ondan korkmuyorum, ölümden korkmuyorum ben. Alexis buraya gel. Fazla vaktim yok. Birazdan kriz396

 

başlayacak ve hiçbir sevi anlamaz olacağım. Artık anlıyorum, evet her şeyi anlıyorum, her şeyi olduğu gibi görüyorum."

Alexis Alexandrovitch'in yüzünde can çekişen birinin ifadeleri beliriyordu. Karısının elini tutup bir şeyler söylemek istedi, ama başaramadı. Üst dudağı titredi. İçini kaplayan heyecanlarla savaşıp duruyordu. Karısına arada sırada bakıyordu. Ona her bakışında, Anna'nın gözlerinde o zamana kadar hiç görmediği bir sıcaklık ve sevginin parıldadığını ve durmadan kendisine baktığını görüyordu.

"Bir dakika... bekle... kal burada..." Düşüncelerini toplamak ister1 gibi durdu. "Evet... tamam... söylemek istediğimi hatırladım. Şaşırma. Ben halâ eski Anna'yım. Ama içimde bir başka kadın var. Ondan tiksiniyorum. Bu kadın o adamı sevdi ve ben senden nefret etmeye çalıştım. Ama ben o kadın değilim. Şimdi gerçek benliğimle konuşuyorum. Ölüyorum işte... Öleceğimi biliyorum. İstersen ona sor. Ölümü şimdiden duyuyorum. (Bak ayaklarım ne kadar ağırlaştı... Ellerim de öyle... Hele parmaklarım, ne kadar büyümüşler...) Ama birazdan bunların hepsi ortadan kalkacak... Bir tek isteğim var... Beni affet evet hemen affet... Mürebbiyem bana o kutsal kurbanın adını söylerdi, neydi onun adı? Evet, Roma'ya gideceğim. Oğlumu da alacağım. Kimsenin canı sıkılmayacak. Ama oğlumu ve bebeğimi almalıyım. Hayır beni affedemezsin... Biliyorum bu affedilemez... Hayır git buradan, sen çok iyi bir insansın..."

Kocasının elini alev gibi yanan ellerinde tuttu. Öteki eliyle de onu itiyordu.

Alexis Alexandrovitch daha fazla sinirleniyordu. Öyle bir dereceye gelmişti ki, artık onunla savaşmaktan vazgeçmişti. Birden sinirlilik sandığı durumun, bir çeşit mutluluk olduğunu anladı. Bütün hayatınca takip etmeye çalıştığı hıristiyan ahlâkının, kendisine düşmanlarını sevmesi gerektiğini hatırına bile getirmeden, düşmanlarına karşı sevgi ve bağışlama duygularıyla doluvermişti. Yere diz çöküp başını, karısının

 

397

ateş gibi yanan kollarının arasına koydu ve bir çocuk gibi hıçkırmaya başladı. Anna kollarıyla onun başını sarıp, kendini ona doğru çekti. Gurur dolu bakışlarını yukarılara kaldırdı.

"İşte tâ kendisi... Onu tanıyorum ben. Şimdi artık herkes affetmelidir... Yine geldiler... niçin gitmiyorlar buradan... Örtüleri çekin üzerimden."

Doktor kenetlenmiş kollarını açıp onu dikkatli bir şekilde yastığa yatırdı. Sonra omuzlarına kadar örttü. Anna pırıl pırıl yanan gözlerle bakıyor, hiç sesini çıkarmadan hareketsiz duruyordu.

"Benim affedilmekten başka bir şey beklemediğimi unutmam lâzım." Wronsky'nin bulunduğu taraftaki kapıya dönerek: "O niçin gelmiyor?" dedi. "Gel buraya, elini ver ona."

Wronsky yatağın yanına ilerledi ve Anna'yı görünce elleriyle tekrar yüzünü kapadı.

"Ellerini çek. Ona bakmalısın. O bir azizdir," dedi Anna. Sonra kızarak, "Alexis Alexandrovitch!" Wronsky'nin ellerini tutup yüzünden ayırdı. Wronsky'nin yüzünde utanç ve can çekişme izleri görülüyordu..

"Elini ver ona... Affet onu..."

Alexis Alexandrovitch ona elini uzattı... Göz yaşlarını saklamaya gerek görmüyordu.

"Tanrıya şükürler olsun!" dedi Anna. "Artık her şey hazır. Biraz ayaklarımı uzatın. Bu çok önemli bir şey." Duvarlarda asılı duran süsleri göstererek, "Ne kadar zevksiz şeyler," diye devam etti. "Tanrım ne zaman bitecek bu. Bana biraz morfin verin. Doktor biraz morfin verin. Oh. Tanrım... Tanrım."

Yatağın içinde çırpınmaya başladı.

Doktor bunun çocuk doğumu nöbeti olduğunu ve kurtulmanın yüzde bir olasılığı olduğunu söyledi. Bütün gün Anna sürekli nöbet geçirdi. Kendisini bilmiyordu. Gece yarısı kendini tamamen kaybetmişti. Nabız neredeyse durmak üzereydi.398

 

Her an ölmesi bekleniyordu.

Wronsky eve gitmişti. Sabahleyin durumu öğrenmek için geri geldi? Alexis Alexiandrovitch onu görünce, "Kalmanız daha iyi olur. Belki sizi görmek ister" dedi. Sonra hızla karısının bulunduğu odaya girdi. Sabaha doğru tekrar konuşmuş ve sayıklamıştı. Sonra tekrar kendinden geçmişti. Üçüncü gün de aynı şekilde geçti. Doktorlar kurtulmasının mümkün olduğunu söylediler. O gün Alexis Alexandrovitch, Wronsky'jıin bulunduğu odaya gidip, karşısına geçip oturdu.

Wronsky, durumdan söz etmek gerektiğini düşünerek; "Alexis Alexandrovitch, ben hiçbir şey anlayacak durumda değilim. Özür dilerim. Bu durum sizin için ne kadar kötü ise benim için de o kadar kötüdür, buna inanın," dedi.

Ayağa kalkmak istedi, ama Alexis onu tuttu:

"Söyleyeceklerimi dinlemenizi istiyorum. Çok önemli. Duygularımı açıklamam gerekir. Hakkımda yanılmış olmayınız," dedi. "Boşanmak için girişimde bulunduğumu biliyorsunuz. Başlangıçta ne yapacağımı bilmez bir halde olduğumu, ama daha sonraları sizden ve ondan intikam almak için hareket ettiğimi söylemeliyim. Telgrafı aldığım zaman da bu duygularla dolu olarak buraya geldim. Hatta onun ölümünü bile dilediğimi söylemeliyim. Ama..." Biraz düşündü. Duygularını ona açıklamanın doğru bir hareket olup olmadığını düşünüyordu "Ama onu gördüm ve affettim. Affetmeden doğan mutluluk bana görevlerimi hatırlattı. Tamamen affetmiş durumdayım. Öteki yanağımı uzatıyorum artık. Paltomu alsalar, ceketimi vermeye hazırım. Tanrıdan sadece, affedebilme mutluluğundan beni mahrum etmemesini istiyorum."

Gözleri yaşlanmıştı. Bakışlarının netliği Wronsky'i şaşırtmıştı.

"Benim teklifim budur. Beni yerden yere çalabilir, herkesin gözünde en gülünç durumlara düşürebilirsiniz. Ne yaparsanız yapın onu bırakmayacağım. Size sitem de etmeyeceğim. Görevim onunla beraber olmaktır. Bunu yerine getireceğim. Sizi görmek isterse haber veririm.

 


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa