İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3366180
Anatole France Penguenler adası PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 15:17

PENGUENLER ADASI

ANATOLE FRANCE

 

Anatole France (1844-1924) 19. yy sonu ve 20. yy başları Fransız edebiyatında klasik geleneğin en saygın temsilcisi sayılır. Yapıtlarında zengin bir klasik kültürü açık ve duru bir dille, bilge bir alaycılıkla yansıtabilmiş, edebiyatın her türünde yapıtlar vermiş, politika, din, tarih, sanat, edebiyat ve felsefe alanlarında Voltaire ve Diderot'nun hümanist aydınlanma geleneğini sürdürmüştür.

Asıl adı Jacques-Anatole-François Thibault olan Anatole France 1844 yılında Paris'te bir kitapçının oğlu olarak dünyaya geldi. Stanislas Lisesi'nde sağlam bir hümanist eğitim aldıktan sonra kütüphanecilik, yayınevi asistanlığı, arşivcilik, öğretmenlik gibi değişik işler yaptı. Bu arada Parnasse okulu şairleri arasında yer aldı ve edebiyat çevrelerinde saygın bir yer edindi.

1875 yılında Le Temps gazetesi onu edebiyat eleştirmeni olarak işe aldı. Bu gazetede çağdaş yazarlar üzerine yazdığı eleştiriler daha sonra dört ciltlik La Vie Litteraire (Edebiyat Hayatı) adıyla yayımlandı. Daha sonra yayımlanan Sylvestre Bonnard'ın Suçu (1881) adlı romanı, güzel dili ve alaycı deyişiyle onu bir anda üne kavuşturdu.

1877 yılında evlenip beş yıl sonra boşandı ve Paris'in ünlü edebiyat salonlarından birine ev sahipliği yapan Madam de Caillavet ile birlikte yaşamaya başladı. Bu ilişkiden esinlenerek yazdığı trajik bir aşk öyküsü olan Kırmızı Zambak (1894) büyük başarı kazandı.

1896 yılında Fransız Akademisi'ne seçildi. Bu yıllarda toplumsal sorunlarla giderek daha çok ilgilenmeye başladı. Dreyfus Olayı başladığında Emile Zola'nın en yakın destekçisiydi. Onun hazırladığı bildiriye ilk imzayı attı. Amerika'daki Sacco-Vanzetti davası nedeniyle yazdığı açık mektup Amerikan gazetelerinde yayımlandı. 1897-1901 yılları arasında yazdığı dört ciltlik Histoire Contemporaine (Çağdaş Tarih) adlı romanında Dreyfus olayını ve Fransız toplumsal politik yaşamını ele aldı.

Voltaire ve Fenélon biçeminde özyaşam öykülerinden oluşan Le Livre de Mon Ami (Dostumun Kitabı, 1899); Le Petit Pierre (Küçük Pierre, 1918), Ördek Ayaklı Kraliçe Lokantası (1893), Jerome Coignard'ın Düşünceleri (1893), Azize Claire Çeşmesi (1895) ile toplumsal sorunlara ve Fransız politik tarihine eğildiği Penguenler Adası (1908), Jean D'Arc (1908), Tanrılar Susamışlardı (1912) ve Meleklerin İsyanı (1914) gibi romanları, öbür önemli yapıtlarıdır.

1921 yılı Nobel Edebiyat Ödülü ona verildiğinde 25 cilt tutan yapıtlarıyla tüm dünyada tanınan bir yazardı. Ömrünün son yıllarında Fransız Komünist Partisi'ne üye oldu.

12 Ekim 1924'de on yıl kadar önce taşınmış olduğu Tours kentinde öldü. Cenazesi devlet töreniyle gömüldü.

 

PENGUENLER ADASI...

 

Penguenler Adası güncelliğini günümüze kadar koruyabilmiş en güzel yapıtıdır. Mizah, tarih, felsefe ve hatta bilimkurgu denebilecek türdeki bu romanda penguenlerin insana dönüştükten sonraki yaşamlarını anlatırken, insanlık tarihi ve özellikle Yakınçağ Fransa tarihindeki önemli olaylara değişik ve düşündürücü yorumlar getirir. Bir gülmece yapıtı olarak çok başarılı bulunmakla birlikte, her sayfasında bağnazlık, baskıcı yönetim düzenleri, kapitalizmin insanı yabancılaştırması, sömürge savaşları, emperyalizm, ... vb. konularda ciddi dersler bulunmaktadır. Kitap Anatole France'ın, ömrünün son yıllarında, insanlığın geleceği konusunda kötümser olmaya başladığı dönemin izlerini taşır.

Okuyucular romanda Pembekız (Jean D'Arc), Trinco (Napoleon), Aegidius Aucupis (Voltaire), Colomban (Emile Zola), Pyrot (Dreyfus), vb. önemli tarihsel kişileri tanımakta güçlük çekmeyeceklerdir.

Bekir Karaoğlu

 

ÖNSÖZ

 

Yaşamımda, günlük bir yığın ilginç uğraş arasında, tek bir düşüncem var. Bu düşünce büyük bir amacı gerçekleştirmektir: Penguenlerin tarihini yazıyorum. Bu uğurda, karşılaştığım sayısız güçlüğe aldırmadan aralıksız çalışıyorum.

Bu budunun toprak altında gömülü anıtlarını bulmak için toprağı kazdım. İnsanın ilk kitapları taşlardı. Ben de Penguenlerin ilk çağlarını öğrenebilmek için taşları inceledim. Okyanus kıyılarında bozulmamış höyükleri eşeledim; beklediğim gibi, çakmak taşından yapılmış baltalar, tunç kılıçlar, Roma paraları ve Fransa Kralı I. Louis-Philippe adına kesilmiş bir yirmi para buldum.

Eski çağların tarihi için Beargarden Manastırı rahiplerinden Johannes Talpa'nın yazdığı kitap en büyük yardımcım oldu. Ortaçağ Penguen Tarihi için tek sayılabilecek bu kaynaktan doya doya içtim.

XIII. yüzyıldan sonraki tarihleri için biraz daha şanslıyız, ama yine de tarih yazmak oldukça güç. Neyin nasıl olduğunu tam anlayamıyoruz; en büyük sorun tarihçinin elindeki belge bolluğu. Bir olay tek tanık tarafından belgelenmişse, bunu hiç düşünmeden kabul ederiz. Kararsızlık, iki veya daha çok tanık olduğunda başlar; çünkü bunların aktarımları her zaman birbiriyle çelişkilidir.

Kuşkusuz, bir tanığı diğerine yeğlemenin güçlü bilimsel nedenleri olabilir. Ama, bu nedenler duygu, tutku, çıkar ve hepsinden de öte, ciddi adamların ortak yönü olan sorumsuz düşünme hastalığından daha güçlü değildirler. Böylece olayları ya çıkarcı yahut da kaprisli bir deyişle aktarıyoruz.

Ülkemin ve Avrupa'nın en büyük arkeoloji ve paleografi bilginlerine gidip, Penguenlerin tarihini yazarken karşılaştığım güçlükleri anlattım. Her defasında bir küçümsemeyle karşılaştım. Bana acıyan bakışları şöyle diyordu: "Sanki biz tarih mi yazıyoruz sanırsın? Bir belge veya anıttan en ufak bir yaşam veya gerçek kırıntısı çıkarabilmek için mi uğraşıyoruz? Hayır, metinleri olduğu gibi yayınlıyoruz. Belli ve ölçülebilir olan yalnızca metindir; metnin ruhu olmaz, düşünceler fanteziden ibarettir. Tarih yazmak için insanın boş savları ve iyi bir düşlem gücü olması gerekir."

Bir gün, sayın bir bilim adamıyla konuştuktan sonra, her zamankinden daha moralsiz ve üzgün dönerken, birden şöyle düşündüm:

"Oysa, tarihçi denen insanlar da var; soyları henüz tükenmedi. Akademide beş-altı kadarı korunuyor. Onlar metinleri yayınlamıyor, tarih yazıyorlar. Gidip onlarla konuşayım; bana bu uğraş için insanın boş savları olması gerektiğini söylemeyeceklerdir."

Bu düşünce cesaretimi artırdı. Ertesi gün, en yaşlı ve en tanınmış tarihçinin kapısını çaldım.

"Bayım," dedim ona, "sizin gibi deneyimli birinin öğütlerini almaya geldim. Bir tarih yazmak istiyorum, ama sonuca ulaşamıyorum."

Tarihçi omuzlarını silkerek yanıt verdi:

"En tanınmış yapıtları kopya etmek varken, tarih yazmak için kendinizi niye bu kadar yoruyorsunuz? Görenek budur. Yeni veya özgün bir düşünceniz varsa, insanları veya olayları yeni bir bakış açısıyla anlatırsanız, okuyucuyu şaşırtırsınız. Okuyucuysa, şaşırmak istemez; bir tarih kitabında önceden bildiği saçmalıkları görmek ister. Onu eğitmek isterseniz, aşağılandığını düşünür ve öfkelenir. Onu aydınlatmaya çalışmayın, yoksa inançlarına sövdüğünüzü basbas bağırır.

Tarihçiler birbirlerinden aşırır. Böylece boşuna yorulmamış ve saygısız görünmekten kaçınmış olurlar. Siz onları örnek alın, özgün olmayın. Özgün bir tarihçi evrensel bir kuşku, aşağılama ve iğrençlik anıtıdır."

"Siz sanıyor musunuz ki," diye ekledi, "yazdığım tarih kitaplarına yeniklikler koymuş olsaydım, şimdiki ünüme kavuşabilirdim? Nedir yenilik? Görgüsüzlükten başka şey değil."

Yerinden kalktı. Ona teşekkür edip kapıya gidiyordum ki arkamdan seslendi:

"Bir şey daha: Kitabınızın iyi karşılanmasını istiyorsanız, toplumun üzerine kurulu olduğu erdemleri her fırsatta yüceltmeyi savsaklamayın: inanç, zenginlik, sadaka, özellikle toplumun ana direği olan, yoksulun yazgısına boyun eğmesinin erdemi. Kitabınızda mülkiyet, soyluluk ve jandarmanın kaynaklarını, bu kurumların layık oldukları saygıyla ele alınacağını söyleyin. Yeri geldiğinde doğaüstü güçleri kabul ettiğinizi belirtin. Bunları yaparsanız, kitabınız başarılı olur."

Bu yerinde düşünceleri kafamdan hiç çıkarmadım ve yeri geldiğinde kullandım.

Burada, Penguenlerin değişim geçirmelerinden önceki yaşamlarına eğilmeyeceğim. Onların zoolojiden çıkıp tarihe ve tanrıbilime girdikten sonraki dönemleriyle ele alıyorum. Açıkçası, büyük Aziz Mael'in insana dönüştürdüğü Penguenlerden söz ediyorum. Bu terimi biraz açıklamak isterim, çünkü bugün bile karışıklığa yol açmaktadır.

Fransızcada Penguen, Kuzey Kutup bölgelerinde yaşıyan ve alkidler familyasından bir kuştur. Güney Kutup Denizi'nde yaşayan ve sfenisid familyasından olanınaysa manşo deriz. Örneğin, M. G. Lecointe adlı bilgin Belgica gemisiyle yaptığı seferi şöyle anlatıyor: "Gerlache Boğazı'nda yaşayan kuş türleri arasında en ilginç olanı manşolardır. Bunlara çoğu kez yanlış olarak güney Penguenleri denir." Doktor J. B. Charcot ise, gerçek Penguenlerin Güney Kutup bölgesinde yaşayan bu manşolar olduğunu ileri sürmektedir. Ona göre, 1598 yılında bu bölgeye ilk gelen Hollandalılar, yağlı vücutlarından dolayı bu kuşlara pinguinos adını vermişler. Peki manşolara Penguen diyeceksek, Penguenlere ne ad vereceğiz? Doktor J. B. Charcot bu soruya yanıt vermiyor ve görünüşe bakılırsa, bu pek umurunda da değil.

Her neyse, manşolara Penguen deyip dememe konusunda karar vermek, onları ilk kez gözleyen doktorun hakkıdır; yeter ki bizim söz ettiğimiz Kuzey Kutup Penguenleri Penguen olarak kalabilsin. Böylece Güney ve Kuzey Penguenleri, Kuzey Kutbu ve Güney Kutbu Penguenleri, alkidler veya sfenisidler familyasından Penguenler olabilecek. Bu durum perde ayaklıları sınıflandırmak isteyen ornitoloji bilginlerinin hoşuna gitmeyecektir; birbirine karşıt kutuplarda yaşayan ve birçok şeyleri, özellikle gagaları, kanatçıkları ve ayakları birbirinden farklı olan bu iki tür hayvana aynı adı vermenin doğru olmadığı düşünülebilir. Bana sorarsanız bu karşılıklığa aldırmam. Benim Penguenlerimle Doktor Charcotnunkiler arasındaki farklar ne olursa olsun, benzerlikler daha çok ve daha derin görünüyor. Her ikisinde de düşünceli bir yüz anlatımı, dingin bir gülünçlük, alaycı bir babacanlık ve acemi bir saygınlık gözleriz. Her iki tür de barışsever, geveze, gösteri canlısı, kamu işlerine meraklı ve belki de üstlerini biraz kıskanan yapıdadır.

Bizim Penguenlerin kanatçıkları pullarla değil, kısa tüylerle örtülüdür. Ayakları kuzeyli akrabalarına göre biraz daha geride olduğundan, başları dik, göğüsleri kabarık ve gövdelerinde gururlu bir salınmayla yürürler. Gagalarındaki görkem de düşünülürse, Aziz Mael'in nasıl olup da onları yanlışlıkla insan sandığı kolayca anlaşılabilir.

Elinizdeki yapıt, eski tarih diyebileceğimiz ve belleklerde kalan olayları olabildiği ölçüde neden-sonuç ilişkileriyle anlatan türden olacaktır; bu nedenle bilimden çok bir sanat yapıtı sayılabilir. Bu anlatım biçiminin günümüzde olumlu düşünen kafalara yeterli gelmediği, eskil çağların Cliosunun bugün dedikoducu bir kadından farklı olmadığı ileri sürülmektedir. Gelecekte kendine daha çok güvenen, çağının yaşam koşullarıyla ilgilenen ve falanca budunun etkin olduğu tüm alanlarda ortaya koyduklarını bize anlatan daha farklı bir tarih deyişi belki de olacaktır. Bu tarih artık sanat değil, bilim olabilir. Fakat bunun olabilmesi için, şimdi elimizde pek az olan ve özellikle Penguenler konusunda hiç bulunmayan, bir yığın sayıbilimsel (istatistiki) bilgiye gerek duyulacaktır. Bir gün çağdaş uluslar bu tür bir tarihe kavuşacaktır, ama geçmiş insanlık için eski deyişte bir tarihle yetinmek zorundayız. Böyle bir yapıtın yararlı olmasıysa özellikle anlatanın iyi niyetine ve gözlem yeteneğine bağlıdır.

Alcalı büyük bir yazarın dediği gibi, bir budunun yaşamı cinayet, yoksulluk ve çılgınlıklar bütünüdür. Penguenlerin tarihi de diğer uluslarinkinden farklı değil; ancak öyle ilginç sayfaları var ki bunları açığa kavuşturabildiğimi sanıyorum.

Penguenler uzun süre savaş içinde yaşadılar. İçlerinden biri, Düşünür Jacquot, özyapılarını küçük bir tabloda şöyle özetliyor:

"Drakonitlerin son çağında Bilge Gratien Penguistan'da gezmeye çıkmıştı. Bir gün temiz havada yalnızca inek çıngıraklarının dalgalandığı yemyeşil bir koyaktan geçerken, bir çam ağacının gölgesindeki küçük bir köy evine konuk oldu. Evin kadını eşikte bebeğini emziriyor, küçük bir çocuk köpeğiyle oynuyor, kör ve yaşlı bir adam da güneşin altında oturmuş dudaklarıyla gün ışığını içiyordu.

Evin efendisi olan genç ve sağlam bir adam Gratien'e ekmek ve süt ikram etti. Düşünür Penguen bu sağlıklı yemeği kabul etti. Sonra:

- Ey bu sevimli ülkenin insanları, dedi, sizleri kutsuyorum. Burada her şey neşe, uzlaşma ve barış kokuyor.

O böyle konuşurken çobanın biri kavalıyla bir marş çalarak geçti.

- Bu canlı hava nedir? diye sordu Gratien.

- Bu bizim Foklara karşı açtığımız savaşın marşıdır, dedi köylü. Burada herkes bu marşı söyler. Bebekler konuşmadan önce bu marşı öğrenirler. Hepimiz yurtsever Penguenleriz.

- Fokları sevmez misiniz?

- Onlardan nefret ederiz.

- Niçin nefret ediyorsunuz?

- Bir de soruyorsunuz! Foklar Penguenlerin komşuları değil mi?

- Evet.

- İşte bu nedenle Penguenler Foklardan nefret ederler.

- Bu bir neden mi?

- Elbette. Komşu demek düşman demektir. Şu benim tarlamı görüyor musunuz? İşte onun yanındaki tarlanın sahibi en nefret ettiğim kişidir. Ondan sonraki en büyük düşmanlarım bu koyağın öbür yakasında yaşayanlardır. Bu dar koyakta yalnızca onların ve bizim köyümüz vardır: öyleyse düşmanımızdırlar. Bizim delikanlılar ne zaman onlardan bir öbeğe raslasa, karşılıklı sövgü ve kavga alışverişi olur. Şimdi Penguenler Foklara düşman olmasın da kime olsunlar? Siz yurtseverliğin ne olduğunu biliyor musunuz? Benim göğsümden yalnızca şu iki haykırış çıkar: Yaşasın Penguenler! Foklara ölüm!"

On üç yüzyıl boyunca Penguenler tüm komşularıyla kıyasıya savaştılar. Sonra bu pek sevdikleri uğraştan birkaç yıl içinde bıktılar ve barış için içten bir istek duydular. Generaller bu yeni modayı kolayca benimsediler; tüm ordu, subaylar, astsubaylar ve erler buna uymayı zevkle kabullendiler; ama bürokratlar ve kitaplık fareleri bu işe karşı çıktılar, sakatlar üzüldüler.

Aynı Düşünür Jacquot insanlık tarihinin türlü olaylarını gülünç ve çarpıcı bir deyişle anlatan, kıssadan hisseli bir kitap yazdı ve kendi ülkesinin tarihinden de birçok sayfayı kattı. Bazıları ona bu gerçek olmayan tarihi niçin yazdığını, ülkesinin bundan ne yarar göreceğini sordular.

"Büyük yararı olur," dedi düşünür. "Penguenler kendi eylemlerini, gururlarını okşayan her şeyden yalıtılmış ve abartılmış olarak görebilirlerse, daha iyi düşünür ve belki de daha bilge olurlar."

Bu tarih kitabına sanatçıları ilgilendiren konuları da almak istedim. İçinde Ortaçağ Penguen resim sanatı üzerine bir bölüm bulacaksınız; bu bölümün öbür bölümler kadar eksiksiz olmadığı düşünülebilir. Bunun korkunç nedenini anlatarak bu önsözü bitirmek isterim.

Geçen yılın haziran ayında, Penguen sanatının kaynakları ve gelişmesi üzerine bir görüşme yapmak üzere, "Evrensel Resim, Yontu ve Mimarlık Yıllığı" adlı yapıtın bilge yazarı, şimdi rahmetli olan Fulgence Tapir'i görmeye gittim.

Çalışma odasına girdiğimde, üzerinde belgeler yığılı masasında çalışan, ufak tefek ve miyop gözlüklerinin arkasında sevimli bakışları olan bir adam gördüm.

Gözlerinin yetersizliğini örtmek ister gibi, güçlü bir koku alma duyusuna sahip bir burnu vardı. Bu organıyla Fulgence Tapir sanat ve güzellikle iletişim kurabiliyordu. Fransa'da sık görüldüğü üzere, müzik eleştirmenleri sağır, resim eleştirmenleri de kör olurlar. Bu onlara, estetik düşünceyi kavrayabilmek için gerekli yoğunlaşmayı sağlar. Gizemli doğayı saran biçimleri ve renkleri ayırt edebilecek kadar keskin gözleri olsaydı, Fulgence Tapir bu belge yığınının üzerinde yükselip tüm çağları ve tüm ülkeleri kavrayabilen o büyük sanat kuramını geliştirebilir ve Fransız Akademisi'ne girebilir miydi sanıyorsunuz?

Çalışma odasının duvarları, döşemesi, hatta tavanı bile bağlı paketler, şişkin karton kutular, içleri sayısız fişle dolu teneke kutularla kaplıydı. Bu kadar belge karşısında içimde korkuyla karışık bir hayranlık uyandı. "Hocam," dedim heyecanlı bir sesle, "sizin tükenmek bilmeyen iyilik ve bilginize gereksinmem var. Penguen sanatı konusunda yaptığım araştırmada bana yol gösterebilir misiniz?"

"Bayım," dedi büyük adam, "sanat üzerine her şey, abecesel olarak sınıflandırılmış ve konularına göre ayrılmış fişler halinde bende var. Penguenlerle ilgili her şeyi sizin kullanımınıza vermek benim için bir görevdir. Şu merdivene çıkın ve en üstte gördüğünüz kutuyu indirin. Gerek duyduğunuz her şey orada."

Titreyerek dediğini yaptım. Fakat o uğursuz kutuyu açar açmaz, içinden fırlayan mavi fişler elimden kaydı ve yağmur gibi yağmaya başladı. Hemen sonra, sanki o kutuya destek olmak ister gibi, yanındaki öbür kutular da açıldılar ve pembe, yeşil, beyaz renkte fişler nisan sağanağı veya çağlayanlar gibi dağıldılar. Bir dakika içinde yerler kalın bir kâğıt örtüsüyle kaplanmıştı. Bitmek bilmeyen yerlerden kükrer gibi seslerle fırlayan kâğıtlar sel gibi akıyordu. Bu kâğıt yığınında dizlerine kadar gömülü kalan Fulgence Tapir duyarlı burnuyla yıkımı izliyor, olan biteni seyrederken içini çekiyordu:

"Ah, ne sanat, ne sanat!"

Onu sağanaktan kurtarmak için, elimi uzatıp merdivene çekmek istedim. Fakat çok geçti. Artık umutsuz, yorgun ve acınacak bir anlatımla, kısa kollarını çırparak göğüs hizasına kadar yükselen bu seli durdurmaya çalışıyordu. Birden fişler bir hortum oluşturdu ve dev bir burgaç onu içine aldı. Bir an bilim adamının parlak kafasını ve küçük tombul parmaklarını görür gibi oldum; sonra her şey kayboldu, durgun ve sessiz bir deniz oluştu. Merdivenin üstünde kendim de güvencede olmadığımdan, tavan penceresine tırmanarak canımı kurtarabildim.

 

Quiberon, 1 Eylül 1907

 

BİRİNCİ KİTAP

 

KÖKLER

 

I

 

AZİZ MAEL'İN YAŞAMI

 

Cambrialı soylu bir ailenin çocuğu olan Mael dokuz yaşındayken Yvern Manastırı'na eğitime gönderildi. On dört yaşına geldiğinde aile haklarından vazgeçti ve kendini Tanrı'ya adadı. Günün saatlerini, görenek olduğu üzere, ilahiler söylemek, dilbilgisi çalışmak ve hep var olan gerçekleri düşünmekle geçiriyordu.

Bu din adamının erdemleri, tanrısal bir koku gibi, çok geçmeden çevreye yayıldı. Sonunda, Yvern Başrahibi Gal öbür dünyaya göç ettiğinde, manastırın yönetimine genç Mael getirildi. Mael orada okul, sayrıevi, konukevi, demir işliği ve gemi yapımında yararlı olabilecek türlü işlikler kurdu; çömezlerini çevre toprakları ekip biçmeye yönlendirdi. Manastır bahçesini de kendi elleriyle yeşertiyor, metal işliğinde çalışıyor, çırakları eğitiyor ve böylece yaşamı, gökleri yansıtan ve kırları yeşerten bir ırmak gibi, dingin akıp gidiyordu.

Gün batımında bu Tanrı hizmetçisi, bugün Aziz Mael'in Sandalyesi diye bilinen, denize karşı bir kayanın üzerinde oturmayı alışkanlık edinmişti. Kara ejderhalara benzeyen ve yeşil yosunlarla kaplı kayalar, ayaklarının altında, dalgaların köpüğüne göğüslerini siper etmiş gibi dururlar; Mael, güneşin bulutları kana boyayan kızıl bir ayin ekmeği gibi okyanusa inişini seyrederdi. Ermiş adam bunda toprağa kızıl rengini veren İsa'nın çarmıha gerilişindeki tansığı görür gibiydi. Uzakta ince bir koyu mavi çizginin belirlediği Gad Adası vardı; Azize Brigide orada Saint Malo tarikatına bağlı bir kadınlar manastırını yönetiyordu.

Aziz Mael'in yeteneklerini duyan Brigide ondan, önemli birine armağan olmak üzere, kendi elleriyle yapacağı birkaç şey istedi: Mael onun için tunçtan bir el çıngırağı yaptı; bitince çıngırağı kutsayıp denize attı. Çıngırak denizde çala çala gidip Gad Adası kıyılarına erişti; dalgaların arasından gelen tunç sesini duyan Azize Brigide çıngırağı saygıyla aldı, kızlarıyla birlikte görkemli bir törenle manıstırın mihrabına yerleştirdi.

Böylece Aziz Mael erdemden erdeme koşuyordu. Yaşamının üçte ikisini geçmiş, artık din kardeşleri arasında dünyadaki yolculuğunu bitirmeye hazırlanıyordu ki yaşadığı bir olay Tanrı Efendimizin başka niyetleri olduğunu ve ona daha çalkantılı, ama bir o kadar erdemli bir görev vereceğini duyurdu.

 

II

 

AZİZ MAEL'İN KUTSAL GÖREVİ

 

Mael bir gün denize uzanmış kayaların koruduğu küçük bir koyun kıyısında düşüncelerine dalmış giderken, suyun üzerinde bir kayık gibi yüzen taştan yapılmış bir yalak gördü.

Buna benzer bir tekneyle Colombanlı büyük Aziz Guiree ve yanında İskoçya ve İrlandalı birçok din adamı Arnorique'i kutsamaya gitmişlerdi. Yine daha önceki çağlarda Azize Avoye pempe granitten yapılmış bir tekneyle Auray Irmağı'nda dolaşmış, daha sonra çocukları güçlü kılmak için onları bu tekneye yatırır olmuşlardı. Aziz Vouga'nın Hibernia'dan Cornouailles Adası'na geçerken kullandığı taş teknenin parçaları halen Penmarch'da sergileniyor, başağrısı çeken ziyaretçiler bu taş parçalarında başlarını dinlendiriyorlardı. Aziz Samson, Mont Saint-Michel Körfezini granit bir yalakla geçmiş, bu körfeze sonraları Aziz Samson'un Yalağı denir olmuştu. İşte bu nedenle, taştan yapılmış bu yalağı gören Aziz Mael, Tanrı'nın kendisini Breton Adaları ve diğer kıyılarda dinden habersiz yaşayan budunları inanca getirmesi için görevlendirdiğini hemen anladı.

Başrahiplik asasını pederlerden Aziz Budoc'a verip manastırın yönetimini ona devretti. Sonra bir ekmek, bir kap su ve kutsal İncil'i yanına alarak taş yalağa bindi ve dingin bir yolculuktan sonra Hoedic Adası'na vardı.

Bu ada yılın on iki ayı fırtınalı dalgalarla dövülen, yoksul insanların kayalıklar arasında balık tutarak ve kumlu çakıllı topraklarda güçlükle birkaç sebze yetiştirerek yaşayabildikleri bir yerdi. Adanın kuytu bir yerinde görkemli bir incir ağacı yükseliyor, dalları uzaklara yayılıyordu. Ada yerlileri bu ağaca tapıyorlardı.

Aziz Mael onlara şöyle dedi:

"Sizler güzel olduğu için bu ağaca tapıyorsunuz. Demek ki güzelliğe duyarsız değilsiniz. Ben de size saklı güzelliği açık etmeye geldim."

Böylece onlara İncil'i öğretti. Eğitimleri bitince bu budunu tuz ve deniz suyuyla kutsadı.

O çağlarda Morbihan'da daha çok ada vardı, günümüzde birçoğu denizde yok olup gitti. Aziz Mael bu bölgede altmışa yakın adayı inanca getirdi. Sonra granit yalağa binip Auvray Irmağı boyunca ilerledi. Üç saat yol aldıktan sonra bir Roma evinin önünde karaya ayak bastı. Evin bacasından ince bir duman yükseliyordu. Aziz adam, kapıda dişlerini gösteren ve ayakları gerili bir köpek mozaiğiyle süslü eşikten içeri girdi. Bu evde onu karşılayan yaşlı çift, Marcus Combabus ve Valeria Moerens, topraklarının geliriyle yaşıyorlardı. İç avlu yerden yarı yüksekliğe kadar kırmızıya boyalı sütunlarla çevriliydi. Deniz kabuklarından yapılmış bir çeşme ve evin efendisinin küçük toprak putlarla donattığı bir mihrap görülüyordu. Bu putlar kâh kanatlı çocuklar, kâh Apollon veya Merkür, bazen da saçlarını yolan çıplak kadınlar biçimindeydi. Fakat Aziz Mael bunların arasında, bebeğini dizinde taşıyan genç bir anne tablosu olduğunu gördü.

Onlara bu tabloyu gösterip şöyle dedi:

"Bu gördüğünüz Bakire Meryem, yani İsa'nın annesidir. O dünyaya gelmeden çok önce Ozan Virgilius dizelerinde onun haberini verdi. Ey Marcus, eski çağlarda biliciler, senin bu mihraba yerleştirdiğin türden tablolarda onu resmettiler ve evlerini yıkımda koruması için yalvardılar. İşte bu nedenledir ki doğal yasalara uyanlar, gelecekteki gerçeklere kendilerini hazırlamış olurlar."

Bu konuşmayı dinleyen Marcus Combabus ve Valeria Moerens Hıristiyanlığı kabul ettiler. Gözleri gibi sevdikleri kahya kadın Caelia Avitella ile birlikte kutsandılar. Aynı gün Aziz Mael evin tüm sütunlarını da kutsadı.

Marcus Combabus, Valeria Moerens ve Caelia Avitella erdemlerle dolu bir yaşam sürdürdüler. Öldüklerinde azizlik aşamasına eriştiler.

Sonraki otuz yedi yıl boyunca Aziz Mael iç bölgelerdeki budunları inanca getirmekle uğraştı. Yüz on sekiz kilise ve yetmiş dört manastır yaptırdı.

Bir gün, Vannes kentinde İncil'i yorumlarken, yokluğunda Yvern rahiplerinin din yolundan saptıkları haberini aldı. Hemen, civcivlerini toparlayan bir tavuğun telaşıyla, yitik çocuklarının yanına gitti. O sırada doksan yedi yaşındaydı; sırtı kamburlaşmış, ama kolları hâlâ güçlü ve sesi koyak kuytularındaki kar yığınları gibi bereketliydi.

Rahip Budoc asayı Aziz Mael'e geri verirken manastırın düştüğü talihsiz durumu anlattı. Din kardeşleri Paskalya Yortusu'nun kutlanacağı gün konusunda anlaşmazlığa düşmüşlerdi. Bir kısmı Roma takvimine, öbürleri Yunan takvimine uyulmasını ileri sürüyor, görüş ayrılığı manastırı temelinden sarsıyordu.

Karışıklığa yol açan bir başka neden daha vardı. Gad Adası'ndaki rahibeler, başlangıçtaki iffetli yaşamlarını değiştirmiş, her gün kayıklarla Yvern kıyılarına geliyorlardı. Din kardeşleri onları konukevinde ağırlıyor, inançlı ruhları üzüntüye boğan rezaletler yaşanıyordu.

Budoc raporunu şu sözlerle bitirdi:

"Bu rahibeler geldiğinden beri keşişlerin huzuru ve gönül temizliği kalmadı.

"Bunu anlayabiliyorum," dedi Aziz Mael. "Çünkü kadın, ustaca hazırlanmış bir tuzaktır; kokusu alındığında çoktan yakalanmış olunur. Heyhat! Bu yaratıkların tatlı çekiciliği uzaktan çok daha etkili olabiliyor. Kestirebileceklerinden çok daha derin istekler uyandırabiliyorlar. Eski bir ozanın dediği gibi:

Yanımdaysan kaçıyorum, yokluğunda seni arıyorum.

İşte bu yüzden, oğlum, bedensel isteğin çekiciliği yalnız yaşayanlar ve rahipler üzerinde çok daha güçlüdür. Şehvet şeytanı yaşamım boyunca türlü yollarla beni baştan çıkarmayı denedi; verdiğim en zorlu sınavlar güzel ve hoş kokulu kadınlar karşısında olmadı. Yokluğuyla beni çeken bir kadın görüntüsü beni daha çok zorladı. Şimdi bile, doksan sekiz yaşıma yaklaştığım bu dönemde, hiç olmazsa düşünceyle şeytana uymamak için büyük çaba veriyorum. Geceleri soğuk yatağımda kemiklerim takırdarken, Melikler kitabının üçüncü suresinin ikinci beytini okuyan sesler duyuyorum: Dixerunt ergo ei servi sui: Quoeramus domino... (1) Ve şeytanın gösterdiği genç bir kız çocuğu bana sesleniyor: 'Ben senin Abisag'ınım, Sunamite'inim. Ey efendim, beni yatağına al.'"

("Bana inanın," dedi yaşlı aziz, "Tanrı'nın özel bir yardımı olmadan bir din adamı bedensel ve manevi bekaretini koruyamaz."

Hemen manastırda barış sağlamak ve ahlakı düzeltmek üzere işe koyulan yaşlı aziz, önce gökbilim ve kronoloji hesaplarıya takvimi düzeltti, tüm din kardeşlerine kabul ettirdi. Azize Brigide'in yoldan çıkmış kızlarını manastırdan çıkardı. Ama onları kabaca kovmak yerine, ilahiler eşliğinde kayıklarına bindirip uğurladı.

"Azize Brigide'in kızlarından saygımızı eksik etmeyelim," diyordu Aziz Mael. "Günahkar kadınları aşağılamayı gösteriş sayan sofular gibi olmayalım. Bu kadınların kendilerini değil, günahlarını aşağılamak gereğir; düştükleri durumu değil, yaptıkları eylemi utandırıcı bulmak gerekir; çünkü onlar da Tanrı'nın kullarıdır."

Ve Aziz Mael çevresindeki keşişlere son bir uyarıda bulundu:

"Dümende kimse yoksa, gemiyi sudaki kayalar yönetir."

 

III

 

AZİZ MAEL'İN KANDIRILIŞI

 

Aziz Mael Yvern Manastırı'ndaki düzeni henüz yeni sağlamıştı ki ilk inanca getirdiği Hoedic Adası halkının yine paganlığa döndükleri ve kutsal incir ağacının dallarına bu kez kumaş parçaları ve çelenkler astıkları haberini aldı.

Bu acı haberi getiren gemici yakında bu insanların adada yapılan kiliseyi de yakıp yıkacaklarından korkulduğunu söyledi.

Yaşlı aziz hemen vefasız çocuklarını din yoluna döndürmek ve sövgü eylemlerinden alıkoymak üzere yola çıkmaya karar verdi. Taş teknesinin bağlı olduğu koya doğru giderken gözleri, otuz yıl kadar önce kurduğu gemi işliğinin bulunduğu yana kaydı; çekiç ve testere sesleri geliyordu.


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa