İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366184
Anatole France Thais PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 15:18

Thais

Anatole France

 

(D. 16 Nisan 1844, Paris - Ö. 12 Ekim 1924, Saint-Cry-sur-Loire, Fransa)

Fransız yazar. Bir kitapçının oğlu olan France, hayatının büyük bir bölümünü kitaplar arasında geçirdi ve kendini edebiyata adadı. İlk şiirlerinde klasik geleneği temsil eden Parnassecılığın izleri görülür ve toplumsal kurumlara karşı alaycı bir tavır sergiler. France'ın şüpheciliği ilk öykülerinde de görülebilir: Sylvestre Bonnard'ın Cürmü; 1881 kitaplarına âşık olan ve günlük yaşam karşısında şaşkınlığa düşen bir filologu anlatır; La Reine Pèdauque Kebapçısı; 1893 gizli güçlere olan inançlarla inceden inceye alay eder. Jerôme Coignard'ın Düşünceleri; 1893 ise alaycı, keskin zekâlı bir eleştirmenin gözünden büyük devlet kurumlarının incelenmesini ele alır. Çalkantılı özel yaşamı iki romanına esin kaynağı oldu: Eski Mısır'da geçen ve azizelik mertebesine yükselen kibar bir fahişeyi anlatan Thais 1890 ile o dönemin Floransa'sında geçen Kırmızı Zambak; 1894 adlı aşk öyküsü.

1897-1901 arasında yayımlanan ve Çağdaş Tarih başlığını taşıyan 4 ciltlik eseriyle, yazarın çizgisinde önemli bir değişim kendini hissettirir. İlk üç cildi oluşturan Gezinti Yolu; 1897, Saz Sepet; 1897 ve Ametist Yüzük; 1899 bir taşra kasabasındaki entrikalar anlatılır. Bay Bergeret Paris'te; 1901 adını taşıyan son ciltte ise kendini siyasal mücadelelerden hep uzak tutan roman kahramanının Dreyfus Olayı'na katılması ele alınır. Eser, bir salon düşünürü ve hayattan kopuk bir gözlemci olmaktan vazgeçerek Dreyfus'u tam anlamıyla desteklemeye karar veren Anatole France'ın kendi öyküsüdür. 1900'den sonra France, toplumsal konulardaki görüşlerini birçok eserinde ifade eder. İlk kısa öykülerinden biri olan ve kendisinin tiyatroya uyarladığı Crainquebille (1903) adlı üç perdelik komedide küçük bir esnafın yaptığı haksızlıkları ele alır. Anatole France, hayatının son dönemlerinde sosyalizme yakınlık duymaya başladı. Bununla birlikte Tanrılar Susamışlardı; 1912 ve Penguenler Adası; 1908 adlı eserlerinde insanların kardeşçe yaşayacağı bir toplumun gerçekleşeceğine olan inancının zayıfladığı görülür. Özellikle I. Dünya Savaşı'nın başlamasıyla giderek karamsarlaşan yazar, çocukluk anılarında avuntu aramıştır: Küçük Pierre; 1918, Çiçeklenen Yaşam; 1922. 1921'de Nobel Edebiyat Ödülü'nü alan France 1924'te öldü. Anatole France'ın Türkçe'de yayımlanan öteki eserleri şunlardır: Beyaz Taş Üzerinde (1936), Mavi Sakalın Yedi Karısı; 1938, Komik Hikâye (1939), Epikür'ün Bahçesi; 1947, Edebiyat Hayatı. Seçmeler, 4 cilt; 1956), Dilsiz Kadınla Evlenenin Güldürüsü; 1964 ve İhtilâlin Çocukları'dır (1975).

 

Asıl adı Jacques-Anatolia Thibault olan Anatole France 1844'te Paris'te doğdu. Babası kitapçıydı.

Bu nedenle, kitaplar arasında büyüdü, küçük yaşta onları tanıdı. Sosyal bilimlere dayalı iyi bir öğrenimden sonra, senato kütüphanesinde memur oldu.

Sanat yaşamına şiirle başlayan ve Parnasse Okulu'nun* etkisinde dizeler yazan Anatole France daha sonra eleştiriye yöneldi. Gerçek yolunu ise 1881'de yayımladığı Le Crime de Sylvestre Bonnard romanıyla buldu.

Anatole France'ın romanları genellikle yergi, insan sevgisi ve kuşkucu (sceptique) felsefe gibi üç öğenin birleşmesinden oluşur. Thais romanında ise bu üç öğeye bir dördüncüsü, psikanaliz** eklenir. Roman baskı altına alınmış cinsel arzuların ve rüyanın incelemesini yapar ve yorumunu sunar. A. France, Thais'i yayımladığında, kendi otuz üç, Freud*** kırk beş yaşındaydı ve Avusturyalı psikanalist Rüyaların Yorumu adlı ünlü yapıtını henüz sunmamıştı. Freud araştırmalarını bölüm bölüm yayımlıyor ve France da bunları okuyor muydu?

* Parnasse Okulu: Leconte de Lisle'in önderliğinde bir araya gelmiş 19. yüzyıl Fransız şairler grubu. Romantiklerin duygusal diline tepki olarak ölçülü ve nesnel bir anlatıma önem vermeleriyle tanınırlar.

** Psikanaliz: Ruh çözümleme olarak da bilinen; zihinsel bozuklukları, bilinçdışı zihin süreçlerini inceleme ve çözümleme yoluyla iyileştirmeyi amaçlayan tedavi yöntemi.

*** Sigmund Freud (1856-1939): Geliştirdiği kuramlar, tedavi yöntemleri ve insan ruhunun karanlıkta kalmış yanlarını anlamaya yönelik araştırmalarıyla psikolojide yeni bir alan açmış olan, psikanalizin kurucusu Avusturyalı nörolog.

Ya da romancımız, Freud'un da bir yıl yanında çalıştığı, isteriyi,* ipnotizmayı,** bellek kayıplarını inceleyen Paris'teki ünlü ruhbilimci Jean Martin Charcout'un çalışmalarını izliyor muydu? Yoksa Shakespeare ve Dostoyevski gibi o da bilinçaltının bazı gerçeklerini salt dehasıyla mı kavramıştı? Gerçek olan şu ki Thais, asıl psikanaliz açısından ele alınması gereken önemli bir yapıttır. Freud düşüncesine göre, cinsel arzular bastırılıp, bilinçaltına atılabilir ama asla sürekli orada tutulamaz. Rüyalarla, gündüz görülen hayallerle bilinçaltından bilinçüstüne çıkarlar. Cinsel arzuların sürekli baskı altında tutulması, ruh hastası, nevrozlu bir insan yaratır. Thais romanının kahramanı, soylu bir aileden gelen Romalı Paphnuce, ilk gençlik yıllarını ruhsal karmaşalar içinde geçirir. Karanlık ve yabanıl bir yaradılışı vardır. Yirmi yaşında, felsefe öğrenimini yaparken evreni vahşi bir atın gözüyle gördüğünü, arkadaşı Nicias'ın konuşmalarından öğreniriz. Ne paraya bağlıdır ne de mutlu bir yaşama. Bu ruhsal ortamda Rahip Macrin'i tanır, yüreğindeki boşluğu Tanrı'nın, tanrısal düşüncenin doldurabileceğini sanır. Çilekeş bir keşiş olur, insanlardan, toplumdan kaçıp çölün ıssızlığına, yalnızlığa sığınır. Freud, bir kez tadılan bir arzuyu terk etmekten daha zor hiçbir şey yoktur der. Paphnuce de on yıl çölde çile çekerken, ilk gençlik yıllarında tattığı cinsel arzulardan arındığını sanır. Bastırılmış haz sonunda patlak verir. Çilekeş keşiş, on beş yaşında iken yatmak istediği, ancak çok sıkılgan olduğu, görülmekten korktuğu, üstünde yeteri kadar para bulunmadığı için eşiğinden geri döndüğü, tiyatro oyuncusu, kibar fahişe Thais'i görür düşlerinde sürekli.

* İsteri: Sinir krizleri, çırpınma nöbetleri, kasılmalar halinde kendini gösteren ve bilinçdışı tasarım ve duygularla ilgili hiçbir nörolojik sistemleştirmeye el vermeyen nevrotik bir tür bozukluk.

** İpnotizma: Hipnoz (telkinde yaratılan ve başka etkileri algılamanın azalmasıyla belirginleşen yapay durum) hali yaratmaya yarayan tekniklerin tümü.

Bu düşü, Thais'i hayâsız yaşamdan kurtarıp dine döndürmesi için Tanrı'nın esinlediğini sanır. Çöller aşıp İskenderiye'ye gelir. Kadını, erdemsiz yaşamdan koparıp çilehaneye kapatmayı başarır. Ama sonunda, yaptığı işin Tanrı buyruğu değil şeytanın buyruğu sonucu (bilinçaltı özlemlerin, bastırılmış cinsel arzuların patlak vermesi sonucu) olduğunu anlar...

Kuşkuculuk (sceptisisme) felsefesi, Anatole France'ın diğer romanlarında olduğu gibi Thais'te de önemli bir yer tutar. Kuşkuculuk felsefesi şöyle özetlenebilir: Nesnelerin salt gerçeğini, özünü bilemeyiz. Çünkü onlar üstüne yargılarımız duyumlarla edindiğimiz izlenimlere dayanır. Duyularımız ise bizi yanıltır: "Memphis piramitleri tanyeri ağardığında pembe kozalaklar gibi görünürler, oysa güneş battığı zaman, tutuşan gökyüzü üstünde kara üçgenlere benzerler."

Yazar, yapıtında kuşkuculuk felsefesini filozof Timodcles'in ağzından sergiler: "Nesnelere nicelik kazandıran, yemeğe tat veren tuz gibi, insanların kendi düşünceleridir","Aynı nesnelerin ayrı görünüşleri vardır", "Anlayacağın, ben de kuşkuculardanım, dostum." Anatole France, kuşkuculuk yoluyla okuru gerçeği, salt gerçeği aramaya yöneltir.

France'ın insanseverliği Epikür düşüncesinden kaynaklanır: Uzun olmaması ve erdemin sınırlarını aşmaması koşuluyla, dünyada en değerli şey, kıvanç ve zevktir. Dünyaya geldiğimize göre yaşamdan en büyük tadı almamız gerekir... Romanda bu düşüncelerini, yazar Nicias'a söyletir. Anatole France'ın insanseverliği, yapıtlarında ye yazılarında giderek daha derin boyutlar kazanacak ve daha sonra, bireyi en mutlu (kılacak) toplumsal yönetimin sosyalizm olduğunu söyleyecektir. Tarihsel roman türü olarak bilinen Thais'e sembolist* roman türünün bir utkusu gözüyle de bakılabilir. Şiirde Parnasse çıkışlı Anatole France'ın, birçok Parnassecılar gibi sembolizme uzanmasına şaşmamak gerekir. Zengin düş gücü, sonunda onu düşü de araştırmaya yöneltti.

Yazarın romanlarında ve Thais'te üstü örtülü bir acı olay ile, yergi ile, ironi** ile karşılaşırız. Yaşama ters düşenleri amansızca yere vurur.

Özgürlüğün ve cumhuriyetin savunucusu Anatole France 1921'de kazandığı Nobel Edebiyat Ödülü ile ününü daha bir sağlamlaştırdı ve dünya edebiyatının ölümsüzleri arasına katıldı.

Erdoğan Alkan

* Sembolist: Simgecilik (sembolizm) olarak da bilinen, öznelik, düşsellik gibi özellikleri olan, açıklıktan kaçınıp simgesel anlatım yolunu sezen, görünmez sonsuz gerçeğin ancak simgelerle verilebileceğini öne süren yazın ve sanat akımıyla ilgili olan görüş.

** İroni: Etkiyi artırmak için, bir şeyin tersini söyleyerek alay etme.

ÖNSÖZ

Edebiyat tarihçilerine bakılacak olursa, Anatole France'ın, eşinden boşandıktan sonra birlikte olduğu Madame Arman de Caillavet ile ilişkisi, onun iki romanına esin kaynağı olmuştur. Bu romanlardan biri Thais'tir (1890).

Yazarların yaşam öyküleriyle öyküleri, romanları ve kahramanları arasında doğrudan ya da dolaylı bağlar kurmanın, edebiyat eleştirmenlerinin ve tarihçilerin ne kadar işine yaradığı tartışılır. Kimi durumlarda bu iki düzlem arasındaki bağ, romanların, öykülerin ana fikrini, amacını anlamamızı ve kavramamızı -kolaylaştırmaktan da öteye- mümkün kılacak bir destek işlevine bürünebilmektedir.

Ne var ki iş, yaşam öyküsünden esere giden bu yolun, öteki deyişle bir yandaki somut, tarihsel karakterdeki deneyimlerin, yaşantıların, öte yandaki sanatın soyut, zaman üstü yapısal organizasyonu ile kurduğu ilişkinin ne türden bir ilişki olduğu, hayatın izdüşümlerinin yazılanlara nasıl, ne yollardan yansıdığı, bunları orada yeniden bulup yorumlamanın, anlamlandırmanın yolunun, yönteminin ne olduğu sorusuna cevap aramaya gelince, kendimizi sanat-estetik teorilerinin içinde bulabiliriz. Genç Werther'in genç Goethe* olduğunu, Hüküm öyküsündeki kişinin bizzat Kafka** olduğunu söy lemek, anlamayı, kavramayı ne anlamda kolaylaştırmakta ya da tersine yokuşa sürmektedir?

* Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832): Alman şair, oyun yazarı, romancı. Evrensel boyutlara ulaşmış ünüyle dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biridir.

** Franz Kafka (1883-1924): Çek asıllı Avusturyalı öykü ve roman yazarı. Yapıtlarında çağımız insanının korkularını, yalnızlığını, kendi kendine yabancılaşmasını ve çevresiyle iletişimsizliğini dile getirmiştir.

Kaldı ki, sanatsal ya da "estetik" düzlem, onu kullananın kaçıp sığındığı bir tür fildişi kuledir de. Ya da belki cehennem... Ama gene de, bir sığınma mıntıkası olarak da anlaşılmıştır estetik çoğu kez. Sanatçının, yazarın hayatın gerçeklerinin basıncından canını ancak kurtarıp üzerine çıktığı bir ada... Bazen bu ada iyice ıssız olabilir; sadece yazarın adasıdır bu. Okur orada, kendi canını kurtarmak için kendine ayrılmış bir yer bulmakta zorlanabilir.

Thais, yazarın hayat pratiği içinde yer almış, belirleyici bir olaydan esinlenmiş bile olsa, bizi bir kaçış estetiğinin değilse de, aydınlanmacı bilgi birikiminin engin sularına, hatta girdaplarına sürüklüyor. Çocukken fahişeliğe sürüklenmiş dünyalar güzeli Thais ile gençliğinde ilişki kurmuş olan Paphnuce, keşişliğe soyunduğu dönemde bile genç kadının etkisinden kurtulamamakta, rüyalarının kapısını kadına bir türlü kapayamamaktadır. Keşiş sonunda çareyi, Thais'i de dünyevi hayatın dışına "taşımakta" bulacaktır.

Fransız aydınlanmacıları Diderot'nun,* Voltaire'in** öğretici, aydınlatıcı geleneğini sürdürdüğü kabul edilen Anatole France, okuru, insanlığın kültür tarihi kadar eski bir felsefe tartışmasının içine çekerken, bu tartışmayı döneminin psikanaliz birikimlerinin verileriyle destekleyerek çağdaşlaştırıyor: İnsan mutlu olmak için dünyevi hazlardan, tensel zevklerden vazgeçip cinsel isteğinin, dürtülerinin sürükleyiciliğinden kurtulmalı, arınmış ruhunun peşinden gitmelidir, cümleleriyle programını kısaca tarif edebileceğimiz bu tartışma, antik çağdan başlayarak düşünce tarihi boyunca, felsefenin "etik" mıntıkasının ana sorunsalını oluşturmuştur.

* Denis Diderot (1713-1784): Fransız edebiyatçı ve filozof. Aydınlanmanın temel yapıtlarından biri olan Encyclopèdie'nin yayımcılığını yapmıştır.

** Voltaire (1694-1778): Aydınlanma çağının öncülerinden büyük Fransız yazar. Zorbalık ve yobazlıkla mücadele etmiştir.

Mutluluğun anahtarını arayan bu soruya verilen cevaba göre, etik şu-bu adlarla kutuplara ayrılmıştır.

Ancak Uzakdoğu'nun felsefi dinlerinden, antik Yunan'ın Platon* diyaloglarına ve tek Tanrılı dinlere geçen ve insanın ikili varlığını oluşturduğu düşünülen bu beden ile ruh, bu dünya için yaşama ile öte dünya için yaşama arasındaki gerilim, ortaçağ manastırlarından aydınlanma Avrupa'sına kadar uzanmakla kalmamış, psişik-ruhsal âlemin yerine bilinçdışını/bilinçaltını/bilinçötesini geçiren psikanalizle birlikte,"bilimsel" bir incelemenin de odağına yerleşmiştir: Psikanaliz, özellikle cinsel dürtünün (hazzın) öyle iradi bastırmalara, keşişçe seçimlere pek de itibar etmediğini, daha doğrusu boyun eğmediğini ve eğmeyeceğini, bu yöndeki ısrarın travmalara, patolojik** oluşumlara yol açacağını ısrarla belirtmiştir.

Anatole France, psikanalizin bu uyarısını, bu dünyadan vazgeçme tercihinin ve bu zemindeki gerilimin içine yollarken, bir bakıma bir tür geriye projeksiyon yapıyor. Keşişin rüyalarında sık sık bir tehdit gibi ortaya çıkan Thais'i, keşiş Paphnuce, istediği kadar dönemin ve Hıristiyan mitolojisinin sınırlamaları ve kısıtlamaları içinde,"şeytanın" görünürleşmesi olarak yorumlasın ve "bedenini bu görüntüye yenik düşürmeyeceğine, aşkının ruhsal bir aşk olduğuna" ilişkin kararlılığını dile getirsin, çağdaş psikanalizin verileriyle donanmış bizler, rüyada, o bastırılmış ve bastırılması imkânsız olanın geri döndüğünü çok iyi biliyoruz.

Bugünkü birikimle baktığımızda, Hıristiyanlığın en ilksel durumundaki keşişliğin yanı sıra bir Tanrı adına değil de sırf ruhsal esenlik adına yaşanan keşişliğin de, ister istemez patojen,*** sağlıksız bir varoluş haline işaret etmesi gerektiğini düşünebiliyoruz

* Platon: Eflatun olarak da bilinir. (İÖ 428/427-İÖ 348/347). Öğretmeni Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte Batı felsefesinin kurucularından eski Yunan filozof.

** Patolojik: Hastalıkla ilgili, marazi.

*** Patojen: Hastalık yapan, hastalığa yol açan.

Anatole France, Platon'un Şölen tartışmasına yollama yapan bir ara bölümde, sorunu sofistlerin,* Platoncuların kamplarına paylaştırarak felsefe düzlemine taşırken,'Bedensel hazlar mı yoksa maddi isteklerden arındırılmış bir ruh mu mutluluk getirir?' biçimindeki eskimeyen soruyu önümüze koyuyor.

Veysel Atayman Temmuz 2003, İstanbul

* Sofist: Eski Yunan'da İÖ 5. yüzyılın ikinci yarısından İÖ 4. yüzyılın başlarına kadar para karşılığı felsefe öğreten gezgin felsefeciler. Sofist sözcüğü Yunanca sophos (bilge, zeki, becerikli) sözcüğünden türetilmiştir. Bu terim Atinalı devlet adamı Solon'un yanı sıra Pythagoras, Sokrates ve Platon için de kullanılmıştır.

 

BİRİNCİ BÖLÜM

LOTÜS ÇİÇEKLERİ

Bir zamanlar çöl, çile çeken sofulara mesken olmuştu. Kendi elleriyle kuru dallardan yaptıkları kulübeler, bu yalnız çilekeşlerin, hem tek başlarına yaşamalarına hem de gerektiğinde yardımlaşmalarına elverecek biçim ve uzaklıkta, Nil Nehri'nin her iki kıyısına serpilmişlerdi. Üstlerinde haç işaretleri bulunan kiliseler uzaktan uzağa bu kulübelerin ardında yükseliyor ve bayram günlerinde keşişler, kutsal görevlerini yerine getirmek, dinsel törenlere katılmak için oraya gidiyorlardı. Irmağın hemen kıyısında her biri daracık bir hücreye kapanan çilekeşlerin, yalnızlığın daha bir tadına varmak için zaman zaman toplandıkları evler de vardı.

 

Keşişler ve çilekeş sofular oruç tutarak yaşarlar, güneş battıktan sonra, yalnızca bir parça ekmek, tuz ve çörtük otu yerlerdi. Bazıları tümden kumlara gömülüp, oyuk ya da mezar biçimindeki barınaklarında ilkel bir yaşam sürdürürlerdi.

 

Hepsi cinsel arzulara karşı direnir, at kılından örme sert abalar giyer, uzun süren uykusuzluklardan sonra çıplak toprağın üstünde uyur, dua eder, ilahiler okur; kısaca pişmanlığın doruğunda yaşarlardı. İnsanlığın ilk günahını düşünerek bedenlerim yalnızca zevklerden ve hazlardan değil, dünyevi yaşamın en kaçınılmaz bakım ve tedavilerinden bile yoksun bırakıyorlardı. "Bedendeki hastalıklar ruhumuzu arıtıyor, insan, bütün yaraları teninde açan bir çiçek gibi karşılamayı bilmeli," diyorlardı. "Çöl çiçeklerle örtülecek," diyen peygamberlerin sözü, bu çilekeş sofularla gerçekleşiyordu böylece.

 

Bu kutsal Teb kentinin konuklarından bir kısmı çileler ve dalgınlıklar içinde günlerini tüketip dururken, diğer bir kısmı da, ya palmiye liflerinden ipler örerek ya da hasat zamanlarında komşu çiftçilerin topraklarında ırgatlık ederek hayatlarını kazanıyordu. Dinsizler, onların, kervanları soyan göçebe Arapların ve haydutların suç ortakları olduğundan boşuna şüpheleniyorlardı. Oysa gerçekte bu keşişler, dünya mallarını hor görüyorlardı ve erdemlerinin güzel kokusu gökyüzüne kadar yükseliyordu.

 

Bazen melekler, ellerinde değnekleriyle, yolculuğa çıkmış delikanlılar görünümünde çilekeşlere konuk olur, bazen de şeytanlar ya bir Habeş ya bir hayvan kılığına bürünüp, suç işletmek, kötü yola sürüklemek için bu yalnız başına yaşayan keşişlerin çevresinde dolanır dururdu. Sabahleyin, ellerinde tespihleriyle çeşmeye giden keşişler satirlerin,* santorların** kumdaki ayak izleriyle karşılaşırdı. Gerek gerçek, gerek ruhsal görünümüyle Teb kenti, günün hemen her saatinde, hele de geceleri, cennet ve cehennemin savaştığı bir savaş alanıydı.

 

 

* Satir: Mitolojide insan vücutlu, teke ayaklı, küçük boynuzlu olarak gösterilen yarı tanrı. (Y. N.)

** Santör: Masallarda yarı insan, yarı at biçiminde anlatılan yaratık. (Y. N.)

 

 

İblis sürülerinin amansızca tedirgin ettiği çilekeşler, kendilerini Tanrı'nın, meleklerin, tuttukları oruçların, pişmanlık perhizlerinin ve çektikleri çilelerin yardımıyla koruyorlardı. Bedensel arzuları bazen onları öylesine hırçınca iğneliyordu ki acıyla uluyorlar, yıldızlarla donanmış gökyüzünün altındaki iniltileri aç sırtlanların hırıltılarına karışıyordu. İşte böyle anlarında iblisler, çirkin olsalar bile, bazen asıl yapılarını saklamak için çarpıcı bir güzelliğe bürünürlerdi. Hücrelerde, Teb çilekeşleri, arzunun, dünyevi yaşamın haz verici güzelliklerinin tatmadıkları görüntülerinden korkuyla kurtarmaya çalışırlardı kendilerini. Ama İsa'nın kutsal eli üzerlerinde olduğu için içlerinden gelen bu arzulara yenilmezler, sayısız düşünceler yeniden gerçek niteliklerine bürünüp, tanyeri ağardığı zaman utanç ve öfkeyle dolu uzaklaşırlardı. Güneşin battığı saatlerde gözyaşları içinde çılgınca kaçan ve kendisine sorulduğunda,"Ağlıyorum, inliyorum, çünkü burada oturan Hıristiyanlardan biri beni değnekle dövdü, aşağılayıp kovaladı," diyen keşişlerle karşılaşmak hiç de ender rastlanan olaylardan değildi.

 

Günahkârların, dinsizlerin hakkından çölün eskileri geliyordu. Bazen korkunç derecede oluyordu bu iyilik. Tanrı'ya karşı gelenleri, günah işleyenleri cezalandırmak onların elindeydi. Bir kez karar verildi mi, bu günahkârları artık hiçbir şey kurtaramazdı. İskenderiye'ye kadar bütün kentlerde çölün eskilerinin değneklerle dövdüğü bu suçluları yutmak için toprağın nasıl yarıldığı dehşetle anlatılırdı. Kötü hayat sürdüren insanlardan, özellikle taklitçilerden, soytarılardan, evli rahiplerden ve kibar fahişelerden de çok korkardı bu çilekeş sofular. Bu yalnızların erdemi öyle bir erdemdi ki, vahşi hayvanları bile kendi boyunduruğu altına alıyordu. Bir çilekeşin ölüm saati çaldığı zaman bir arslan geliyordu pençeleriyle çukur kazmak için. Tanrı'nın kendini çağırdığını böylece anlayan kutsal adam, kardeşleriyle helalleşip öpüşüyor ve Tanrı'nın kucağında sonsuz uykuya dalmak için usulca toprağa uzanıyordu.

 

Öyle ki, bir yüzyıldan çok yaşayan Antoine, sevgili müritleri Macaire ve Amathas ile Colzin tepesine çekildiği andan beri, bütün Teb'de Antinoè rahibi Paphnuce kadar yaman bir keşişe daha rastlanmamıştı. Doğrusu, Ephrem ve Sèrapion'un buyruğunda da çok sayıda keşiş vardı, bunlar manastırların ruhsal ve bedensel buyruklarını yerine getiriyorlardı. Ama Paphnuce, o; en korkunç oruçlara bile katlanıyor, bazen üç gün boyunca ağzına lokma koymadan yaşadığı oluyordu. Kılları alabildiğine sert bir aba giyiniyor, alnı toprağın üstünde saatlerce kalakalıyordu.

 

Kulübelerini keşişin kulübesine yakın kurmuş olan yirmi dört müridi onun bu çetin yaşama biçimini örnek alıyorlardı. Paphnuce bu müritlerini İsa'nın ışıklı yüzünü severcesine seviyor, onları pişmanlığa çağıran öğütler veriyordu. Ruhsal oğulları arasında, yıllar yılı haydutluk yaptıktan sonra, kutsal papazın öğütleri sonunda manastırın kollarına atılan insanlar bile vardı. Paphnuce sade yaşamıyla da örnek oluyordu. Müritleri arasında dikkati en çok bir Habeş kraliçesinin eski aşçılarından olup sonradan din değiştiren, Paphnuce ile birlikte durmadan gözyaşları döken Flavien çekiyordu. Okuma yazma biliyor, ustaca konuşuyordu. Ama Paul -saflığı yüzünden kendisine Saf adı takılan bu genç köylü- daha bir başkaydı. Çevresindekiler onun bu saflığıyla alay ediyordu, ama Tanrı katındaki yeri büyüktü, gizli sırlar, ermişlikler gönderiyor, peygamber armağanları verip gönlünü hoş tutuyordu onun.

 

Paphnuce bütün zamanını müritlerinin eğitimiyle, onlara oruç deneyleri yaptırmakla geçiriyor, kutsal kitaplarda kendi yaşantılarını dile getiren örnekler bulmak için sık sık derin düşüncelere dalıyordu. Bu yüzdendir ki bu genç yaşında bile pek çok üstünlüklere sahipti. En dayanıklı çilekeş sofuların bile başına bela kesilen iblisler ona yaklaşmaya cesaret edemezlerdi. Geceleri ay ışığında, hücresinin önünde yedi küçük çakal, kulaklarını dikip sessiz soluksuz, kıpırdamaksızın bekler dururdu. Bu çakallar, rahibin ermişlik erdemiyle eşiğinde tuttuğu yedi iblisti sanki.

 

İskenderiye'de doğan Paphnuce soylu bir ailenin çocuğuydu. Dinsel olmayan bilim dallarında öğrenim görerek yetişmişti. Ozanların yalanlarıyla öylesine ayartılmış, aklı, düşünceleri ilk gençlik yıllarında öylesine yanlış, öylesine bozuk fikirlerle dolmuştu ki, insan soyunun, kral Deucalion zamanındaki büyük tufanda boğulmuş olduğunu sanıyor, okul arkadaşlarıyla, doğa üstüne, Tanrı'nın nitelikleri, hatta varlığı üstüne bile tartışmalar yapıyordu. O zamanlar, dinsizler gibi sefahat içinde yaşıyordu. Utançla hatırladığı günlerdi bunlar. Kardeşlerine,"O günlerde kazanımda boş hazlar kaynatıyordum," diyordu.

 

Bu sözlerle nar gibi kızartılmış etler yediğini, genel hamamlara sık sık gittiğini söylemek istiyordu. Kısacası, yirmi yaşına kadar, adına yaşamdan çok, ölüm denebilecek, dünyevi bir yaşam sürdürmüştü. Ama rahip Macrin'den aldığı derslerden sonra tamamen değişmiş, yepyeni bir insan olmuştu.

 

Asıl gerçek, kendi deyişiyle bir kılıç gibi girmişti yüreğine. Kutsal haçı kucakladı ve İsa'ya taptı. Kutsanmasından sonra da alışkanlık bağlarını koparmaksızın bir yıl daha kaldı dinsizler arasında. Ama bir gün kiliseye girdiğinde bir papaz çömezinin İncil'den okuduğu şu sözleri dinledi: "Üstün bir insan olmak istiyorsan, git, neyin varsa sat, parasını yoksullara dağıt." O günden sonra malını mülkünü satıp parasını yoksullara dağıttı ve manastırın kollarına atıldı.

 

İnsanlardan uzaklaşıp yalnızlığına çekildiği on yıldan beri artık kazanlarda bedensel hazlar kaynatmıyor, pişmanlığın mağaralarında çilesini dolduruyordu.

 

Bir gün, Tanrı'dan uzak yaşadığı günleri düşünerek hatalarını birer birer incelerken, eskiden İskenderiye tiyatrosunda gördüğü Thais adındaki güzel oyuncuyu hatırladı. Yalnızca oyun oynamak için sahneye çıkan bu kadın, bedenini raksın ezgilerine korkusuz ve ustaca bırakıyor, kıvranışlarıyla en hayasız tutkuları dile getiriyor, bu utanç verici kıvranışlarıyla, dinsizlerin masallarda anlattığı Venüs'e, Leda'ya ya da Pasiphae'ya benzemeye çalışıyordu. Böylece ateşli bir hovarda gibi tüm seyircileri birden öpmüş, kucaklamış oluyordu; yakışıklı toy delikanlılar, zengin yaşlılar, yürekleri aşkla, arzuyla dolu eşiğini çiçeklerle donatmaya geldikleri zaman onları karşılıyor, bedenini cömertçe onların kollarına bırakıyordu. Öyle ki, kendi ruhuyla birlikte başka ruhları da yiyip tüketiyordu.

 

Az kalsın bir gün Paphnuce'ü bile tenin günahına sürükleyecekti. Thais, onun damarlarındaki arzu ateşini de tutuşturmuş, bir defasında evine kadar yaklaşmıştı. Ama gençliğinin ilk yıllarında çok sıkılgan olduğu (o zaman on beş yaşındaydı), görülmekten korktuğu, üstünde yeteri kadar para da bulunmadığı için bu kibar fahişenin eşiğinden geri dönmüştü. Zaten büyükleri de çok para harcamaması konusunda dikkatliydiler. Tanrı acıdığı içindir ki, önüne bu engelleri çıkararak onu bu büyük suçu işlemekten alıkoymuştu. Ama Paphnuce o zamanlar bu yardımın Tanrı'dan geldiğini anlayacak durumda değildi. Tanrı hakkında hiçbir şey bilmediği gibi şükran duygularından da yoksundu. Kendi çıkarlarını düşünmekten başka bir şey bilmiyor, boş dünya nimetlerinin ardından koşuyordu. Böylece Paphnuce, hücresinde, tıpkı bir terazideki gibi dünyanın kurtuluşunun asılıp kaldığı bu kurtarıcı tahta tasvirin önünde diz çöküp uzun uzun Thais'i düşünmeye başladı, çünkü Thais onun günahıydı ve çilekeşlik kurallarına göre, heyecan ve toyluk günlerinde bu kadının kendisinde yarattığı şehvet arzularının çirkinliği üstüne derin düşüncelere dalması gerekiyordu. Birkaç saatlik düşünceden sonra Thais'in görüntüsü bütün çıplaklığıyla, bütün ayrıntılarıyla gözlerinin önüne geliverdi. Tıpkı sapıklık yıllarındaki gibi etiyle buduyla görünüyordu. Önce Leda gibiydi görüntü; sümbüllü bir yatağa yumuşacık, usulca uzanmış, başı yastığın üstüne düşmüş, gözleri buğulu ve aydınlık, burun delikleri arzuyla titriyor, ağzı yarı aralık, göğsü çiçeklerle bezenmiş, kolları ırmaklar kadar serin. Görüntüden ürken Paphnuce göğsünü yumruklarla dövüyor,"Tanrı tanığım olsun ki günahlarımın çirkinliğinden başka bir şey düşünmüyorum," diyordu.

 

Sonra görüntü yavaşça biçim değiştirip başka bir anlatıma bürünüyor, Thais'in dudakları, ağzının her iki köşesine doğru usul usul kapanıp gizemli bir hüzün yuvası halini alıyordu. Büyüyüp açılan gözleri gözyaşlarıyla, ölgün ışıklarla doluydu; hüzünle inip çıkan göğsünden, fırtınanın ilk esintilerine benzeyen bir soluk yükseliyordu. Bu görüntüden sonra Paphnuce'ün ruhunun derinliklerine kadar bir sıkıntıdır indi. Alnını yere koyup dua etti: "Yüreklerimize, otların üstündeki çiy taneleri gibi acımayı koyan bağışlayıcı Ulu Tanrım. Şükürler olsun sana. Kulunun yüreğinden, dünya nimetlerinin kalıntısından başka bir şey olmayan bu boş şefkati sil at. Senden başka hiçbir yaratığı sevmemiş olan ben kuluna acı. Çünkü her şey gelip geçicidir, tek kalıcı olan sensin. Eğer bu kadınla ilgileniyorsam senin eserin olduğu içindir. Meleklerin bile senin eserin önünde saygıyla eğilirler. O senin ağzının soluğu değil mi Tanrım? Nice yerli ve yabancıyla günah işlemesinin artık önüne geçmek gerekir. Gönlümde ona karşı bir acıma var. Suçları o kadar çok, o kadar iğrenç ki bunu düşünmek bile beni titretiyor, tüylerim dehşetten diken diken oluyor. Değil mi ki suçlu, ona acımam gerekir. İblislerin sonsuza kadar ona işkence edeceklerini düşündükçe gözyaşlarımı tutamıyorum."

 

Böyle düşünüp dururken eteğine oturmuş bir çakal gördü. Şaşırdı. Çünkü hücrenin kapısı sabahtan beri kapalıydı. Hayvan sanki papazın düşüncelerini okur gibiydi ve kuyruğunu köpek gibi oynatıp duruyordu. Paphnuce haç çıkardı. Hayvan kayboldu. O zaman Paphnuce iblisin ilk kez odasına kadar sokulabildiğini anladı, kısa bir dua okuduktan sonra yeniden Thais'i düşünmeye başladı.

 

"Tanrı'nın yardımıyla onu kurtaracağım!" dedi.

 

Sonra uyuyakaldı.

 

Ertesi sabah, dua ettikten sonra, biraz uzakta yine çilekeş bir yaşantı sürdüren aziz Palèmon'un yanına gitti. Palèmon, huzurlu gülümseyen bir yüzle, her zamanki gibi toprağı belliyordu. Yaşlı bir adamdı, küçük bir bahçede tarımla uğraşıyordu. Vahşi hayvanlar ellerini yalar, iblisler yanına yanaşamazdı. Belin sapına abanıp,"Tanrı'ya şükürler olsun Paphnuce kardeş," dedi.

 

"Tanrı'ya şükürler olsun, yüreğimizden huzur eksilmesin kardeşim!"

 

"Huzur içinde kal Paphnuce kardeş." Keşiş Palèmon kolunun yeniyle alnındaki teri sildi.

 

"Bütün söylediklerimiz, yalnız ona kulluk edenlerin arasında bulunan Ulu Tanrı'ya şükretmek amacıyladır.
 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa