İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366186
Andre Breton-Nadja PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 15:19

NADJA

Andre Breton

(1896-1966)

Tıp öğrenimi yaparken I. Dünya Savaşı'nın patlamasıyla askere alındı. Kendi isteğiyle II.Ordu'nun ruh ve sinir hastalıkları merkezine atandı. O sırada çok az tanınan Freud'un yöntemlerini klinik olarak kullanma olanağı buldu. Bu sırada tanıştığı nihilist Jacques Vache'den çok etkilendi. Apollinaire ile tanıştı.

Paris'e döndükten sonra, 1919'da, Louis Aragon ve Philippe ve Soupault ile Littérature adlı dergiyi kurdu ve ilk kitabı Mont de Piéte'yi (Pieta Tepesi) çıkardı. Shouppault ile birlikte écriture automatique (otomatik yazı) yöntemiyle Les champs magnetiques (Manyetik Alanlar) adlı özgün metni bu dergide yayımladı. Bu tekniğin amacı bilinçaltını bütün dış etkilerden kurtarıp, kendisini özgürce sergileme olanağı sağlamaktı. 1921'de Viyana'ya gidip Freud'la tanıştı.

1921'de Simone Kahn ile evlendi. 1922'den itibaren, yeni bir dünya kurulması olasılığının tamamen göz ardı edildiği gerekçesiyle dadacılıktan uzaklaşmaya başladı. 1924'de Manifeste du surréalisme'i (Gerçeküstücülük Manifestosu) yayımladı. Bu metinde gerçeküstücülük, düşüncenin bütün denetimlerden uzak bir biçimde kendisini ortaya koyması olarak tanımlanıyordu. Dualizme karşı çıkan Breton aykırı gibi gözüken şeyleri gerçeküstücülükte birleştirmeye çalışıyordu.

Breton sanatın siyasetten ayrılamayacağına inanırdı. 1925'te Fransa-Fas savaşında, Louis Aragon ve Paul Eluard'la birlikte Komünist Partisi'nin görüşlerini savundu. Sonra 1927'de hep birlikte partiye girdiler. 1935'te, gerçeküstücülüğün bağımsız bir devrimci hareket olması gerektiğine inanan Breton partiden ayrıldı. 1938'de gittiği Meksika'da Troçki'yle birlikte Bağımsız Devrimci Sanat Federasyonu'nu kurdu. 1930'da İkinci Gerçeküstücülük Manifestosu'nu yayımlayarak hareketin teorisini geliştirdi. Ve Antonin Artoud, Robert Desnos ve Philippe Soupault'yı hareketten attığını açıkladı. Chilar'da yayımladıkları Un Cadavre (Bir Ceset) adlı broşürde Breton'u şiddetle eleştirdiler. 1938'de, Paris'te düzenlenen ve 14 ülkeden 70 sanatçının katıldığı Uluslararası Gerçeküstücülük Sergisi, akımın doruk noktası oldu. Fransa'nın işgali üzerine 1941'de Newyork'a gitti. Orada Max Ernst, Marcel Duchamp ve David Hare ile birlikte VVV adlı bir dergi çıkardı. Bir dizi konferans verdi. 1942'de Üçüncü Manifestoya Giriş'i yayımladı. 1946'da Paris'e döndü. II.Dünya Savaşı'nın ardından varoluşçuluğun yaygınlaşmasıyla gerçeküstücülük etkisini yitirdi. Ama Breton ölene dek gerçeküstücülüğü savundu.

 

Nadja Andre Breton'un 1928'de yayımladığı

NADJA ÜZERİNE BİRKAÇ SÖZ

Sürrealizmin yazın ve sanat alanında etkisinin görünmediği ender ülkelerden biridir Türkiye. Bir Türk gerçeküstücülüğü hiçbir zaman olmamıştır. Sürrealizmi, sanat alanında, biraz başkaldırı, biraz aykırılık, biraz değişiklik, biraz gerçeküstücülük olarak görenler (aslında onun felsefesinden hiç mi hiç haberi olmayanlar), örneğin Garip şiirini, Sait Faik'in son öykülerini ve benim kuşağımın ilk öykülerini, günümüzün biraz fantastik, biraz fantezi ürünü öykülerini sürrealizm sözcüğünü Türkçe’ye çevirerek "gerçeküstücü" olarak nitelemişlerdir.

Oysa sürrealizm yalnız bir sanat okulu değil, bir dünya görüşüdür. Akımlar ve okullarla dolu 20. yüzyıl sanat dünyasında, insanı ve dünyayı değiştirmeyi amaçlayan tek sanat akımıdır.

Bu akımın başlıca yaratıcılarından ve ölene (1966) değin savunucularından André Breton'un, dilimizdeki ilk kitabı Nadja, yayımlanışından (1928), altmış dört yıl sonra Türk okuruna sunuluyor.

Geçen yıl Paris'te Centre George Pompidou'da düzenlenen André Breton sergisini gezenler, Breton'un yalnız büyük bir şair, büyük bir yazar, eşsiz bir sanat akımının kuramcısı değil, aynı zamanda "burnu en iyi koku alan" bir sanat "kaşifi" olduğunu da gördüler.

Breton, çağdaş sanatın, bugün yeryüzünün belli başlı modern sanatlar müzelerinde yer alan yapıtlarını "keşfetmekle" kalmamıştır. Ülkelerin sanatına, halk sanatına da en "doğru" bakan, onların dilini en iyi söken ve geçmişten, yerelliklerinden koparıp günümüze taşıyan ve evrenselleştiren ender sanatçılardan biri olmuştur.

André Breton, sanata, kendine değin bilinmeyen, ya da bilinip değerlendirilmeyen yepyeni bir geçmiş yaratmıştır. Geçmişin karanlıklarında kalan birçok yazar, şair, birçok sanat sürrealizmle yeniden doğmuştur. Gerçek, yenilikçi sanat akımı odur ki, kendini doğururken, geçmişin unutulmuş değerlerini de beraberinde doğurur.

Breton içinden çıktığı toplumun kültür/sanat temelini oluşturan Yunan/Latin kültür, sanat ve felsefesine karşı çıkıyordu. Çünkü karşı çıktığı rasyonalizm, bu kültür ve felsefenin ürünüydü. (Yaşamındaki tutarlılığı saçmaya değin götüren sanatçı, örneğin, hiçbir zaman, bu kültür ve felsefenin ana kaynağı sayılan Yunanistan'a ayak basmadı.) Kuşkusuz sürrealizm, bir antirasyonalist akımdı. İnsanoğlunu hiçbir zaman ratio'nun (usun) verileriyle anlayamazdık. Hayalin ve düşün ussal bir yönü yoktu. Düşler, büyüler, tılsımlar, seziler, önseziler rasyonalizmin nesi ile açıklanabilirdi?

Hayır, Batı'nın, ratio temelleri üzerinde yükselen kültürü, sanatı, uygarlığı tek kültür, tek sanat, tek uygarlık değildi. Usun ötesinde bir sezgi; felsefenin ötesinde bir algılama; hatta düşünce dilinin ötesinde bir dil vardı ki, bunların kendilerini dışavurumları çok daha saf, çok daha authentigue olabiliyordu. Sürrealizm akımı içinde yer alan sanatçılar da, pusulalarını daha çok bu yöne çevirdiler.

Nadja, Breton'un ve sürrealizmin ilk gençlik ürünlerinden biridir. Bu kitabı, yazınsal türlerden (roman, öykü, anı... ) birine sokmak güçtür. Gerçi bu kitaba adını veren kişi ve anlatılan olaylar, düşsel bir kurgu değil, Breton'un tanıdığı, bir süre birlikte olduğu kişinin ve Breton'un yaşadığı olaylardır. Ama gene de bu kitap bir anı kitabı değildir. (Breton hiçbir zaman anılarını kaleme almamıştır.) Bir roman kurgusu ile de karşı karşıya değiliz. (Breton, hiçbir zaman bir roman yazmadığı gibi, romanı yaratıcı yazınsal bir eylem olarak da görmez.) 20. yüzyıl yazının kendine özgü, tür dışı bir metnidir Nadja. Sürrealizmin yalnızca sanatsal bir kuram olmadığını, yaşamın bir parçası olduğunu duyurmak istemektedir bu kitabıyla Breton. Günlük yaşamın içinde gerçeği aşan insanların, durumların varolduğunu belgelemek ister. Yaşam, rastlantılardan oluşur. Ama derinine indiğinizde, bu rastlantıların kendi aralarında bir anlamları vardır. Düş, sanrı, sayıklama yaşamımızın birer parçasıdır. Her düşün, her sanrının, her sayıklamanın günlük yaşamda bir karşılığı vardır. Yalnız yaşanmış olanlardan değil, yaşanacak olanlardan da kaynaklanabilir bunlar. Nadja, genç Breton'un bir sokakta karşılaştığı, bir mıknatıs gibi onu kendisine çeken kadın, sanki sürrealizmin kendisidir. Doğaüstü güçlere inanan Breton, Nadja'nın çekim alanına girer ve ona "Gizemin karşısında Taştan adam, anla beni" der. Sonra ekler: "Kömür topaklarıyla dolu bir deliğin karanlığında bir sarkaç gibi sallanan bu terazi de neyin nesi?"

Gerçekten neyin nesidir "düşüncelerini ayakkabılarının ağırlığıyla daha da ağırlaştırmamak" isteyen bu kadının sözleri?

Gerçeğin, gerçeküstücü bir biçimde söylenmiş doğruları olmasın?

Bir akıl hastanesinde noktalanan Nadja'nın yaşamına karşın, Breton şöyle yazacaktır: "Nadja için akıl hastanesinin (tımarhane için akıl hastanesi, Türkçe’mizin gerçeküstücü deyişlerinden biri. -F.E.) içiyle dışı arasında pek bir fark olmadığını düşünüyordum."

Niçin, yalnızca Nadja için?

Niçin, "psikiyatriye, onun afra tafrasına, eserlerine nefret" duyan herkes için değil?

"Delilik olmayanla, delilik arasında, iyi bilindiği gibi, bir sınır olmaması, bunlardan birinin de, ötekinin de algı ve düşüncelerine farklı değerler yüklemekten" yazarın kaçınması dolayısıyla mı?

Bilmiyorum.

Bildiğim, insan Nadja'nın değil, yapıt Nadja'nın gerçeği. Bu da sanatsal bir gerçek. Günlük gerçekliği, onu anlatırken bile aşan, onun içindeki doğa ve gerçeküstünü sergileyen ve insanın içinde bir başka insan olduğunu (Eluard) dile getiren görünmeyeni, algılanmayanı yadsımayan, tam tersine onlara şapka çıkaran, dört gözle bakan bir yaklaşım.

Bu "zamanın altınını arayan", 20. yüzyıl sanatının en büyük devrimini yapan sanatçının yüreği, dostu ve uzun yıllar yoldaşı olan Marcel Duchamps'nın ölümünün ardından yazdığı gibi, aşk için çarpmıştır tüm yaşamı boyu. "Böylesi büyük bir aşk gücüne sahip bir başka insan tanımadım. Yaşamın yüceliğini böylesi bir sevme yeteneği (...). Breton, çarpan bir yürek gibi severdi."

Nadja, işte böylesi sevmeyi bilen bir insanın yaşam ve yazı serüvenindeki duraklardan biri.

Altmış dört yıl sonra da, ilk yazıldığı günün tazeliğini taşıyor.

Aşkın çiçeği solmadığı için.

Ferit Edgü, Ağustos 1992

 

 


 

ÖNDEYİŞ

(Gecikmeli Mesaj)

Bu kitabın başından sonuna, yazmak eylemi, dahası her türden kitap yayımlamak eylemi, böbürlenmeyle, kendini ağırdan satmayla bir tutulmuşken, yazarının bunca yıl sonra kitabın biçiminde bir nebze de olsa iyileştirme yapmak isteyerek göze hoş görünmeye çalışması karşısında ne düşünülür sonra! Ne var ki, bu iş sırasında, kitabın duygusal yelpazeye dair olan, tümüyle ona bel bağlayan yanıyla işin temeli de bu zaten birbirlerine belirli bir şekilde eklemlenmiş ufak tefek olayların, olabildiğince insan kişiliğini karıştırmadan, günü gününe ilişkisinde kabul edilebilir olanla olmayanı birbirinden iyi ayırmak gerekir. (Gel de Lequier'nin gürgen yaprağını anma şimdi!) Bir heyecan halinin ifadesini şimdiki zamanda yaşayamamak yüzünden, uzaktan rötuşlama girişimi çatlak seslerle ve başarısızlıkla sonuçlanırsa da (kendisini yiyip bitiren bir kesinlik kaygısıyla "eski dizelerini" yeniden gözden geçirmeye koyulan Valery'de yeterince görülür bu), sözcükler, ifadeler arasında biraz daha tutarlılık, öte yanda biraz akıcılık elde etme isteği de yasak değildir ya!

Eserin boyun eğdiği başlıca iki "antiedebi" zorunluluk nedeniyle, Nadja'da da özellikle söz konusu olabilir bu: Fotoğraf bolluğunun amacının her türlü betimlemeyi -bu konu, Gerçeküstücü Manifesto'da, faydasızlığından ötürü mahkum edilmişti- saf dışı etmesi gibi, anlatı için benimsenen üslup da, tıbbi gözlemleme dilinden, öncelikle de nöropsikiyatrik gözlemleme dilinden kopya edilmiştir; bu yöntem, gerek hastanın muayenesinden, gerekse sorulan sorulara alınan yanıtlardan herhangi bir iz kaçırmadan ,bunları, üslupta en ufak bir düzeltme ve iyileştirmenin dolambaçlarına da kapılmaksızın rapor etmektir.

Kitapta yol alındıkça gözlemlenecektir ki, "canlı olarak yakalanan" belgede hiçbir değişiklik yapmamaya özen gösterme kararlılığı, Nadja kişiliğine olduğu gibi, üçüncü şahıslara ve kendime de uygulanmıştır. Böylesi bir yazının, bu istemli yalınlaştırılması, hiç kuşkusuz sızma noktasını olağan sınırların ötesine taşıyarak okuyanlarının da yenilenmesine katkıda bulunmuştur.

Öznellik ve nesnellik, bir insan yaşamı boyunca birbirlerine taarruz halindedirler. Bundan çoğunlukla birincisi, iyice örselenmiş bir halde çıkar. Otuz beş yıl sonunda (bunca yılın kiri pası az şey değil), bunlardan ikincisini hafif bir bakım ve tedaviye alma kararı, bu bakım yalnızca kendisine tanınan bir ayrıcalık olmakla birlikte, doğrusunu söylemek gerekirse diğerinin de -ki bu benim için büyük önem taşımaya devam ediyor- fazlasıyla yararına olacaktır; o öznellik ki, hatalarla dolup taşan aşk mektuplarında, "yazım yanlışlarıyla dolu erotik kitaplarda" da tümüyle mevcuttur.

 

1962 Noel'i


Kimim ben? İstisna olarak, atasözü olmuş bir özdeyişe bakacak olursam, gerçekten de her şey, dönüp dolaşıp, şunu bilmeye dayanmaz mı?: "Kiminle düşüp kalkıyorum?", "Arkadaşım kim?" İtiraf etmeliyim ki bu son sözcük, kafamı karıştırıyor, çünkü bazı varlıklarla aramda düşündüğümden de öte, daha özel, daha az kaçınılabilir, daha etkileyici, allak bullak edici ilişkiler oluşturmaya çalışıyor. Bu sözcük söylemek istediğimden de fazlasını söylüyor, ben daha yaşarken bana bir hayalet rolü oynatıyor ve besbelli ki bir kişilik olmam için, var olmaktan vazgeçmem gerektiğini ima ediyor. Sözcük, kullanıldığı bu temel anlamda biraz daha aşırılıkla ele alındığında, varlığımın nesnel belirtileri olarak algıladığım şeylerin, ki bunlar enikonu kesinleşmiş belirtilerdir, bu yaşamın sınırlarında olup bitenlerden başka bir şey olmadıkları, gerçek alanını hiç mi hiç tanımadığım bir hareket içindeki belirtiler olduklarını anlatmak istemektedir bana. Dış görünüşüyle olduğu kadar bazı olağan zaman ve yer olgularına körü körüne boyun eğmesi gibi geleneksel bazı yanlarıyla "hayalet"in kafamdaki temsili imgesi, benim için her şeyden önce ebedi olabilecek bir iç sıkıntısının, bir acının yetkin imgesiyle eşdeğerdedir. Yaşantım bu tür bir imgeden başka bir şey olmayabilir ve ben bir şeyler keşfetmekte olduğum kuruntusu içindeyken, gerisin geri başladığım noktaya dönmeye, aslında çok iyi tanımış, bilmiş olmam gerekeni tanımaya çalışmaya, unutmuş olduklarımın küçük bir bölümünü öğrenmeye mahkum olabilirim. Kendi üzerime bu bakış, beni, peşinen ben'in üstünde varsaydıkça, zamanla uzlaşmasına, zamanla uyum sağlamasına hiçbir neden olmayan düşüncemin iyice biçimlenmiş şekline, keyfi olarak, bir önceki düzlem içinde yer verdikçe, bu aynı zamanın içine, telafi edilmez bir kayıp, bir ceza ya da bir düşüş düşüncesi katar ki, bu düşüncenin ahlaksal temelden yoksun olduğu, bana göre, hiçbir tartışma götürmez. Önemli olan, şu geçici dünyada, kendimde ağır ağır ortaya çıkardığım özel becerilerin, bana özgü olacak olan ancak bana verili de olmayan genel bir beceri arayışı içinde beni avutmadığıdır. Kendimde var olduğunu bildiğim her türlü beğeninin, hissettiğim eğilimlerin ve yakınlıkların, boyun eğdiğim çekimlerin, başımdan geçen ve sadece benim başıma gelen olayların ötesinde, kendimi yaparken gördüğüm bir sürü hareketin, sadece ve sadece kendi hissettiğim heyecanların ötesinde, diğer insanlara oranla, beni onlardan ayıran şeyin nereden kaynaklandığını değilse de, bunun nenin nesi olduğunu öğrenmeye çaba gösteriyorum en azından. Bu farklılığın bilincinde olduğum ölçüde, bu dünyaya, tüm diğerleri arasına ne yapmaya geldiğimi, ne mene bir biricik mesajın taşıyıcısı olduğumu, bunu iyi mi yoksa kötü mü bir geleceğin beklediğini, kendi başımı ortaya koyarak, gözlerimin önüne seremez miyim?

İşte bu tür düşüncelerden hareketle, eleştiri, büyük bir sadakatle bağlı olduğu -ki bu bir gerçektir- ayrıcalıklarından vazgeçerek, kısaca, kendine, düşüncelerin tümüyle mekanik bir düzenlenmesinden daha az gereksiz bir hedef göstererek, kendini, fazlasıyla yasak, girilmez olduğunu sandığı bir alanda, bir başka deyişle, günlük yaşamın ufak tefek olaylarına av olan yazarın kişiliğinin alanında bilgece araştırmalarla sınırlarsa, tam bir bağımsızlıkla ve çoğunlukla alabildiğine farklı bir biçimde ifade edecektir kendini; arzulanması gereken bir şey olduğu kanısındayım bunun. Şu küçük hikaye geliyor akla: Hugo'nun, yaşamının sonuna doğru, belki yüz bilmem kaçıncı kez, Juliette Drouet ile aynı gezintiyi yaparken, arabaları iki giriş kapısı olan bir malikanenin önünden geçerken sessiz meditasyonuna ara vermesi ve birisi büyük, birisi küçük kapıların önünde, Juliette'e büyüğünü gösterirken: "Atlılara ait madam" deyişi ve Juliette'in de kendisine küçük kapıyı göstererek: "Yayalara ait mösyö" demesine kulak kabartışı; sonra biraz ileride dalları birbirini kucaklayan iki ağacın önünde, bu kez Juliette'in yanıt vermeyeceğini bile bile bir kez daha söze girişi: "Philemon ve Baucis" ...; üstelik her türlü güvence verilir ki bu insanın yüreğine işleyen merasim yıllar boyu günbegün yinelenmiştir. Bu hikaye bilindikten sonra, Hugo'nun yapıtları üzerine var olabilecek en iyi inceleme bile, onun vaktiyle nasıl biri olduğunu, ne olduğunu bu hikaye kadar anlatabilir mi? Bu iki kapı sanki, gücüyle güçsüzlüğünün aynaları gibidir onun, ancak hangi kapının küçüklüğünün, hangisinin büyüklüğünün aynası olduğu belli değildir. Aşkın eğitimi olan ve Juliette'in yanıtında açıkça belli olan o hayran olunası eğitimi yanı başına almadıktan sonra dünyanın bütün dehası gelse ne olur? Hugo'nun yapıtlarının en titiz, en coşkulu yorumcusu bile bu yüce nispet anlayışına eşdeğerde bir başkasını çıkaramaz karşıma. Hayran olduğum insanlar üzerine bununla eşdeğerde bir özel belgeye sahip olsam ne büyük bir kıvanç verirdi bu bana. Böyle bir belgenin bulunmaması durumunda, daha düşük değerdeki, duygusal bakış açısından kendi kendilerine pek az yeterli olan belgelerle bile yetinirdim. Flaubert'e tapacak kadar bir hayranlığım yok ama beni inandırsalar ki, kendi ağzından, Salambo'yu yazarken "bir sarı renk izlenimi vermek" istediğini, Madam Bovary'yle de "tespih böceklerinin gezindiği kıyı köşedeki kütlerin rengine benzer bir şey yapmak" istediğini söylemiştir ve geri kalan her şey kendisi için boştur; bu tümüyle edebiyat dışı kaygılar bile onların safına geçmem için yeterli olur. Courbet'in tablolarındaki şahane ışık, Vendôme alanının sütunun devrildiği saatlerdeki ışığıdır bence. Günümüzde Chirico gibi biri, bir zamanlar kendisini sanatında belli biçimde hareket etmeye sevk eden şeyin en belirgin yanını tümüyle ve elbette ki, sanatsız bir şekilde, en ince ve de en endişe verici ayrıntılara inerek açığa vurmaya razı olsa, yorumcularına attıracağı adım az bir adım mıdır! Chirico'nun, kendisi olmadan, nasıl söyleyeyim, hatta kendisine rağmen, sadece o dönemlerdeki tuvalleri ve elinde bulunan bir el yazması defter aracılığıyla, 1917’ye kadar, onun kendi evreni olan o evreni sonradan kurmak, ancak kötü bir biçimde kurmak olurdu. Böylesi bir boşluğu dolduramamaktan da böylesi bir evrende nesnelerin yeni bir ölçeğini oluşturmak gibi, öngörülen düzene karşı olan her bir şeyi tümüyle kavrayamamaktan da daha pişmanlık verici bir şey olabilir mi! Chirico teslim etmiştir ki, nesnelerin belli bir düzeni karşısında şaşırdığı (ilk şaşıran da kendisidir zaten) zaman resim yapabilmektedir ve kendisi için vahyin gizemi şu sözcükte saklıdır: Şaşırmışlık. Hiç kuşkusuz bundan kaynaklanan yapıt da, "kendi doğuşunu sağlayanla sıkı bir bağla bağlı bir şekilde" kalmakta, ama ona benzemektir de: "İki kardeş birbirine nasıl benzerse öyle, garip bir şekilde, ya da daha doğrusu belirli bir kişinin rüyadaki imgesiyle, gerçek kişinin kendisinin birbirine benzemesi gibi... Bu, hem aynı kişidir hem değildir; hatlarında hafif ve gizemli bir transfigürasyon gözlemlenmektedir." Kendisi için özel bir biçimde açık ve seçik olan nesnelerin belli bir düzen içinde yer almalarının berisinde, acaba, bu nesnelerin kendileri üzerine bir eleştirel dikkat yöneltmek ve de bu kadar az sayıdaki nesnenin niçin böylesine bir düzen içinde bulunmaya davet edildiklerini araştırmaya yer var mıdır? Enginar, eldiven, kuru pasta ya da makara üzerindeki en öznel görülerinin hesabı verilmediği sürece, Chirico üzerine hiçbir şey söylenmemiş demektir. Konu bu olunca, Chirico'nun işbirliğinden niçin medet umulmasın! Bana gelince, akıl için, nesnelerin belirli birtakım düzenler, düzenlenmeler içinde bir araya gelmesinden daha da önemlisi, aklın kimi nesneler karşısında, bunları algılamaya hazır, düzenlenmiş olmasıdır, bu her iki tür düzen de, kendi başlarına, duyarlılığın tüm biçimlerini yöneltir, yönlendirirler. Gene bunun gibi, Huysmans'la da, En rade'ın Huysmans'ı ve Là-Bas'nın Huysmans'ıyla da, kendine görünenleri değerlendirmede, var olanlar arasında, umutsuzluğun tarafgirliğiyle bir seçim yapmada öylesi ortak tavırlar buluyorum ki, onu sadece yapıtıyla tanıyabilmiş olmakla kalsaydım, ki bu benim için üzüntü verici olurdu, bana göre, dostlarım arasında en az yabancı gelen olurdu bana. Ancak, her an imdadımıza yetişmeye hazır, görünürde son derece çelimsiz, kırılgan can simidiyle, bizi baş aşağı sulara gömmek için suç ortaklarıyla bir araya gelen güçlerin baş döndürücü aygıtları arasındaki gerekli yaşamsal ayrımı başka herhangi birinden çok daha iyi yapmış olan da Huysmans'ın kendisi değil miydi? Hemen hemen tüm gösterilerin, kendisine verdiği bu tir tir titretici sıkıntıdan söz açmıştı bana; ondan önce hiç kimse, bilinçli olasılıkların darmadağın edilmiş alanında, mekanik olanın o büyük uyanışını bir yana bırakın, bundaki mutlak kader, kaçınılmazlık ve kendim için birtakım kaçamaklar aramamın yararsız olduğu konusunda beni insani açıdan ikna etmesini bilememişti. Yaratacağı etki konusunda hiç endişe duymadan, kendisini ilgilendiren şeyler hakkında, hüznün en koyusunu çektiği saatlerde, hüzünlü olmadığı saatlerde, şairlerin birçoğu gibi bu hüznü, boşu boşuna, "şiire dökmek"tense bana sabırla, gölgede, varoluşumun, bulabildiği tümüyle istem dışı en ufak nedenlerini bir bir sayıp dökmek, beni bilgilendirmek isteğiyle öylesine doluydu ki! Varolmaya gelince, burada konuşan, kimin için konuştuğunu da pek bilmiyor aslında! Dışarıdan geliyormuşa benzeyen sürekli istemlerden birinin nesnesidir kendisi de; bunlar, kendimizi iyice bir sorguladık mı, içimizde gizini bulabileceğimiz az ya da çok yeni nitelikteki bu rastlantısal düzenlemelerden birinin önünde kımıltısız bırakırlar bizi. Onu, bilmem hangi nedenler yüzünden, hangi dürtülerden yola çıkarak -bunu bilmezden gelmek yeğ tutulur genellikle- ortaya birbirinden farklı birtakım kişiler getiren ve bunlara fiziksel açıdan, ruhsal açıdan bir konum veren, bir yere oturtan tüm deneyci yazarlardan ayırırım, bunu söylemeye gerek bile yok. Bunlar, belli bir izlenim aldıklarını sandıkları tek bir gerçek kişiden, anlatılarının iki kişisini çıkarır, gerçek iki kişiden ise, hiç utanıp sıkılmadan, tek bir kişi çıkarırlar. Üstelik bir de bütün bunları tartışma konusu yapma zahmetine bile katlanırlar! Tanıdığım bir yazara, yakında çıkacak kitabı hakkında, birisi şöylesine fikirler veriyordu: Kitabın kahramanı olan kadının kim olduğu bilinebilirdi, o halde en azından saçlarının rengini değiştirmesi gerekirdi bir de... Eğer, kitabın kahramanı olan kadın sarışın olursa, kendince, esmer bir kadına ihanet etmek gibi bir şansı olacaktı böylece. Ne diyeyim, bunu çocuksu olmak bir yana, rezalet sayıyorum. Birtakım isimler talep etmekte ısrar ediyorum, anahtarını aramak zorunda olmadığım, kanatları ardına kadar açık kapılar gibi olan kitaplara ilgi duymakta ısrar ediyorum. Bereket versin ki romansı bir masal üslubu olan, safsata bir anlatımla verilen psikolojik edebiyatın günleri sayılıdır. Şuna inanıyorum ki kendini bir daha yerden kaldırtmayacak darbeyi Huysmans'dan yemiştir bu tür edebiyat. Bana gelince, ben sırça köşkümde oturmaya devam edeceğim, hangi saatte olursa olsun ziyarete gelenleri görebileceğim böylelikle, burada tavanlara, duvarlara asılı her şey sanki bir sihirli değnek dokunmuş da onları oraya yerleştirmiş gibi olacak, geceleyin, çarşafları camdan, cam bir yatakta uyuyacağım ve gene burada, kim olduğum er ya da geç, elmas kakmalı gibi gözlerimin önüne serilecek. Lautréamont'un, yapıtının gerisinde tümüyle silinişi kadar hiçbir şey büyülememiştir beni. Ve kafamda her zaman onun o sert, acımasız "tık, tık ve tıkları" gezinir durur. Ama böylesi tam bir insani silinişin koşullarında doğaüstü bir şeyler vardır bana göre. Böyle bir şeye tamah etmek bile fazlasıyla boş bir çabadır ve kendimi kolaylıkla ikna edebilirim ki böylesi bir hırs, onun arkasına sığınanlara pek az onur verici bir şey olmaktan öteye gitmez.


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa