İlköğretim Dersleri

Ortaöğretim Dersleri

Karma-Karışık

Site İstatistikleri

Toplam Üye:1393
Son Üyemiz:işler
Son Ziyaretçi:gökmen
İçerik:6348
İçerik Okunma:3356559
Ebedi Koca Dostoievski PDF Yazdır e-Posta

Sosyalci tarafından yazıldı.   
Cumartesi, 28 Mayıs 2011 14:55

EBEDI KOCA

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski

 

VELCHANINOV

Yaz gelmişti ve beklenilenin tersine Velchaninov Petersburg'da kaldı. Rusya'nın güneyine yapmayı planladığı yolculuk suya düşmüştü. Davasının sonu da geleceğe benzemiyordu. Çiftlikle ilgili olan bu dava çok aksi bir hal almıştı. Üç ay önce gayet kolay gibi görünüyordu, ama birdenbire her şey değişti. "Her şey nasıl da kötüye gitti!" Artık Velchaninov bu cümleyi sık sık tekrarlar olmuştu. Yetenekli ve seçkin bir avukat tutmuş, ona bir sürü para ödüyordu. Parayı falan esirgediği yoktu, ama hem sabırsızlıktan hem de güvensizlikten kendisi de davaya karışmıştı. Belgeleri okuyor, avukatının kesinlikle beğenmediği şeyler yazıyor, mahkemeden mahkemeye koşup duruyordu. İpucu topluyor ve büyük olasılıkla da pek çok şeye engel oluyordu. Avukat bu durumdan yakmıyor ve ne olursa olsun onu yazlığa postalamaya uğraşıyordu. Ama Velchaninov bir türlü gitmeye karar veremiyordu. Petersburg'un tozu, boğucu sıcağı ve sinirleri altüst eden beyaz geceleri onun en çok sevdiği şeylerdi. Büyük Tiyatro yakınlarında yeni tuttuğu ev de tam

bir fiyaskoydu. "Her şey fiyasko!" diye düşünüyordu. Asabiliği gitgide artıyordu; zaten uzun zamandır asabi ve evhamlıydı.

Hayatı hep dolu ve değişik geçmiş bir adamdı, artık genç falan da değildi. Otuz sekiz, hatta otuz dokuzundaydı ve kendi deyimiyle yaşlılığı 'hiç beklenmedik' bir şekilde gelmişti. Yaşından erken çöktüğünün farkındaydı. Gitgide azalan gücüne bakılırsa içten içe çöktüğü açıktı. Yoksa görünüşte güçlü ve dinçti. Uzun boylu, sağlam yapılı bir adamdı. Gür sarı saçları ve neredeyse göğsüne kadar inen upuzun sakalında tek bir beyaz tel bile yoktu. İlk bakışta biraz hantal ve uyuşuk gibi görünüyorsa da, dikkatle bakıldığında bir zamanlar iyi bir eğitim almış, mükemmel bir adam olduğu anlaşılıyordu. Sonradan edindiği ters ve tembel ifadeye rağmen Velchaninov'un tavırları serbest, kendinden emin ve hatta zarifti. Hâlâ kararlı ve küstah bir özgüveni vardı; kendisi bile bunun farkında değildi. Yalnızca akıllı değil, zaman zaman çok mantıklı, kültürlü ve hiç kuşkusuz yetenekliydi. Pembe yüzü, gençlik yıllarında kadınsı bir yumuşaklık taşıyan teni hanımların dikkatini çekerdi. İnsanlar yüzüne bakarlar: "Ne sağlıklı bir adam! Bu ne güzel ten!" derlerdi. Ama bu sağlıklı görünüm artık asabiyet taşıyordu. İri mavi gözleri on yıl önce çok canlar yakmıştı. Parlak, güleç ve aldırışsız bakışları karşılaştığı herkesi etkisi altına alırdı. Artık kırkına merdiven dayadığı şu sıralarda parlaklığı ve güleçliği de kalmamıştı. Küçük küçük kırışıklarla çevrelenmiş bu gözler sağı solu belli olmayan bitkin bir adamın ikiyüzlülüğünü, alaycılığını, insanlara güvensizliğini, yeni ortaya çıkan bir hüznü ve acıyı taşıyordu. Dalgın ve derin bir hüzündü bu, özellikle de yalnız kaldığı zamanlarda ortaya çıkıyordu. Gariptir ama, birkaç yıl öncesine kadar eğlenceye düşkün, umursamaz ve güler yüzlü olan, fıkralar anlatan bu adam yapayalnız kalmaktan başka bir şey istemez olmuştu. Mali zorluklar içindeydi ve hiç gerek yokken pek çok arkadaşıyla ilişkisini kesmişti. Gururunun da bunda rol oynadığı kesindi. Gururu ve kuşkuculuğuyla eski arkadaşlarına bile dayanamıyordu. Ama zamanla yaşadığı  yalnızlık  içinde  gururu  bile  karakter de-

ğiştirmişti. Azalacağına artmıştı. Bambaşka bir hal almıştı. Daha önce hiç akla gelmeyen ve beklenmedik nedenlerden acı çekmeye başladı. "Nedenler arasında bir sınıflandırma yapılacak olsa onunkiler yüksek sınıftan nedenlerdi."

Evet, sonunda öyle bir hale geldi ki geçmiş yıllarda iki kez bile düşünmediği bazı yüksek nedenler kafasını yormaya başlamıştı. Kafasında ve vicdanında yüksek saydığı nedenlere kalbi de onay veriyordu. Daha önce böyle bir şey hiç olmamıştı. Toplum içindeyken her şey bambaşkaydı. Eğer fırsat doğacak olsa, vicdanının gizemli ve saygıdeğer kararlılığına rağmen hemen ertesi gün, bu 'yüce nedenlere' şöyle elini bir sallayıp geçeceğini ve ilk dalga geçenin kendisi olacağını gayet iyi biliyordu. O zamana kadar onu etkisi altına alan 'aşağılık nedenler pahasına kazandığı düşünce özgürlüğüne rağmen durum böyleydi. Sabah kalktığı zaman, uykusuz geçen bir gece boyunca düşündüklerinden ve hissettiklerinden kim bilir kaç kez utanç duymuştu! Son zamanlarda çok uykusuzluk çekiyordu. Bir süredir ıvır zıvır her şeyden alınır olmuştu ve bu yüzden de duygularına mümkün olduğunca az güvenmeye karar vermişti . Ama gerçekliklerini kabul etmek zorunda olduğu bazı şeyleri de gözardı edemezdi. Son zamanlarda düşünceleri ve duyguları geceleri tamamen şekil değiştiriyor, günün ilk saatlerindekilere hiç benzemiyordu. Bu durumdan rahatsız oldu ve tanıdığı bir doktora bile danıştı. Adam bunu pek ciddiye almadı. Fikirlerin ve duyguların değişimi, hatta ayrı iki fikre ve düşünceye sahip olmak 'düşünen ve hisseden' insanların evrensel özelliğidir, cevabını aldı. Bütün ömür boyunca edinilen inançlar bazen uykusuz geçen sıkıntılı bir gecenin etkisiyle değişebiliyor; durup dururken çok ciddi kararlar alınabiliyordu. Ama bunlar hiç kuşkusuz belli bir noktaya kadar geçerliydi: Eğer acı verecek boyuta ulaşıyorsa o zaman yaklaşan bir hastalığın belirtisi olabilirdi; hemen önlem alınması gerekirdi. Yapılacak en iyi şey hayat tarzında köklü değişiklikler yaratmak, yemekleri değiştirmek, hatta yolculuğa çıkmaktı. Sakinleştirici ilaçlar da yararlıydı hiç kuşkusuz.Velchaninov daha fazlasını dinlemedi, ona göre bu kesinlikle bir hastalıktı.

"Demek bütün bunlar bir hastalık, bütün bu 'yüksek fikirler' yalnızca bir hastalık, başka bir şey değil!" diye açıklama yapıyordu kendi kendine üzüntüyle. Bunu kabullenmeyi hiç istemiyordu.

Kısa bir süre sonra yalnız gece olanlar gündüzleri de olmaya başladı, üstelik gece olanlardan daha şiddetliydi ve vicdan azabının yerini öfke, heyecanın yerini alay almıştı. Geçmişindeki, hem de uzak geçmişindeki olaylar, Tanrı bilir neden, birdenbire daha sık ve biraz da garip bir şekilde aklına gelmeye başladı. Velchaninov uzun zamandır hafıza kaybından yakınıyordu, arkadaşlarının yüzünü unutuyordu; karşılaştıklarında tanımadığı için güceniyorlardı. Bazen birkaç ay önce okuduğu kitabı hiç hatırlamıyordu; ama bu hafıza kaybına rağmen uzak geçmişiyle ilgili her gün, on on beş yıldır hatırlanmamış her şey birdenbire, öyle şaşırtıcı bir kesinlikle ve ayrıntılarıyla aklına geliveriyordu ki sanki onları yeniden yaşadığım sanıyordu. Hatırladığı olayların bazıları öylesine unutulmuş şeylerdi ki tekrar hatırlanması bir mucizeydi. Hepsi bu kadar değildi. Engin deneyimleri olan bir adamın her türlü anısı olabilirdi! Ama asıl konu. hatırladığı şeylerin yepyeni, şaşırtıcı ve inanılmaz bir   görüş   açısı   taşıyor   olmasıydı,   sanki  başkalarının   yaşadıklarıydı onlar. Neden hatırladığı bazı şeyler sanki suçmuş gibi etkiliyordu onu? Hem bunlar yalnızca zihninin yargılamaları değildi, kasvetli,, yalnız, hasta zihnine pek güvenmezdi zaten; ama bunlar lanetlemelere, ağlamalara kadar varıyordu. İki yıl önce biri ona bir gün gözyaşı dökeceğini söylemiş olsaydı asla inanmazdı! Hatırladığı şeyler hep duygusal değil, bazen de küçültücü şeylerdi. Topluluk içindeki küçük düşmelerini ve başarısızlıklarını hatırlıyordu. Örneğin, entrikacı bir adam tarafından iftiraya uğradığını, bunun sonucunda da bir ailenin artık onu evlerine kabul etmediklerini hatırladı. Kısa bir süre önce, herkesin içinde, açıkça aşağılanmıştı, suçluyu da düelloya davet etmemişti. Bir keresinde, güzel hanımların içinde akıllıca bir iğnelemeye konu olmuş  ve

uygun bir cevap bulamamıştı. Hatta ödenmemiş bir iki borç bile aklına geldi, gerçi önemsiz miktarlarda borçlardı, ama onur borçlarıydı; üstelik borç aldığı insanlarla arkadaşlığı kesmiş ve arkalarından konuşmuştu. Yalnızca bazı kötü anlarında da boşu boşuna harcayıp tükettiği iki önemli servet için üzülürdü. Ama kısa süre içinde yine 'yüksek fikirler'i düşünmeye başlardı.

Birden, ortada hiçbir şey yokken, yıllar önce sırf şımarıklıktan ve eğlenmek için herkesin içinde hakaret ettiği, kendi halinde, kır saçlı bir memuru hatırlayıverdi. Bu olay onun prestijini de arttırmıştı o zamanlar. O kadar geçmişte kalmıştı ki bütün ayrıntıları net olarak hatırladığı halde adamın adını unutmuştu. Yaşlı adam, kasabada dedikodu konusu olan, yaşı geçkin, bekâr kızını savunmaya çalışmıştı. Zavallı adam öfkeyle cevap yetiştirmeye uğraşmış, ama sonra birdenbire herkesin içinde ağlamaya başlamıştı. Herkes duygulanmış ama yine de adamı şampanyayla sarhoş edip eğlenmişlerdi. Şimdi Velchaninov zavallı ihtiyarın nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığını ve çocuk gibi elleriyle yüzünü gizlediğini hatırladı durup dururken, sanki olayı hiç unutmamış gibi hissetti. Söylemesi biraz garip ama bu o zamanlar çok eğlenceli gelmişti, özellikle de yüzünü elleriyle gizlemesi, oysa şimdi hiç de öyle değildi.

Sonra, şaka olsun diye bir öğretmenin güzel karısına nasıl iftira ettiğini hatırladı. Kocasının kulağına da gitmişti. Velchaninov kısa bir süre sonra kasabadan ayrıldığı için bu olayın sonuçlarını hiç öğrenememişti. Şimdi nasıl sonuçlanmış olabileceğini hayal ediyordu. O anda, bir zamanlar pek de çekici bulmadığı ve yaptıklarından sonradan utanç duyduğu o genç işçi kızı hatırlamamış olsaydı, hayalleri kim bilir daha nerelere kadar uzayıp giderdi. Neden yaptığını bilmiyordu, ama kızın başını derde sokmuş, sonra veda bile etmeden (zamanı mı vardı sanki!) çocukla beraber onu yüzüstü bırakıp Petersburg'a gitmişti. Sonraları tam bir yıl bu kızı aramış ama hiçbir yerde izine rastlamamıştı. Böyle yüzlerce anısı vardı ve her biri beraberinde düzinelerle yenilerini anımsatıyordu. Giderek gururu da inciniyordu.Gururunun garip bir şekilde değişime uğradığını daha önce söylemiştik. Bu doğruydu. Çok seyrek de olsa bazen, arabasının olmaması, bir mahkemeden diğerine koşuşturması ve üstünü başını ihmal ediyor olması artık onu utandırmıyordu. Eğer tanıdıklarından biri sokakta ona alaylı alaylı baksa ya da tanımayacak olsa suratını bile asmadan yanından gidecek kadar gururluydu. Bu kayıtsızlığı gerçekti, gösteriş değil. Tabii bunlar zaman zaman oluyordu. Gururu bir zamanlar çok etkilendiği şeylere artık daha kayıtsızdı, ona sürekli musallat olan tekbir soruya konsantre olmuştu.

"Sanki yukarıda birisi beni kötü huylarımdan arındırmaya çalışıyor ve bana o lanetli anılarla 'pişmanlık gözyaşları' gönderiyor!" diye düşünürdü bazen kendi kendine alayla (zaten kendi hakkında düşündüğü zaman hep alaycı olurdu). "Neyse canım olsun; ama hepsi boşuna! Boşa kürek çekmek! Bu pişmanlık gözyaşları ve kendi kendimi aşağılamalarıma rağmen şu kırk yaşımda bile zerre kadar bağımsızlık duygusu kazanamadım! Yarın da aynı istek ortaya çıkacak olsa, öğretmenin karısına hediyeler verdiğimi yaymak işime gelse hiç tereddütsüz bu dedikoduyu yayardım. Hem de bu ikinci kez olacağından daha adice ve daha iğrenç olurdu ama bir an bile duraksamazdım. On bir yıl önce bacağına ateş ettiğim o ufak tefek, ana kuzusu Prens, yine bana hakaret edecek olsa, onu hemen düelloya çağırır, yine koltuk değneklerine mahkûm ederdim. Ötekilerin hepsi kuru sıkıdan başka bir şey değil, hepsi anlamsız! Kendimi adam edecek gücüm olmadığına göre geçmişimi hatırlamanın ne yararı var?"

Müdürün karısıyla yaşadıkları tekrarlanmamış, başka kimseyi koltuk değneklerine mahkûm etmemişti ama düşünceleri yine aynıydı; aynı şeyler yaşanacak olsa belki de öldürürdü bile... İnsan, sürekli olarak anılarıyla acı çekmemeli; arada bir dinlenip eğlen-meli.

Velchaninov da öyle yaptı. Gezip eğlenecekti, ama zaman geçtikçe Petersburg'daki yaşantısı ona daha da sıkıntı vermeye başladı. Temmuz geliyordu. Arada bir, davayı bir tarafa bırakıp hiç hazırlık

yapmadan, öyle birdenbire, geriye de dönüp bakmadan, Kırım'a falan çekip gitmeye karar veriyordu. Bir saat sonra bu fikre burun kıvırıp dalga geçiyor, "bu iğrenç düşünceler bir kere aklıma gelmeye görsün, beni güneye göndermekle kalmaz, onun için kaçmaya çalışmak boşa, dürüst bir adam için zaten bir neden de yok. Hem ne anlamı var?" diye düşünüyordu umutsuzluk içinde. "Burası ne kadar tozlu ve boğucu! Her şey darmadağınık. Gidip geldiğim mahkemelerde öyle bir telaş, fareler gibi ileri geri öyle bir koşuşturma var ki! Kentte kalıp sabahtan akşama kadar koşturan bu insanların yüzlerinden kendini beğenmişlik, kibir, kendi ruhlarından korkulan, yüreksizlikleri okunuyor. Burası sıkıntılı biri için cennet, ciddi söylüyorum! Her şey ortada, her şey açık, kimse Avrupa'daki kaplıcalarda ya da yazlıklardaki kibar tabakada olduğu gibi bir şeyler saklamaya kalkışmaz. Sırf bu yüzden de saygıyı hak ediyorlar!... Gitmeyeceğim! Patlasam da burada kalacağım!"

10

11ŞAPKASI TÜLLÜ BEYEFENDİ

Temmuzun üçüydü. Boğucu ve sıcak hava dayanılmazdı. Velchaninov için çok yoğun bir gün olmuştu. Bütün sabahı oradan oraya koşturmakla geçirmişti. O akşam kasaba dışındaki villasında oturan bir avukata ani bir baskın yapması gerekiyordu. Saat altıda Nevsky Prospect'te, Polis Köprüsü yakınlarındaki bir restorana gitti. Yemekler pek öyle mükemmel değildi, ama Fransız mutfağıydı. Her zamanki köşesinde bir masaya oturdu ve o günün yemeğini ısmarladı.

Her zaman bir rublelik yemek yer ve ekstradan şarap içerdi. Mali durumu belirsiz olduğundan bu şarap onun için bir fedakârlıktı. O kötü şeyleri nasıl yiyeceğini düşünürken, sanki üç gün aç kalmış gibi son kırıntısına kadar da silip süpürmüştü. Bazen iştahına bakınca, "hastalıklı bir durum" diye mırıldanırdı. Ama bu kez, küçük masaya gayet keyifsiz bir halde oturmuş, şapkasını öfkeyle fırlatmış, dirseklerini dayayıp düşüncelere dalmıştı.

12

Zaman zaman gayet kibar ve soğukkanlı olabiliyordu, ama o anda yanında yemek yiyen biri gürültü yapacak olsa, ya da başında dikilen garson daha ilk kelimesini anlamayacak olsa esip gürleyecek, belki de rezalet çıkaracaktı.

Önüne çorba kondu. Tam kaşığı alıp çorbaya daldırıyordu ki birden elinden alıverdi, neredeyse kendisi de yerinden fırlayacaktı. Aniden aklına şaşırtıcı bir fikir gelmişti. Son birkaç gündür ona dadanıp işkence eden ve yakasından bir türlü düşmeyen o sıkıntının nedenini bulmuştu, gün gibi ortadaydı.

"İşte o şapka" diye mırıldandı, ilham almış gibi. "Şu üzerinde iğrenç yas tülü olan, lanet şapkadan başka bir şey değil. Her şeyin nedeni o!"

Düşünmeye başladı, düşündükçe de huysuzluğu artıyordu. "Bu macera" ona daha da inanılmaz geliyordu.

"Ama... bu pek de macera sayılmaz" diye karşı çıktı kendi kendine. "Maceranın kırıntısı bile yok!"

Olay şuydu: Yaklaşık iki hafta kadar önce (tam olarak hatırlamıyordu, ama iki hafta önce olduğunu sanıyordu) Podyatchesky ve Myestchansky caddelerinin kesiştiği köşede, şapkasında yas tülü olan bir beyefendiyle karşılaşmıştı. Adam herkes gibiydi, bir özelliği falan yoktu, aceleyle geçip gitti, ama nedense gözlerini dikip Velchaninov'a bakınca onun da dikkatini çekmişti. Yüzü hiç yabancı değildi. Bir zamanlar bir yerlerde karşılaşmışlardı mutlaka. "Hayatım boyunca binlerce yüz görmüşümdür, hepsini hatırlayamam ya!"

Bıraktığı etkiye rağmen daha yirmi adım gitmeden bu karşılaşmayı unuttu. Ama etkisi bütün gün sürdü ve anlatılmaz, garip bir rafa tsızlığa dönüştü. Şimdi, iki hafta sonra bu olayı gayet net hatırlıyordu; hatta rahatsızlığın nedenini bir türlü anlayamadığını da hatırlıyordu. Bütün akşam üzerinde olan huysuzluğun o sabahki karşılaşmayla bağlantılı olduğunu düşünememişti.

Ama adam kendini Velchaninov'a hatırlatmakta hiç gecikmemişti. Ertesi gün Nevsky Prospect'te tekrar karşısına çıkmış,

13yüzüne garip garip bakmıştı. Velchaninov lanet okuyup geçmiş, sonra da neden böyle yaptığını merak etmişti. İnsanda nedensiz ve tanımlanamaz bir nefret uynadıran yüzler yok mudur canım!

"Evet, kesinlikle bu adamla bir yerde karşılaştım" diye mırıldandı düşünceli düşünceli, karşılaşmadan bir saat sonra. Akşamın ilerleyen saatlerini de keyifsiz ve neşesiz geçirdi. Hatta gece kötü bir rüya gördü, ama karamsarlığının nedeninin o yaslı adam olduğu aklına bile gelmedi. Oysaki adamı düşünmüş ve o anda o 'sefil şey'in aklını bu kadar meşgul etmesine çok öfkelenmişti. Sıkıntısının ondan kaynaklandığını bilse bunu çok küçültücü bulurdu. İki gün sonra Nevsky vapurlarından birinden inerken, kalabalığın içinde karşılaştılar. Bu üçüncü karşılaşmada, şapkası tüllü bu adamın kendisini tanıdığına ve ona doğru hamle yaptığına yemin edebilirdi, ama kalabalığın seline kapılıp gitmişti. Hatta elini uzatmak 'küstahlığı'nda bulunduğunu bile hayal etti; belki de ona adıyla seslenmişti. Ama Velchaninov bunu pek doğru dürüst duymamıştı... "Bu aşağılık adam da kim? Beni tanıyorsa ve çok me-rakhysa neden yanıma gelmiyor?" diye düşündü öfkeyle, arabaya binip Smolny Manastırı'na doğru giderken. Yarım saat sonra her şeyi unutmuş, avukatıyla bağrış çağrış tartışmaya başlamıştı, ama akşam ve gece iğrenç, inanılmaz bir bunalımın pençe sine düştü yine. "Acaba karaciğer sancısı mı çekiyorum?" diye düşündü huzursuzlukla, kendini aynada incelerken.

Bu üçüncü karşılaşmaydı. Daha sonra arka arkaya beş gün 'hiç kimse' ile karşılaşmadı. O aşağılık adamdan eser yoktu ortalıkta. Ama bu şapkası tüllü adam aklından hiç çıkmıyordu. "Meyim var benim? Acaba hasretini mi çekiyorum? Hımm!... Onun da Pe-tersburg'da yapılacak çok işi olmalı. Peki kimin yasını tutup şapkasına tül takıyor? Belli ki beni tanıdı, ama ben onu tanımıyorum. Neden insanlar tül takarlar? Hiç yakışıyor mu?... Yakından görsem tanırım herhalde..."

İnsanın hatırlamakta zorlandığı, hani dilinin ucuna geliveren bir kelime gibi belli belirsiz bir kıpırdanma oldu hafızasında. Çok iyi

bilir de insan, hatta bildiğinin de farkındadır, ne demek olduğunu da bilir, tam dilinin ucundadır, ama bütün çabalarına rağmen bir türlü hatırlayamaz,

"Çok çok uzun zaman önceydi... şeyde canım... hani bir şey vardı...Lanet olasıca neydi o?..."diye bağırdı öfkeyle. "O sefil adam için kendimi küçültmeme değmez..."

Korkunç öfkelendi, ama akşam, o sabah bu kadar 'korkunç' öfkelendiğini hatırlayınca çok bozuldu. Sanki biri onu utanılacak bir durumda yakalamış gibi hissetti kendini. Şaşkın ve karmakarışıktı.

"Öyleyse bu kadar öfkelenmem için bir neden var... durup dururken... sırf böyle bir hatırlama yüzünden..." Düşüncesi böylece yarım kaldı.

Ertesi gün öncekinden daha da sinirliydi, ama bu kez belli bir temele dayandığını ve bu konuda haklı olduğunu düşünüyordu. "Eşi görülmemiş bir küstahlıktı bu." Her şey dördüncü karşılaşma yüzündendi. Şapkası tüllü beyefendi sanki yerden bitmiş gibi yine ortaya çıkıvermişti. Velchaninov, daha önce sözü edilen, yazlığında basmayı düşündüğü avukatla karşılaşmıştı. İş için görmek zorunda olduğu ve aslında pek iyi tanımadığı bu adam özellikle ortalarda görünmek istemiyor, kendisiyle karşılaşmaktan kaçınıyordu. Velchaninov, sonunda onunla karşılaştığına sevinerek ve uzun zamandır peşinde olduğu bazı şeyleri ağzından kaçırır düşüncesiyle zorlayarak, kurnaz ihtiyarı izliyordu. Ama bu kurnaz ihtiyarın da kendine göre niyetleri vardı ve kâh gülerek kâh sessiz kalarak Velchaninov'u geçiştiriyordu. İşte tam o ilginç anda Velchaninov karşı kaldırımda şapkası tüllü adamı gördü. Durmuş ikisini seyrediyordu, bu çok açıktı ve sanki onlarla alay ediyor gibiydi.

"Lanet olsun!" diye bağırarak öfkeyle avukatın yanından ayrıldı Velchaninov ve başarısızlığını da o 'küstah herifin birden ortaya çıkmasına bağladı. "Lanet olasıca beni mi gözetliyor? Evet, belli ki beni izliyor. Belki de onu birisi tutmuştur... Vay vay vay! Benimle

14

15dalga geçiyor! Vay! Onu bir temiz döveceğim... Ne yazık ki yanımda bastonum yok! Şuradan bir baston alayım! Onu bırakmam! Kim bu adam? Kim olduğunu bilmek istiyorum."

İşte Velchaninov'un anlattığımız gibi, adamakıllı üzgün ve sıkıntılı bir halde o restoranda oturması, bu dördüncü karşılaşmadan üç gün sonraydı. Gururuna rağmen bunları fark etmemek mümkün değildi. Sonunda, bütün koşulları biraraya getirip sıkıntısının, karamsarlığının ve son iki haftadır ısrarla devam eden huzursuzluğunun tamamen bu 'ciğeri beş para etmez', yaslı adamdan kaynaklandığını anladı.

"Tamam, evham yapıyor olabilirim" diye düşündü Velc-haninov, "belki de pireyi deve yapmaya hazırım, ama bütün bunların hayalden başka bir şey olmadığını düşünmek kendimi daha iyi hissetmemi sağlamaz ki! Her namussuz, insanı bu şekilde rahatsız edecek olsa... vay halimize!..."

O günkü karşılaşmada (yani beşinci) Velchaninov öyle sarsıldı ki pirenin deveden de büyük olduğu ortaya çıktı. Adam yine önceki gibi yanından geçti, ama bu kez ne Velchaninov'a baktı ne de tanıyormuş gibi davrandı. Tam tersine gözlerini kaçırıp, fark edilmeden kaçabilmek için telaşlı görünüyordu. Velchaninov arkasını dönüp avazı çıktığı kadar bağırdı:

"Hey baksanıza! Şapkasında tül olan! Saklanmaya çalışmayın! Durun! Kimsiniz siz?"

Hem soru hem de bağrış tarzı çok anlamsızdı, ama Velchaninov ancak yaptıktan sonra bunun farkına varabildi. Adam bu bağırtıya döndü baktı, bir süre için şaşkın şaşkın durdu, gülümsedi, bir şey söyleyecek ya da yapacak gibiydi ama bir anlık kararsızlıktan sonra döndü ve arkasına bile bakmadan kaçtı gitti. Velchaninov hayretler içinde arkasından bakakaldı. "Ya o benimle değil de ben onunla uğraşıyorsam?" diye düşündü Velchaninov. "Olacağı buydu!"

Yemeğini bitirince hemen avukatı görmek için yazlığa gitti. Onu bulamadı. Ona 'beyefendinin o gün gelmeyeceğini, kasabadaki bir

16

yaş günü partisine gittiğini ve sabaha karşı üçten, dörtten önce dönmeyeceğini' söylediler. Bunu öyle alçaltıcı buldu ki, hemen öfkeyle ayaklanıp yaş günü partisine gitmeye karar verdi yola koyuldu bile. Yolda, biraz fazla ileri gittiğini düşününce arabadan indi ve Büyük Tiyatro'nun yolunu tuttu. Biraz harekete ihtiyacı olduğunu hissetti. Ne pahasına olursa olsun uykusuzluğunu yenmeli ve ayaklanan sinirlerini yatıştırmak için o gece deliksiz bir uyku çekmeliydi. Uyumak için de yorulması gerekirdi. Uzunca bir yürüyüşten sonra saat on buçukta eve geldi. Çok yorulmuştu tabii.

Geçen Mart'ta tuttuğu daire bütün kötülemelerine rağmen hiç de o kadar kötü ve utanç verici değildi. 'Geçici bir süre' için tuttuğu ve o 'lanet olası dava' yüzünden Petersburg'da kaldığı bahanesiyle teselli buluyordu. Giriş oldukça karanlık ve pisti, ama dairesi ikinci kattaydı. Karanlık bir koridorun böldüğü, biri avluya, öteki caddeye bakan iki kocaman, aydınlık odası vardı. Pencereleri avluya bakan odanın hemen bitişiğinde, yatak odası olarak düşünülmüş küçük bir oda vardı, ama Velchaninov orayı kâğıtlar ve kitaplarla doldurmuştu. Pencereleri caddeye bakan büyük odada yatıyordu. Yatağını kanepeye hazırlıyordu. Elden düşme mobilyaları gayet rahattı. Refah günlerinden kalma bazı değerli eşyaları da vardı: tunç ve porselen heykelcikler; büyük ve gerçek Buhara halıları; hatta iki güzel tablo. Ama her şey karmakarışık ve toz içindeydi. Hizmetçisi Pelagea onu bırakıp tatil için Novgorod'a evine gittiğinden beri hiçbir şey yerli yerine konmamıştı. Pelagea'sından çok memnun olmakla birlikte, onun gibi bekâr ve hâlâ beyefendiliğini sürdürmeğe çalışan bir adamın yalnız bir kadın hizmetçi çalıştırmasının garipliği bazen Velchaninov'u utandırıyordu. Baharda, bu daireye taşındığı sıralarda kız ona yurtdışına giden tanıdık bir aileden gelmişti. Evini düzene sokmuştu. O gidince de bir başkasını bulmakla uğraşmamıştı. Kısa bir süre için bir uşak tutmaya değmezdi. Hern zaten erkek hizmetkâr istemiyordu. Dışarı çıkarken anahtarı kapıcıya bırakıyor, kapıcının kız kardeşi her sabah evi derleyip toplamaya geliyordu. Parasını cebe indirmekten başka bir şey yaptığı yoktu kızın; hatta

17Velchaninov onun hırsızlık yaptığından da kuşkulanıyordu. Sonra her şeye omuz silkti ve evde yalnız kaldığına şükredip oturdu. Ama her şeyin bir sınırı vardı. Bazı kötü anlarında 'pislik' dayanılmaz oluyor, eve döndüğüne pişman bir halde giriyordu odalara.

Bu kez güçlükle soyunup kendini yatağa attı; öfkeyle, hiçbir şey düşünmemeye ve ne olursa olsun 'hemen' uyumaya karar verdi. Gariptir ama başı yastığa değer değmez de uyudu; hemen hemen bir aydır böyle bir şey hiç olmamıştı.

Yaklaşık üç saat kadar uyudu ama pek huzurlu bir uyku değildi. Sanki ateşlenmiş gibi garip rüyalar gördü. Rüyasında bir suç işlemiş ve herkesten gizlenmişti, ama insanlar onu suçlamak için akın akın geliyorlardı. Büyük bir kalabalık toplandığı halde hâlâ gelmeye devam ediyorlardı. Kapı kapanmıyordu artık. Velchaninov'un ilgisi şimdi hayatta olmayan, eski bir arkadaşındaydı. Adam birden çıkagelmişti. Asıl can sıkıcı olan, Velchaninov'un bu adamın kim olduğunu ve adını hatırlamamasıydı. Tek bildiği bir zamanlar onu çok sevdiğiydi. Gelen herkes Velchaninov'un suçlu olup olmadığı konusunda bu adamın son sözü söylemesini sabırsızlıkla bekliyordu. Ama adam hiç kıpırdamadan masada oturmuş, ağzını bile açmıyordu. Gürültü bir an bile kesilmiyor, genel huzursuzluk gitgide yoğunlaşıyordu. Birdenbire Velchaninov, konuşmadığı için adama saldırdı ve bu yaptığından garip bir zevk duydu. Kalbi dehşet ve acıyla titredi, ama bu dehşette bile bir zevk vardı. Kızgınlıkla ikinci ve üçüncü kez saldırdı, artık deliliğe varan, ama içinde zevk taşıyan öfke ve dehşetten sarhoş bir halde yumruklarının sayısını bile unuttu. Hiç durmadan vurmaya devam ediyordu. Her şeyi yıkıp devirmek istiyordu. Birdenbire bir şey oldu: Hepsi korkuyla bağırmaya başladılar ve bir şey bekliyormuş gibi kapıya döndüler. Tam o anda sanki biri çekip koparırcasına kapı zilini çalıyordu. Velchaninov uyandı, uykuyla uyanıklık arası bir haldeydi. Paldır küldür yataktan fırladı. O anda birisinin gerçekten zili çaldığından ve bunun rüya olmadığından emindi. "Bu kadar açık ve net bir zil sesi rüya olamaz!"

Ama bu zil sesinin gerçekten bir rüya olduğu ortadaydı. Kapıyı açtı, merdiven boşluğuna çıktı, aşağıya baktı, hiç kimse yoktu. Zil yerinde hareketsiz, asılı duruyordu. Şaşkın ama rahatlamış odasına döndü. Bir mum yakarken, kapıyı kapattığını ama kilitleyip, çengeli takmadığını hatırladı. Eskiden bazen pek gerekli görmediği için gece eve gelince kapıyı kilitlemeyi unuturdu. Pelagea söylenip dururdu. Hole gitti, kapıyı kapattı, yine açtı, bir kez daha merdiven boşluğuna baktı ve anahtarı çevirmekle uğraşmayıp, çengeli indirdi yalnızca. Saat iki buçuğu vurdu; demek ki üç saat uyumuştu.

Rüyası onu öyle rahatsız etmişti ki tekrar yatmak istemedi. Yarım saat kadar yani 'bir sigara içimi' süresince odada dolaşmaya karar verdi. Aceleyle giyinip pencereye gitti, kalın perdeyi ve beyaz kepengi kaldırdı. Sokak hâlâ aydınlıktı. Petersburg'un aydınlık yaz geceleri hep sinirine dokunurdu zaten; son zamanlarda uykusuzluğunu da arttırmaya başlamıştı. Bu yüzden iki hafta önce, tamamen kapattığı zaman içeriye ışık sızdırmayan perdeler takmıştı. Perdeyi açık bıraktı ve yaktığı mumu masada unutup, içindeki ağır ve hastalıklı duyguyla daralmış bir halde bir aşağı bir yukarı dolaşmaya başladı. Rüyanın etkisinden hâlâ kurtulamamıştı. O adama el kaldırıp dövebilmenin verdiği sıkıntı daha geçmemişti.

"Böyle bir adam yok ki, hiç olmadı; hepsi rüyaydı. Neden üzülüyorum sanki?"

Sanki başka derdi yokmuş gibi, kesinlikle hastalanmaya, "hasta bir adam" olmağa başladığını düşünüp duruyordu kızarak. Yaşlandığını ve güçsüzleştiğini düşünmek ona çok acı geliyordu. Kötü anlarında yaşını ve gitgide azalan gücünü sırf kendisini huzursuz hissetmek için daha da abartıyordu.

"Bayağı yaşlandım" diye mırıldandı. "Hafızamı da kaybediyorum, hayal görüyorum, rüyalar görüyorum, ziller çalıyor... Lanet olsun, böyle rüyaların ateş belirtisi olduğunu deneyimlerimden öğrenmiştim... O şapkası tüllü adamın da rüya olduğundan eminim. Dün çok haklıydım, ben onu rahatsız ediyorum, o beni değil. Hak-

18

19kında bir hikâye uydurdum, şimdi de korkumdan masanın altına saklanıyorum. Peki neden ona aşağılık adam diyorum? Belki de çok saygıdeğer biridir. Yüzü pek güzel değil ama öyle belirgin bir çirkinliği de yok. Herkes gibi giyinmiş. Yalnız gözlerinde bir şey var... İşte yine aynı şey! Yine onu düşünmeğe başladım! Gözlerindeki şeyden bana ne canım? Onu düşünmeden edemez miyim ben?..."

Kafasında oluşmaya başlayan düşüncelerin içinde bir tanesi içine dert olmuştu: Bu şapkasında tül olan adamın bir zamanlar onun arkadaşı olduğuna ama şimdi karşılaştıklarında, geçmişiyle ilgili büyük bir sırrı bildiği ve böyle düşkün bir durumda gördüğü için kendisine güldüğüne inanıyordu. Biraz gece havası solumak için pencereye gitti ve - ve birden tepeden tırnağa ürperdi. Sanki inanılmaz, daha önce hiç duyulmamış bir şey oluyordu gözlerinin önünde.

Daha pencereyi açmamıştı, hemen kenara kaçıp köşeye büzüldü. Karşıda, ıssız kaldırımda, yüzü kendi evine dönük duran şapkası tüllü adamı görmüştü. Adam penceresine doğru bakıyordu, ama onu fark etmediği belliydi. Sanki düşündüğü bir şey varmış gibi merakla evi seyrediyordu görünüşe bakılırsa enine boyuna bir şeyi tartıyor, ama karar veremiyordu. Elini kaldırdı, işaret parmağını alnına koydu. Sonunda kararını verdi, etrafa acele bir bakış attı, parmak uçlarına basa basa caddeyi geçti. Evet: yaz günleri saat üçlere kadar kilitlenmeyen giriş kapısından içeri girdi.

"Bana geliyor" düşüncesi kafasında çaktı Velchaninov'un. O da parmak uçlarında, aceleyle kapıya gitti, korkudan uyuşmuş bir halde sessizce durdu. Titreyen sağ elini biraz önce indirdiği çengelin üzerine koydu ve merdivenlerden gelecek ayak seslerini dinlemeye başladı.

Kalbi öyle korkunç atıyordu ki neredeyse yabancının ayak seslerini duyamayacağından korktu. Bunların ne demek olduğunu an-layamıyordu, ama on kat daha heyecanlanmıştı. Rüyası gerçeye dönüşüyor gibiydi. Velchaninov doğuştan cesur bir adamdı. Bazen

20

yanında kimse olmadığında bile sırf kendini beğenmişlikten, tehlike anında cesaret göstermeyi severdi. Oysa şimdi başka bir şeyler daha vardı. Son zamanlarda evhamlı ve sinirli olan adam tamamen değişmişti. Aynı adam değildi artık. Asabi ve sessiz bir kahkaha koy verdi. Kapalı kapının ardında yabancının her hareketini tahmin ediyordu.

"Hah! Şimdi içeri giriyor, girdi, etrafına bakıyor; ses dinliyor, soluğunu tutuyor, sessizce çıkıyor... Hah! Kapının kolunu tuttu, çekiyor, açmağa çalışıyor! Kilitli olmadığını sanmıştı! Demek ki bazen açık unuttuğumu biliyor! Yine kolu çekiyor; acaba çengelin kopacağını mı sanıyor? Ayrılmak ne acı! Onu böyle göndermek yazık değil mi?"

Gerçekten de her şey düşündüğü gibiydi. Birisi kapının öteki tarafında duruyor ve sessizce kilidi yokluyor, kapı kolunu çekiştiriyordu. "Kuşkusuz bunu bir amaç için yapıyordu." Velchaninov problemi çözmeye karar vermişti ve neşeyle bu işe koyuldu. Cengeli kaldırmak, kapıyı açmak ve 'umacı' ile yüz yüze gelmek için dayanılmaz bir istek duyuyordu. "Burada ne yapmaya çalışıyorsunuz sayın beyefendi?"

Öyle de yaptı. Bir anını yakaladı ve çengeli kaldırdı, kapıyı itti, neredeyse şapkası tüllü adamın üzerine kapaklanıverecekti.

21PAVEL PAVLOVİTCH TRUSOTSKY

Adam yerinde çakılmış kalmış, hiç sesini çıkarmıyordu. Kapıda birbirlerinin yüzüne bakıp dikiliyorlardı. Birkaç saniye öylece geçti ve Velchaninov birden ziyaretçisini tanıdı!

Aynı anda da ziyaretçisi Velchaninov'un onu tanıdığını fark etti. Gözlerinde bunu ele veren bir parıltı oldu. Bir an için yüzünde tatlı bir gülümseme belirdi.

"Alexey İvanovitch ile görüşme şerefine mi eriyorum acaba?" dedi duruma hiç uymayan bir hassasiyetle.

"Yoksa siz de Pavel Pavlovitch Trusotsky misiniz?" dedi Velchaninov şaşkınlık içinde.

"Dokuz yıl önce T—'de tanışmıştık. Yakın arkadaş olduğumuzu hatırlatmama izin verin."

"Evet... doğru, ama şu anda saat sabahın üçü. Siz on dakikadır kapımı zorluyorsunuz."

"Üç mü!" diye bağırdı adam, saatini çıkarıp bakarken. Gerçekten çok üzgün ve şaşkın görünüyordu. "Evet, gerçekten de üç!

Çok özür dilerim Alexey İvanovitch, gelmeden önce bunu düşünmeliydim. Çok utandım doğrusu. Bir iki gün içinde gelip her şeyi açıklarım, ama şimdi..."

"Yo! Eğer bir açıklaması varsa lütfen hemen, şu anda yapın!" dedi Velchaninov. "İçeri girin! Zaten siz de içeri girmeye çalışıyordunuz, gecenin yarısında sırf kilidi yoklamak için gelmediniz herhalde."

Heyecanlı ve şaşkındı, durumu hiç anlayamadığını hissediyordu. Biraz da utanmıştı, ortada ne bir gizem ne de tehlike vardı. Bütün olanlar bir hiçti, Pavel Pavlovitch'in aptallığından başka bir şey değildi. Ama o kadar basit olduğuna inanamıyordu bir türlü. Kötü bir şeyler olacağı belli belirsiz içine doğuyor, bir şeyden korkuyordu. Konuğunu bir koltuğa oturttuktan sonra kendisi de sabırsızlıkla hemen oracıktaki yatağına oturdu. Ellerini dizine dayayıp eğilerek, konuğunun konuşmaya başlamasını huzursuzlukla bekledi. Onu iyice süzdükten sonra hatırlamaya başladı. Gariptir, ama adam konuşmuyordu. Sanki hemen konuşmak 'zorunda' olduğunun farkında değil gibiydi. Tam tersine o da bir beklentisi varmış gibi Velchaninov'a bakıyordu. Herhalde biraz ürkekti ve kapana kısılmış bir fare gibi rahatsızlık duyuyordu, ama Velchaninov artık öfkelenmeye başlamıştı.

"Ne diye susuyorsunuz?" diye bağırdı. "Hayalet ya da rüya değilsiniz ya! Ölü numarası yapmaya da gelmediniz? Açıklamalarınızı yapsanıza!"

Konuk huzursuzlandı, gülümsedi ve sakınarak konuşmaya başladı.

"Anladığım kadarıyla sizi en çok sarsan benim böyle bir saatte, bu şekilde gelmiş olmam... Geçmişimizi ve nasıl ayrıldığımızı hatırlayınca şimdi bana da garip geliyor... Aslında uğramaya hiç niyetim yoktu, rastlantıyla oldu..."

"Ne rastlantısı? Parmak uçlarınızda karşıya geçişinizi pencereden gördüm!"

"Ah demek gördünüz! Belki de benden daha çok şey bi-

22

23liyorsünüz! Ama sizi huzursuz ediyorum... Buraya üç hafta önce bir iş için geldim. Adım Pavel Pavlovitch Trusotsky, biliyorsunuz. Zaten beni hatırladınız. Başka bir kentte daha yüksek bir pozisyonda görev almak için geldim buraya... Şimdi bunun önemi yok... İşin aslını sorarsanız, üç haftadır buralarda dolaşıyorum ve işimi bile bile uzatıyorum. Tayinim çıksa bile ben farkına varmadan Pe-tersburg'unuzda dolaşıyor olacağım. Sanki amacımı yitirmiş ve yitirmekten de hoşnut, böyle bir haldeyim..."

"Nasıl bir halde?" dedi Velchaninov surat asarak.

Konuk başmı kaldırdı, şapkasını aldı ve üzerindeki tülü gösterdi.

"Bakın işte böyle bir haldeyim."

Velchaninov önce tüle sonra da konuğunun yüzüne boş boş baktı. Birden yanakları kıpkırmızı oldu, heyecanlandı.

"Natalya Vassilyevna mı yoksa?'

"Evet! Natalya Vassilyevna! Geçen martta... veremden, hem de iki üç aylık hastalık döneminden sonra, aniden! Ben de böyle kalakaldım!"

Konuk bunları söylerken ellerini iki yana açtı ve en az on saniye çıplak kafasını göstererek öylece durdu. Sol elindeki şapkanın tülü sallanıyordu.

Adamın havası ve tavırları Velchaninov'u yeniden canlandırdı. Alaylı ve kışkırtıcı bir gülümseme kısa bir süre için dudaklarında asılı kaldı. Uzun zaman önce tanıdığı ve uzun zamandır da unuttuğu kadının sürpriz olan bu ölüm haberi onu hayrete düşürdü.

"Nasıl olur?" kelimeleri döküldü dudaklarından. "Neden hemen gelip bana söylemediniz?"

"İlginize teşekkür ederim. Her şeye rağmen yine de teşekkür ederim."

"Neye rağmen?"

"Bunca yıllık ayrılığa rağmen yine de bana ve acıma ilgi gösterdiniz, size minnettarım. Söylemek istediklerim bunlardı. Arkadaşlarım konusunda kuşkularım olduğundan böyle konuşmuyo-

24

rum. Burada gerçek dostlar bulabilirim. Örneğin Stepan Mihalovitch Bagautov. Biliyorsunuz Alexey İvanovitch sizinle tanışmamız, daha doğrusu buna dostluğumuz demek istiyorum, dokuz yıl önceydi ve siz bir daha hiç dönmediniz. Mektup bile yazmadınız..."

Konuk şarkı söylüyormuş gibi konuşuyor ve konuşurken de hep yere bakıyordu. Yine de her şeyi görüyor gibiydi. Velchaninov soğukkanlılığını yeniden kazandı. Gittikçe güçlenen garip bir izlenimle Pavel Pavlovitch'i dinliyor ve seyrediyordu. Adam birden durunca birbiriyle ilgisiz ve şaşırtıcı bir sürü fikir geçti aklından.

"Nasıl oldu da sizi şu ana kadar hiç hatırlayamadım?" dedi canlanarak. "Yolda beş kez karşılaştık."

"Evet, hatırlıyorum. Hep yoluma çıkıp durdunuz. İki ya da üç kez oldu..."

"Asıl benim yoluma çıkan sizdiniz. Ben değil."

Velchaninov ayağa kalktı ve hiç beklenmedik bir şekilde birden gülmeye başladı. Pavel Pavlovitch durdu, dikkatle ona baktı ve devam etti.

"Beni tanımamanıza gelince, unutmuş olabilirsiniz, hem zaten çiçek hastalığı geçirdim, yüzümde izi kaldı."

"Çiçek mi? Demek çiçek geçirdiniz? Peki bunu nasıl oldu da..."

"Kaptım? Her şey olabilir. Kimse bilemez Alexey İvanovitch, insanın başına böyle talihsizlikler geliyor."

"Yine de çok garip. Neyse devam edin dostum, devam edin!"

"Sizinle karşılaştığım..."

"Durun biraz! Neden 'kapmak' kelimesini kullandınız? Oysaki ben daha kibar bir ifade kullanacaktım. Peki devam edin, devam edin!"

Nedense gittikçe daha neşeli oluyordu. Şaşkınlık duygusu yerini başka duygulara bıraktı. Odada hızlı adımlarla bir aşağı bir yukarı dolaşıp duruyordu.

"Petersburg'a gelmek üzere yola çıktığımda sizi aramaya niyetli olmama rağmen, hatta size rastladığım halde... öyle keyifsizdim ki, marttan beri umudum öyle kırık ki..."

25"Ah evet, marttan beri umudunuz kırık... Durun bir dakika, sigara içer misiniz?"

"Biliyorsunuz eski günlerde, Natalya Vassilyevna sağken

ben..."

"Evet, evet; peki ya marttan beri?"

"Belki bir tane."

"Buyrun, yakın. Devam edin, devam edin! Anlatın!"

Velchaninov bir sigara yakıp yine yatağa oturdu.

Pavel Pavlovitch durakladı.

"Ne kadar heyecanlısınız. İyi misiniz?"

"Siz boş verin benim sağlığımı!" dedi Velchaninov birden kızarak. "Siz devam edin!"

Arkadaşının heyecanını gören konuk daha iyi ve daha güvenli hissetti kendisini.                                     >

"Devam edecek ne var ki?" diye başladı yine. "Bir adamın mahvoluşunu düşünsenize Alexey İvanovitch! Hem öyle mahvolma değil, temelden çökme! Yirmi yıllık bir evlilikten sonra yaşamı tamamen değişen, belli bir amacı olmadan, kırlarda dolaşır gibi sokaklarda avare avare dolaşan ve bu avarelikte bile bir zevk bulan bir adam. Böyle bir anda, bir tanıdık, hatta candan bir dost gördüğüm zaman karşılaşmamak için yolumu değiştirmem gayet doğal. Bazen de insan geçmişine tanıklık etmiş ve artık geri dönmeyecek bir dostu görmeyi çok ister; kalbi öyle çarpar ki gece gündüz demez, hatta sabahın dördünde onu uyandırma riskini de göze alarak kendini atar yollara... Yalnızca zaman konusunda hata yaptım, dostluğumuz konusunda değil. Şu anda da ona değer. Zamana gelince gerçekten on iki olduğunu düşünmüştüm. İnsan bazen dertleriyle sarhoş oluyor. Beni bitiren derdim değil, alışılmamış durumum..."

"Ne kadar garip konuşuyorsunuz!" dedi Velchaninov kasvetli kasvetli, yine ciddileşmişti.

"Evet ya biraz garip konuşuyorum..." "Şaka... falan yapmıyorsunuz ya?"

"Şaka mı!" diye bağırdı Pavel Pavlovitch hüzünlü bir şaşkınlık içinde. "Böyle acı bir şeyi söylediğim anda..."

26

"Yalvarırım bu konuyu açmayın!"

Velchaninov kalktı ve yine odada yürümeye başladı.

Böylece beş dakika geçti. Konuk kalkmak üzereydi. "Oturun, oturun!" diye bağırdı Velchaninov. Pavel Pavlovitch emre uyup hemen yerine oturdu.

"Ne kadar değişmişsiniz" diye başladı Velchaninov, birden önünde durup. Sanki düşüncelerden çok etkilenmiş gibiydi. "Çok değişmişsiniz! Çok! Bambaşka biri olmuşsunuz!"

"Bunda şaşılacak bir şey yok; dokuz yıl oldu."

"Yo yo yo, bu yıl meselesi değil! Görünüşünüzün bu kadar değişmesi inanılmaz. Başka bir adam olmuşsunuz!"

"Dokuz yıl içinde neler olmaz ki."

"Belki marttan beri böyledir!"

"Ne komik bir düşünce..." diyerek kıs kıs güldü Pavel Pavlovitch. "Tam olarak ne değişiklik olmuş?"

"Ne mi? Benim tanıdığım Pavel Pavlovitch sağlam ve efendi biriydi, o Pavel Pavlovitch zeki bir adamdı, oysa şimdi karşımda tam bir Vaurien'*var!"

Velchaninov ağzı sıkı insanların bile bazen kendilerine hâkim olamayıp konuştukları huysuz bir ruh hali içindeydi.

" Vaurien mi? Öyle mi düşünüyorsunuz? Demek artık zeki değilim?" Pavel Pavlovitch zevkle güldü.

"Boş verin canım şimdi! Tabii zekisiniz!"

"Ben küstahım ama bu adam beni de geçti... Amacı nedir acaba?" diye düşünüyordu Velchaninov.

"Ah benim sevgili, can dostum!" diye bağırdı konuk birdenbire, çok heyecanlanarak. "Biz neler söylüyoruz? Biz artık bu dünyada, bu parlak, yüce toplumda değiliz! Biz iki eski dostuz, çok eski iki dost! Çok değerli birinin bağladığı dostluğumuzu anmak için bi-raraya geldik!"

Duygusunun coşkusuyla öyle kendinden geçmişti ki kafasını

Haydut, kepaze.

27.eğip yüzünü şapkasıyla örttü. Velchaninov onu nefret ve huzursuzlukla izliyordu.

"Ya maskaralık yapmaya çalışıyorsa" düşüncesi kafasında şimşek gibi çaktı. "Yo yo! Sarhoş falan olduğunu da sanmam, ama belki de sarhoştur, yüzü kıpkırmızı. Hem sarhoş olsa da aynı kapıya çıkar. Neyin peşinde acaba? Bu aşağılık adam ne istiyor?"

"Hatırlıyor musunuz?" diye bağırdı Pavel Pavlovitch, şapkasını biraz kaldırarak, anıların etkisiyle daha da kendinden geçmişti. "Sayfiyeye yaptığımız gezilerimizi, akşamlan ekselansları, konuksever Semyon Semyonovitch'in evindeki danslı partilerimizi ve masum oyunlarımızı hatırlıyor musunuz? Üçümüz akşamları beraber okurduk! Sizinle ilk kez, işinizle ilgili araştırmalar yapmak için bize geldiğinizde tanışmıştık, aramızda hararetli bir konuşma başlamış o sırada Natalya Vassilyevna odaya girmişti. On dakika sonra da, tam bir yıllığına iyi bir aile dostumuz oluvermiştiniz. Tıpkı Turgenev'in oyunu Taşralı Kadın 'da olduğu gibi."

Velchaninov gözlerini yere dikmiş odada bir aşağı bir yukarı ağır, ağır dolaşıyor, nefretle ve sabırsızlıkla, ama dikkatle dinliyordu.

"Taşralı Kadınhîç aklıma gelmemişti" diye araya girdi şaşkın bir halde, "siz hiç böyle tiz bir sesle ve böyle... yapmacık bir dille konuşmazdınız. Neler oluyor?"

"Eskiden çok daha sessizdim kuşkusuz, çekingendim" „dedi Pavel Pavlovitch aceleyle. "Bilirsiniz karım konuşurken ben hep dinlemeyi tercih ederdim. Nasıl esprili konuştuğunu hatırlarsınız... Taşralı Kadın ve Stupendyev'e gelince o konuda haklısınız, biz siz gittikten sonra bunlardan söz etmiştik, ilk karşılaşmamızı o oyuna benzetmiştik. Gerçekten de büyük bir benzerlik vardı. Özellikle de Stupendyev."

"Stupendyev de kim? Canı cehenneme!" diye bağırdı Velchaninov, tepinerek. Bu 'Stupendyev' adının uyandırdığı tatsız anılardan dolayı canı sıkılmıştı.

"Stupendyev, Taşralı Kadırida. bir karakter, oyundaki koca"

28

dedi Pavel Pavlovitch, bal gibi tatlı bir sesle. "Siz gittikten sonra, beş yıl bize, tıpki sizin gibi dostluğunu sunan Stepan Mihalovitch Ba-gautov'la mutlu ve değerli anılara ait bir isim."

"Bagautov mu? O da ne? Ne Bagautov'u?" dedi Velchaninov, taş kesilmiş bir halde.

"Sizden sonra tıpkı sizin gibi bize dostluğunu sunan Bagautov, Stepan Mihalovitch."

"Evet! Tamam ya tanıyorum onu!" diye bağırdı Velchaninov sonunda toparlanarak. "Bagautov! Sizin kasabada çalışıyordu..."

"Evet, evet! Valilikte! Petersburg'dan gelmişti. İyi bir çevreden gelen kibar bir gençti!" dedi Pavel Pavlovitch coşkuyla.

"Evet, evet, evet! Nasıl hatırlayamadım? Demek o da..."

"Evet, o da, o da" diye tekrarladı Pavel Pavlovitch, arkadaşının düşüncesizce söylediği kelimeyi yakalayarak. "O da! Taşralı Kadın oyununu bizim ekselansları Semyon Semyonovitch'in özel tiyatrosunda oynamıştık. Stepaa Mihaîovitch 'kont', ben de 'koca'ydım, sevgili karım da 'Taşralı Kadın'dı. Ama 'koca' rolünü benden almışlardı, Natalya Vassilyevna'nın role hiç uymadığım konusundaki ısrarları üzerine 'koca'lığı bırakmıştım..."

"Nasıl Stupendyev olabildiniz? Siz Pavel Pavlovitch Tru-sotsky'siniz, Stupendyev değil" dedi Veiclıaninov kaba bir şekilde ve sinirden titreyerek. "Bagautov şimdi Petersburg'da, ilkbaharda onu görmüştüm,! Neden gidip onu da görmüyorsunuz?"

"Son iki haftadır her gün gittim. Kabul edilmedim! Hastaymış, beni görmeyi istemedi! Güvenilir kaynaklardan öğrendiğime göre çok ağır hastaymış! Altı yıllık bir arkadaşlık! Ah"Alexey İva-novitch bazen insan öyle şeyler hisseder ki yerin dibine giresi gelir, başka bir an olur, geçmişine tanıklık etmiş, paylaşmış birini kucaklamak, sırf sarılıp ağlamak için kucaklamak ister..."

"Bugünlük bu kadar yeter, değil mi?" diye araya girdi Velchaninov birden.

" Yeter de artar bile!" dedi Pavel Pavlovitch, hemen koltuğundan kalkarak, "Saat dört olmuş, üstelik sizi bencilce rahatsız ettim..."

29

"Bakın, sizi yarın görmeye geleceğim. Umarım... Bana açık açık söyleyin, bugün sarhoş değilsiniz ya?"

"Sarhoş mu? Bir yudum bile içmedim..."

"Buraya gelmeden önce içmemiş miydiniz ya da daha önce?"

"Alexey İvanovitch, sizin ateşiniz var galiba."

"Yarın sabah saat bir olmadan sizi görmeğe geleceğim."

"Uzun zamandır sayıkladığınızın farkındayım" dedi Pavel Pavlovitch şevkle, dönüp dolaşıp aynı şeyleri söylüyordu. "Rahatsızlık verdiğim için vicdan azabı duyuyorum... ama gidiyorum, gidiyorum! Siz de biraz yatıp uyuyun!"

"Nerede kaldığınızı söylemediniz" diye bağırdı Velchaninov arkasından aceleyle.

"Söylemedim mi? Pokrovsky Otel'de."

"Pokrovsky Otel'de mi?"

Pokrovsky Kilisesi'nin yakınında, ara sokakta. Sokağın adını unuttum, numarayı da hatırlamıyorum. Pokrovsky Kilisesi'ne çok yakın."

"Bulurum ben!"

"Memnun olurum."

Aşağı inmişti bile.

"Durun!" diye bağırdı Velchaninov yine arkasından. "Beni atlatmazsınız değil mi?"

"Atlatmak da ne demek?" diye bağırdı Pavel Pavlovitch, gözlerini dört açmış bakarak.

Velchaninov cevap vermedi ve kapıyı çarparak kapattı. Dikkatlice kilitleyip, çengeli indirdi. Odasına dönünce sanki pis bir şey görmüş gibi tükürdü.

Beş dakika kadar odada öylece dikildikten sonra üzerindekileri çıkarmadan kendisini yatağa attı. Bir dakika içinde uykuya daldı. Masada unutulmuş mum yanıp duruyordu.

30

KARI KOCA VE ÂŞIK

Saat dokuza kadar mışıl mışıl uyudu. Uyandığında her şeyi hatırlıyordu. Yatağında oturdu ve 'o kadının ölümü'nü düşünmeye başladı. Bir gece önce aldığı ani ölüm haberinin şoku onda bir sıkıntı ve hatta acı bırakmıştı. Bu sıkıntı ve acı, Pavel Pavlovitch yanındayken aklına gelen garip bir düşünceyle bir an için bastırılmıştı.

Ama şimdi, uyanınca dokuz yıl önce olanlar bütün canlılığıyla zihninde belirmişti.                             .

Bu kadın, bu Natalya Vassilyevna'yı, 'bu Trusotsky'nin karısını, bir zamanlar sevmişti. Bir iş -tartışmalı bir miras davası- için T—'de kaldığı bir yıl boyunca âşığı olmuştu. Aslında o kadar uzun -süre kalmasının gerçek nedeni, o gizli aşk macerasıydı. Bu aşk macerası ve sevgilisi onu öyle etkisi altına almıştı ki sanki Natalya Vassilyevna'ya esir olmuştu. Kadının en küçük bir isteğini yerine getirmek için her türlü şeyi yapmağa hazırdı.

31

Böyle bir şeyi daha önce hiç yaşamamıştı. Bir yılın sonunda ayrılıkları kaçınılmazdı ve hemen gerçekleşmesi gerekiyordu, ama zaman yaklaştıkça Natalyâ Vassilyevna'ya kocasını bırakıp kendisiyle gelmesini, her şeyi bir yana atıp sonsuza dek Avrupa'da yaşamalarını önermişti. Sıkıntıdan ya da oyalanmak için bu öneriyi önce onaylayan kadının sonradan bunu alaya alması ve kararlılığı onu caydırmış, yalnız gitmeye zorlamıştı. Daha iki ay geçmeden Petersburg'da kendine cevapsız kalan o soruyu sormuştu: Onu gerçekten sevmiş miydi yoksa anlık bir vurulmadan başka bir şey değil miydi? Bu soruya neden olan şey havailik ya da yeni bir tutkunun etkisi değildi. Petersburg'daki ilk iki ay bir çeşit şaşkınlık yaşamış; eski tanıdıklarıyla tekrar biraraya gelip yüzlerce kadın görmesine rağmen hiçbirine ilgi gösteremez duruma gelmişti. Tüm sorulara rağmen o anda tekrar T—'ye gidecek olsa, onun büyüsüne kapılacağını çok iyi biliyordu. Beş yıl sonra bile bu düşüncesi değişmedi. Ama beş yıl sonra bu düşünceyi öfkeyle kendine itiraf ederken 'bu kadını' da nefretle hatırlıyordu. T—'de geçirdiği o yıldan utanç duyuyor, nasıl böyle 'aptalca' bir tutkunun etkisine girdiğini bir türlü anlayamıyordu. Şimdi o tutkunun anıları bile ona garip geliyordu. Düşününce kıpkırmızı kesiliyor, vicdan azabı duyuyordu. Birkaç yıl sonra biraz daha sakinleşmişti; hepsini unutmaya çalışmış ve neredeyse başarmıştı. Şimdi, dokuz yıl sonra, birden Natalya Vassilyevna'nın ölümünü duyunca her şey aniden ve garip bir şekilde gözünde canlanmıştı.

Karışık düşüncelerin düzensiz bir şekilde kalabalıklaştırdığı zihniyle yatağında oturup yalnızca bir tek şey hissediyordu: Aldığı haberden duyduğu 'şok'a rağmen, ölmüş olmasından çok rahatsız değildi. "Acaba ona karşı hiç merhametim kalmamış olabilir mi?" diye sordu kendine. Artık ona karşı nefret falan da duymuyor, hatta daha tarafsız ve daha adaletli bir şekilde eleştiriyordu. Dokuz yıllık ayrılık süresince, Natalya Vassilyevna'nın kasabada yaşayan, sıradan kasaba kadınları sınıfından biri olduğuna karar vermişti. "Kim bilir, belki de böyle düşünen yalnızca benim?" Bu görüşünde

32

hatalı olabileceğinden kuşkulanmıştı, hâlâ da öyle hissediyordu. Aslında gerçekler de tam tersini gösteriyordu. Bagautov da birkaç yıl onunla birlikte olmuş ve belli ki 'büyüsüne kapılmıştı'. Bagautov Petersburg'un en iyi sosyal çevresinden gelen bir gençti. Velc-haninov'a göre 'boş kafalı bir adam' olduğu için yalnızca Petersburg'da başarılı olabilirdi. Ama adam Petersburg'a boş vermiş -yani en önemli işlerini feda etmiş- ve sırf bu kadın yüzünden beş yılını T—'de geçirmişti! Evet, belki o da 'kullanılmış bir ayakkabı gibi' fırlatılıp atıldığı için sonunda Petersburg'a döndü. Demek ki bu kadında çekici, hükmü altına alıcı, etkileyici bir şeyler vardı.

İnsan ona bakınca çekici ya da hükmedici bir özellik göremezdi. Pek güzel sayılmazdı; sade bir kadındı. Velchaninov onu ilk tanıdığında yirmi sekiz yaşındaydı. Güzel olmamakla birlikte yüzünde hoş bir taraf vardı, ama gözleri güzel değildi. Aşırı bir kararlılık belirtisi taşıyorlardı. Çok zayıf bir kadındı. Pek eğitimli olduğu da söylenemezdi. Fikirleri hep tek yönlüydü, ama keskin bir zekâsı olduğu kuşku götürmezdi. Taşralı kadınlara özgü tavırları vardı, ama kibar bir kadındı. Zevkliydi de ve bu zevkini yalnızca giyim konusunda ortaya koyardı. Kararlı ve dediğim dedik bir karaktere sahipti. Hiçbir konuda uzlaşmaya yanaşmazdı: Ya hep ya hiç derdi hep. Güç durumlardaki sebatı ve direnci şaşılacak derecedeydi . Hem yüce gönüllü hem de adaletsiz olabiliyordu. Onunla tartışmak imkânsızdı. "İki kere iki dört eder" onun için bir şey ifade etmezdi. Kendini asla hatalı görmez ya da hiçbir şey için suçlamazdı. Kocasını sürekli ve sayısız aldatmaları ona zerre kadar dert olmazdı. Velchaninov'un dediği gibi Meryem Ana olduğuna inanan "Kır-baçlılar Meryem Anası"ydı. Canını sıkmadığı sürece âşığına sadık kalır, ona eziyet etmeyi sever, sonra bunu telafi ederdi. Tutkulu, zalim ve şehvetliydi. Ahlaksızlığa hiç dayanamaz ve şiddetle ayıplardı, ama kendisi de ahlaksızdı. Hiçbir şey ona kendi ahlaksızlığını kabul ettiremezdi. "Büyük olasılıkla bunun farkında değil" diye düşünürdü Velchaninov daha T—'deyken bile. (Bu arada onun da bu ahlaksızlıkta suç ortağı olduğunu söylemeden ge-

33çemeyiz.) "Sadakatsiz bir eş olarak doğan kadınlardan o. Böyle kadınlar asla bekâr kalmazlar. Evlenmeleri doğa kanunudur. Kocası ilk âşığıdır, ama evlenene kadar sürer. Kimse bu tip kadınlardan daha ustaca ve daha kolay evlenemez. İlk ihanetlerinde suçlu hep kocadır. Bunun ardından mükemmel bir içtenlik gelir, kendilerini kesinlikle haklı ve tamamen masum görürler."

Velchaninov böyle bir kadın tipi olduğuna kesinlikle inanıyordu. Öte yandan, böyle bir kadına uygun düşen ve bütün görevi bu kadına uygun düşmek olan bir koca tipi de vardı. Böyle bir kocanın asıl görevi "ebedi koca" olmaktı, yani o hayatı boyunca kocadan başka bir şey değildi. "Böyle adamlar koca olmak için doğup büyürler, kendilerine özgü karakterleri olsa bile evlenir evlenmez kanlarının tamamlayıcısı oluverirler'. Bu tip bir kocanın en belirgin özelliği alnındaki madalyalardır. Boynuzlarının olmaması güneşin doğmaması demektir. Bu gerçekten habersizdirler, doğaları gereği habersiz olmak zorundadırlar." Velchaninov bu iki tip insanın varolduğuna ve Pavel Pavlovitch'in de bunlardan birinin mükemmel bir örneği olduğuna inanıyordu. Önceki gece gördüğü Pavel Pav-lovitch T—'de tanıdığı Pavel Pavlovitch'ten çok farklıydı. Onu çok değişmiş buldu, ama değişmesi gerektiğini, bunun gayet doğal olduğunu biliyordu. Trusotsky yalnız karısı yaşadığı sürece eskisi gibi kalabilirdi, bütünün birdenbire kesilip, serbest bırakılan bir parçasıydı o, eşi benzeri yoktu.

T—'deki Pavel Pavlovitch'e gelince Velchaninov onu şöyle hatırlıyordu:

"Kuşkusuz Pavel Pavlovitch T—'de yalnızca bir kocaydı", başka bir şey değildi. Memurluk yapması bile evlilik hayatının zorunluluklarından biriydi. Karısı ve onun T—'deki sosyal hayatı için devlet hizmetinde görev almıştı. Canla başla çalışırdı. O zamanlar otuz besindeydi ve küçük bir servet sahibiydi. Çalıştığı yerde ne özel bir yetenek ne de yeteneksizlik gösterirdi. Kasabadaki en iyi insanlarla arkadaşlık yapardı, onlara çok iyi ayak uydurduğu söylenirdi. T—'de Natalya Vassilyevna'ya derin bir saygı duyulurdu.

O bunu olması gereken bir şey olarak kabul eder ve değerini bilmezdi, ama kendi evinde konuklarını mükemmel bir şekilde ağırlardı. Pavel Pavlovitch'i de öyle güzel eğitmişti ki kasabanın en kodaman adamları konuk gelse asaletle karşılamayı bilirdi. Belki zeki bir adamdı (Velchaninov'a öyle gelirdi) ama Natalya Vas-silyevna eşinin fazla konuşmasını istemediği için zekâsını gösteremiyordu. Belki iyi özellikleri kadar kötü özellikleri de vardı. İyi özellikleri karanlıkta kalıyor, kötü niyetleri de tamamen bastırılıyordu.

Velchaninov Pavel Pavlovitch'in bazen etrafındakilerle dalga geçme eğilimi gösterdiğini  hatırladı,  ama bu  kesinlikle yasaklanmıştı. Zaman zaman hikâye anlatmayı severdi ama bu zayıflık için de sürekli gözetim altındaydı. Yalnızca kısa ve öz şeyler anlatmasına izin verilirdi. Ev dışında bir şeyler içmeye düşkünlüğü vardı, bazen bir arkadaşıyla biraz fazla kaçırabiliyordu, ama bu zayıflık da daha başından kontrol altına alınıp engellenmişti. Dışardan bakan biri Pavel Pavlovitch'in kılıbık biri olduğunu asla anlayamazdı. Natalya Vassilyevna itaatkâr bir eş gibi görünür, öyle olduğu izlenimi bırakırdı. Pavel Pavlovitch Natalya Vassilyevna'yı tutkuyla severdi, ama kimse bunun farkında değildi, farkında olması imkânsızdı, bu durum kadının ev içindeki disiplininden kaynaklanıyor olmalıydı. Velchaninov T—'de oturduğu süre boyunca acaba Pavel Pavlovitch karısının aşk ilişkisi olduğundan kuşkulanıyor mu diye sormuştu kendi kendine! Birkaç kez Natalya Vassilyevna'yı bu konuda ciddi ciddi sorgulamış ve kocasının hiçbir şey bilmediğini, asla öğrenemeyeceğini ve bunun 'onu ilgilendirmediği' cevabını almıştı, biraz öfkeli bir tarzda. Bir başka özelliği de Pavel Pavlovitch'le asla alay etmemesiydi. Kocasını asla gülünç ya da basit bulmaz, ona nezaketsizlik göstermeye, kalkışan olursa da gayet sevecen bir şekilde korurdu. Çocuğu olmadığı için doğal olarak sosyete kadını olma eğilimi gösteriyordu, ama evi onun için en önemli şeydi. Sosyal zevklere kapılıp gitmez, evinde iğne işi yapar, eviyle ilgilenirdi. Pavel Pavlovitch birlikte kitap okudukları o akşamı ha-

35fırlatmıştı. Bazen Velchaninov bazen de Pavel Pavlovitch yüksek sesle okurdu. Mükemmel okuyuş tarzı Velhaninov'u şaşırtırdı. Natalya Vassilyevna da bir yandan dinlerken bir yandan sakin sakin dikiş dikerdi. Bazen Dickens'ın bir romanım, bazen bir Rus dergisini, bazen de daha 'ciddi' bir şeyler okurlardı. Natalya Vassilyevna, Velchaninov'un kültürlü olduğunu takdir ederdi, ama bunu kesin ve kabul edilmiş bir şey olarak görüp hakkında konuşmaya gerek duymazdı. Edebi şeylere karşı sanki yararlı ama yersiz bir şeymiş gibi kayıtsızdı. Pavel Pavlovitch ise böyle bir konuya yakınlık gösterirdi.

T—'deki aşk macerası Velchaninov için zirveye -neredeyse delilik derecesine- ulaşınca birden bitti. Aslına bakılırsa açık açık postalanmıştı, ama 'eski bir ayakkabı' gibi fırlatıldığının farkına bile varmadı.

Oradan ayrılmasından altı hafta önce genç bir topçu subayı eğitimini tamamlayıp T—'ye geldi. Trasotskyler'e sık sık uğramaya başladı. Artık üç değil dört kişiydiler. Natalya Vassilyevna çocuğu gayet nazik karşılıyor, ona çocuk gözüyle bakıyordu. Velchaninov hiçbir kuşku duymamıştı, aslında bunu düşünecek durumda değildi zaten, çünkü ayrılıklarının kaçınılmaz olduğunu henüz öğrenmişti. Hemen ayrılmaları konusunda Natalya Vassilyevna'nıa ileri sürdüğü yüzlerce nedenden biri de hamile olduğunu sanmasıydı. Bu yüzden de Velchaninov'un hiç olmazsa üç dört ay için hemen ortadan kaybolması gerekiyordu. Böylelikle eğer herhangi bir dedikodu çıkacak olursa kocasının içine bir kuşku düşmeyecekti. Bu oldukça uydurma bir bahaneydi. Velchaninov, kendisiyle birlikte Amerika'ya ya da Paris'e uçması için kadınla hararetli bir tartışma sonrasında yalnız başına Petersburg'a gitti; ama "yalnızca kısa bir süreliğine" tabii, üç aydan uzun sürmeyecekti, yoksa ne sebeple olursa olsun kimse onu gitmeye ikna edemezdi. Aradan iki ay geçince Velchaninov Natalya Vassilyevna'dan artık dönmemesini, çünkü başka birini sevdiğini söyleyen bir mektup aldı. Ayrıca hamileliği konusunda da yanıldığını haber veriyordu. Bu açıklamaya zaten hiç

36

gerek yoktu. Artık her şey ortadaydı: Velchaninov genç subayı hatırladı. Bu iş böylece kapanmıştı. Birkaç yıl sonra, Bagautov'un devreye girdiğini ve tam beş yılı orada geçirdiğini rastlantıyla duydu. Bu ilişkinin gereğinden fazla uzun sürmesini Natalya Vas-silyevna'nın yaşlandığı için ilişkilerinde daha sadık olmasına bağlıyordu.

Bir saat kadar yatağında oturdu. Sonunda kalktı, zili çalıp Marva'dan kahvesini getirmesini istedi. Aceleyle içti ve saat on birde Pokrovsky Oteli'ni aramak üzere yola koyuldu. Sabah aklına gelen bir şey yüzünden gidiyordu. Bir gece önceki davranışından dolayı Pavel Pavlovitch'e karşı mahcup olmuştu, şimdi bu izlenimi silmek istiyordu.

Bir gece önce kapı çengeliyle ilgili olayı Pavel Pavlovitch'in sarhoşluğuna veriyordu, ama aralarında her şey doğal olarak bitmişken hâlâ neden bu adamla yeni bir ilişki geliştirmeye çalıştığını bilmiyordu. Onu çeken bir şeyler vardı. Garip bir izlenim edinmiş ve bunun sonucunda etkisinde kalmıştı.

375 LİZA

Pavel Pavlovitch "atlatmak" kelimesine bir anlam verememişti. Tanrı bilir neden Velchaninov geçen gece ona böyle bir soru. sormuştu, zaten kendisi de açıklamasını yapamamıştı. Pokrovsky Kilisesi'nin yakınlarındaki bir dükkâna adres sorunca ona birkaç adım ilerdeki ara sokakta bir oteli tarif ettiler. Otelde Bay Tru-sotsky'nin aynı avluya bakan, Marya Sysoevna'nın pansiyonunda kaldığını söylediler. Daracık, ıslak ve pis merdivenlerden ikinci kata çıkınca bir ağlama sesi duydu. Yedi sekiz yaşlarında bir çocuk ağlamasına benziyordu. Ses çok dokunaklıydı. Çocuğun boğuk hıçkırıkları ve tepinmeleri yetişkin bir adamın öfkeli bağırtılarına karışıyordu. Adam çocuğun sesi duyulmasın diye onu susturmaya çalışıyordu besbelli, ama kendisi daha çok gürültü yapıyordu. Çok acımasızca bağırıyordu, çocuk da bağışlanmak için yalvarıp ya-karıyordu. En üst katta, iki tarafında kapılar olan koridorda Velchaninov kırk yaşlarında, uzun boylu, iri yarı, derbeder görünüşlü bir köylü kadın gördü ve Pavel Pavlovitch'i sordu. Kadın sesin gel-

38

diği kapıyı işaret etti. Kadının tombul, mor yüzünde bir Öfke ifadesi vardı.

"Görüyor musunuz nasıl eğleniyor!" dedi sert bir sesle ve aşağı indi.

Velchaninov tam kapıya vuracaktı ki, vazgeçip içeriye daldı. Pavel Pavlovitch bir sürü sıradan mobilyayla kaba saba döşenmiş odanın ortasında dikiliyordu. Üzerinde ceketi ve yeleği yoktu. Kıpkırmızı ve öfkeli bir suratla, bir yandan bağırıyor, bir yandan da kısa, yünlü, eski püskü, siyah bir elbise giymiş sekiz yaşlarında küçük kıza el kol hareketleri yapıyordu, hatta (Velchaninov'a göre) tekmeliyordu. Kız çılgın gibiydi, güçlükle soluk alıyor ve Pavel Pavlovitch'e sarılmak ister gibi ellerini uzatmış bir şey için yal-vanyordu. Bir an içinde bütün sahne değişti. Ziyaretçiyi gören kız çığlığı basıp bitişikteki küçük odaya kaçtı. Şaşkına dönen Pavel Pavlovitch de bir gece önce Velchaninov'un kapısında yakalandığı zaman yaptığı gibi hemen gülücükler saçmaya başladı.

"Alexey İvanovitch!" diye bağırdı hayretle. "Hiç beklemiyordum... Girin girin! Buyrun, kanepeye buyrun ya da koltuğa oturun, bende..."

Sonra da yeleğini unutup ceketini giymek için koştu.

"Boş verin, resmiyete gerek yok."

Velchaninov sandalyeye oturdu.

"Lütfen bırakın da resmi olayım, îşte oldu, böyle daha saygıdeğer oluyor. Niye köşeye oturdunuz? Buraya, masanın yanındaki kol tuğa buyrun... Sizi hiç beklemiyordum, hem de hiç!"

O da hasır bir sandalye alıp 'beklenmedik misafirinden' biraz öteye, yüzünü görebileceği bir şekilde koyup ucuna ilişti.

"Neden beklemiyordunuz? Tam bu saatte geleceğimi dün gece söylemiştim."

"Gelmezsiniz diye düşünmüştüm. Bu sabah kalktığımda dün olanları düşününce bir daha sizi görmekten umudumu yitirmiştim."

Bu arada Velchaninov etrafına bakmıyordu. Oda darmadağınık,

39yatak açık, giysiler etrafa saçılmıştı. Masanın üzerinde kirli kahve fincanları, ekmek kırıntıları, yarısı dolu, mantarı çıkarılmış şampanya şişesi ve yanında da bir bardak duruyordu. Bitişik odaya şöyle bir baktı, sakindi, çocuk hiç kıpırdamadan saklanıyordu.

"Herhalde bu saatte bunu içmiyordunuz?" dedi Velchaninov şampanyayı göstererek.

"Kalanı..." dedi Pavel Pavlovitch bozularak.

"Çok değişmişsiniz!"

"Birdenbire oldu bu alışkanlık. Evet ya, o tarihten beri var. Doğru söylüyorum! Kendimi tutamıyorum. Rahatsız olmayın Ale-xey İvanovitch, şu anda sarhoş değilim. Dün sizin dairenizdeki gibi maskaralık yapmam. Gerçekten o zaman başladım. Altı ay önce biri bana böyle yıkılacağımı söyleseydi asla inanmazdım."

"Demek dün gece sarhoştunuz?"

"Evet" dedi alçak sesle, utanarak başını eğdi. "Tam o anda o kadar değildim, ama daha önce sarhoştum. Açıklamak istiyorum, çünkü bu durum sarhoşluktan daha beter. Çakırkeyf olduğum zaman arkasından şiddet ve aptallıklar geliyor, acımı daha yoğun duyuyorum. Belki de derdimden içiyorum. O zaman bir sürü saçmalıklar yapıyor, hiç yüzünden insanlara aptalca hakaretler ediyorum. Dün size de kendimi çok kötü göstermiş olmalıyım?"

"Hatırlamadığınızı mı söylemeye çalışıyorsunuz?"

"Hatırlamaz mıyım hiç! Hepsini hatırlıyorum..."

"Ben de aynen öyle düşünmüştüm Pavel Pavlovitch" dedi Velchaninov yatıştırıcı bir sesle. Üstelik dün ben de size çok öfkeli ve sabırsız davrandım, bunu kabul ediyorum. Bazen kendimi pek iyi hissetmediğim zamanlar oluyor, bir de sizin öyle beklenmedik gelişiniz..."

"Evet ya hem de gece vakti!" diye başını salladı Pavel Pavlovitch, sanki kendisi de şaşırmış ve uygun bulmamış gibi. "Bana ne oldu bilmem! Kapıyı kendiniz açmamış olsaydınız asla zili çalmazdım. Kapıdan çekip giderdim. Bir hafta önce size geldim Alexey İvanovitch, evde yoktunuz, belki de bir daha hiç gelmemeliydim.

40

Haddimi biliyorum, ama benim de gururum var Alexey İvanovitch. Sokakta da karşılaşmıştık. 'Beni hatırlaması gerekir, ama arkasını dönüp gidiyor' diye düşünmüştüm. Size gelmek için bir türlü karar verememiştim. Dün gece Petersburg Side'dan çıktım ve zamanı ınutuverdim. Hepsi şunun yüzünden" dedi şampanya şişesini göstererek, "bir de duygularımın! Çok aptalca! Çok! Başka biri olsa arkadaşlığımızı yenileme umutlarımı keserdim, çünkü dün olan-|lardan sonra bile eski günlerin hatırına bana geldiniz siz!"

Velchaninov dikkatle dinliyordu. Adam sanki içten ve biraz da vakarla konuşuyor gibi geldi ona. Yine de odaya girdiği andan iti-Daren duyduğu tek kelimeye bile inanmadı.

"Demek burada yalnız değilsiniz Pavel Pavlovitch? Demin ya-ıınızda olan küçük kız kimin?"

Pavel Pavlovitch biraz şaşırdı, gözlerini kaldırdı Velc-laninov'un yüzüne tatlı tatlı baktı.

"Kimin kızı mı? Liza o!" dedi hoş bir gülümsemeyle.

"Liza da kim?" diye mırıldandı Velchaninov içi titreyerek. Çok ani bir şoktu yaşadığı. İçeri girince Liza'yı görmüş, ama aklına bir şey gelmemişti.

"Bizim Lizamız, bizim kızımız Liza!" dedi Pavel Pavlovitch gülümseyerek,

"Kızınız mı? Yani Natalya... Natalya Vassilyevna ile sizin çocuklarınız mı var?" diye sordu Velchaninov alçak sesle, ürkek ve kuşkulu.

"Öyle ya siz nereden bilecektiniz! Siz gittikten sonra oldu. Tanrı bize bir çocuk verdi!"

Pavel Pavlovitch gayet doğal bir heyecanla sandalyesinden fır-

ladı.

"Bunu duymamıştım" dedi Velchaninov sarararak.

"Öyle ya, öyle ya, kimden duyacaktınız?" dedi Pavel Pavlovitch leyecandan zayıf çıkan bir sesle. "Zavallı karımla ben ümitlerimizi tamamen yitirmiştik, sonra birden Tanrı bize lütufta bulundu, bunun senim için ne demek olduğunu Tanrı biliyor! Siz gittikten bir yıl

41sonraydı sanırım. Yo yo, bir yıl değil, tam bir yıl değil. Durun bakayım, eğer hafızam beni yanıltmıyorsa siz ekim ya da kasımda gitmiştiniz sanırım."

"Eylül başında T—'den ayrıldım ben, eylülün on ikisiydi, çok iyi hatırlıyorum."

"Eylüldü öyle mi? Hmmm!...Hayret!" diye bağırdı Pavel Pav-lovitch, daha çok şaşırarak. "Evet, eğer öyleyse bir bakalım, siz eylülün on ikisinde gittiniz, Liza mayısın sekizinde doğdu. Demek ki eylül, ekim, kasım, aralık, ocak, şubat, mart, nisan, sekiz aydan biraz fazla! Ah bir bilseniz zavallı karım..."

"Görmek istiyorum, çağırın onu..." dedi Velchaninov, kısık sesle, bocalayarak.

"Elbette!" dedi Pavel Pavlovitch telaşla, sanki söylediklerinin zaten bir sonu yokmuş gibi lafını yarım bıraktı. "Hemen, hemen sizinle tanıştırayım!"

Aceleyle öbür odaya, Liza'nın yanına gitti.

Üç ya da dört dakika geçti. Odada bir fısıldaşma oldu, Liza'nın sesini algıladı. "İçeri gelmemek için yalvarıyor" diye düşündü Velchaninov. Sonunda geldiler.

"Biraz mahcup" dedi Pavel Pavlovitch, "öyle utangaç ve gururlu ki... zavallı karımın bir kopyası!"

Liza başı önünde içeri girdi, artık ağlamıyordu. Babası elinden tutmuştu. Uzun boylu, zayıf, çok güzel bir kızdı. İri mavi gözlerini kaldırıp merakla ve somurtarak konuğa baktı. Sonra yine hemen başını eğdi. Gözlerinde, bir yabancıyla yalnız bırakılan çocukların ağırlığı vardı. Bir köşeye çekildi, ciddi ve güvensiz bir şekilde tanımadığı bu konuğa bakmaya başladı. Belki de kafasında çocuksu olmayan başka bir düşünce vardı. Velchaninov böyle hissetti.

Babası kızı Velchaninov'a doğru götürdü.

"Bu amca bizim arkadaşımızdı. Yıllar önce annen de onu tanırdı. Utanma, uzat elini."

Çocuk biraz öne doğru eğilip elini uzattı.

"Natalya Vassilyevna ona reverans yapmayı öğretmedi, biraz

42

eğilip İngiliz tarzı elini uzatmasını söylerdi" diye açıklama yaptı Pavel Patlovitch Velchaninov'a dikkatle bakarak.

Velchaninov izlendiğinin farkındaydı, ama duygularını saklamaya çalışmadı. Sakin sakin sandalyesinde oturdu. Liza'nın elini eline alıp çocuğa baktı. Liza büyük bir kaygı içindeydi, elini konuğun elinde unutup, gözlerini babasına dikti. Söylediği her şeyi korkuyla dinliyordu. Velchaninov bu iri mavi gözleri hemen tanıdı, onu asıl etkileyen yüzünün yumuşak beyazlığı ve saçının rengiydi. Bu özellikler çok belirgindi. Yüz hatları ve dudaklarının çizgisi ona Natalya Vassilyevna'yı hatırlattı. Bu arada Pavel Pavlovitch içten ve duygulu bir şeyler anlatıp duruyordu, ama Velchaninov onu duymadı bile. Yalnızca son cümleyi yakaladı.

"... Tanrı'nın bu armağanına nasıl sevindiğimizi tahmin edemezsiniz Alexey İvanovitch..! Doğar doğmaz benim her şeyim oldu; Tanrı'nın isteğiyle mutluluğum bir gün bitse bile Liza'nın tek tesellim olacağına kesinlikle güveniyordum!"

"Ya Natalya Vassilyevna?" diye sordu Velchaninov.

"Natalya Vassilyevna mı?" dedi Pavel Pavlovitch üzgün bir şekilde. "Onu bilirsiniz, çok şey söylemezdi, ama ölürken onunla vedalaşması... her şey o zaman anlaşıldı! Ölürken dedim ama ölümünden bir gün önceydi; çok heyecanlı, çok öfkeliydi. Onu ilaçlarla tedavi etmeğe çalıştıklarını, aslında basit bir ateşten başka bir şeyi olmadığını, doktorların hiçbirisinin bunu anlayamadığını, Kock gelir gelmez (bizim eski arkadaşımız askeri doktoru hatırlarsınız) on beş günde ayağa kalkacağını söylüyordu! Ölümünden beş saat önce, üç hafta içinde teyzesi, yani Liza'nın vaftiz annesini isim gününde ziyaret etmemiz gerektiğini söyleyip durdu..."

Velchaninov birden sandalyesinden kalktı, hâlâ çocuğun elini tutuyordu. Çocuğun babasına derin derin, sitemli bakışı onu çok etkilemişti.

"Hasta falan değil ya?" dedi aceleyle ve biraz garip bir şekilde.

"Sanmam, ama... buradaki şartlarımız pek..." dedi Pavel Pavlovitch endişeyle. "Her zaman garip ve sinirli bir çocuk. Annesinin

43ölümünden sonra iki hafta hastalandı. Siz gelmeden önce ne ağlama ne sızlama... Duyuyor musun Liza, duyuyor musun? Neydi onlar? Tek neden onu bırakıp dışarı çıkmam. Bu, artık onu annesinin sağlığındaki kadar sevmediğimi gösteriyormuş. Benden şikâyetçi. Oyuncaklarıyla oynaması gereken bir çocuk, böyle bir düşünceyle üzülüyor. Burada onunla oynayacak hiç kimsesi yok." "Ama... burada yalnız değilsiniz sanırım." "Çok yalnızım. Günde bir kez bir hizmetçi geliyor." "Siz de dışarı çıkıp onu yalnız bırakıyorsunuz?" "Başka ne yapabilirim? Dün dışarı çıkarken onu şu küçük odaya kilitlemiştim, bugünkü gözyaşları bu yüzden. Başka ne yapabilirdim? Siz kendiniz bir düşünün: Önceki gün ben dışardayken aşağı inmiş, avluda bir çocuk kafasına taş atmış. Bazen de ağlamaya başlıyor ve avludaki odaları dolaşıp beni soruyor. Bu hiç hoş değil. Ben de az değilim. Bir saatliğine çıkıp ertesi sabah dönüyorum. Dün öyle oldu. Ben yokken pansiyoncu kadın bir çilingir çağırtmış, kilidi açtırıp onu dışarı çıkarmış. Ne utanç verici! Kendimi canavar gibi hissettim. Hepsi delilikten, delilikten..." "Baba!" diye bağırdı çocuk ürkek ve huzursuz. "İşte yine aynı şey! Yine aynı! Ben sana ne söyledim?" "Bana ne, bana ne!" dedi Liza korkuyla ve adamın yanma koşup ellerini kenetledi.

"Böyle bir yerde, bu şekilde yaşamaya devam edemezsiniz" dedi Velchaninov sabırsızlıkla ve otoriter bir sesle. "Siz mal mülk sahibi birisiniz. Neden böyle yaşıyorsunuz? Böyle bir yerde, böyle bir çevrede?"

"Pansiyonda mı? Biliyorsunuz, bir hafta içinde gideceğiz. Çok' para harcadık, malım mülküm ol sa da..."

"Hadi hadi, yeter artık, yeter" diye lafını kesti Velchaninov gitgide artan sabırsızlıkla, sanki, "konuşmaya gerek yok. Söyleyeceklerinizi biliyorum, hangi duygularla konuştuğunuzu biliyorum " der gibiydi.

"Dinleyin bir öneride bulunacağım. Bir hafta kalacağınızı söy-

44

lediniz, hadi bilemediniz iki hafta olsun. Burada yirmi yıldır tanıdığım bir aile var. Baba, Alexandr Pavlovitch Pogoryeltsev iyi bir görevde, belki size işinizde yardımcı da olur. Şimdi yazlıklarındalar. Nefis bir villaları var. Klavdia Petrovna benim ablam ya da annem gibidir. Sekiz çocukları var. İzin verin de hiç zaman kaybetmeden Liza'yı oraya götüreyim... Burada kaldığınız süre boyunca seve seve onu kabul ederler ve kendi öz çocukları gibi davranırlar.

Çok sabırsızdı ve bunu gizlemiyordu.

"Bu imkânsız" dedi Pavel Pavlovitch yüzünü buruşturarak. Velchaninov kurnazca baktığını hissetti.

"Neden imkânsız olsun?"

"Çocuğu birdenbire nasıl göndereyim? Kuşkusuz gerçek bir dostsunuz, buna kuşkum yok, ama böyle yüksek mevkide, yabancı finsanların evinde onu nasıl karşılarlar, bilmiyorum ki?"

"Ama size aileden biri gibi olduğumu söyledim!" diye bağırdı Velchaninov öfkeyle. "Klavdia Petrovna ağzımdan çıkan tek bir kelimeyle onu benim çocuğum gibi kabul eder. Boş verin şimdi! Bunları bir şey söylemiş olmak için söylüyorsunuz... Tartışılacak bir şey yok!"

Pavel Pavlovitch ayağını yere vurdu.

"Ben yalnızca biraz garip olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bir iki kez onu görmem gerekir, yoksa babasız hisseder kendini! Böyle büyük insanlarla..."

"Onlar öyle büyük insanlar değildir, hepsi sade insanlar!" diye bağırdı Velchaninov. "Bir sürü çocuk var. Orada sağlığına kavuşacak, bütün olay bu... İsterseniz yarın sizi tanıştırırım. Gidip onlara (teşekkür etmeniz gerekir, isterseniz her gün beraber gideriz."

"Biraz şey..."

"Saçma! Bunu siz de biliyorsunuz! Bu akşam bana gelin, hatta kalın. Sabah erkenden yola çıkarız, saat on ikide orada oluruz."

''Velinimetimiz! Demek geceyi sizinle geçireceğiz ha..." diye kabullendi Pavel Pavlovitch, coşkulu bir sesle. "Bana hayır ya-pıyorsu mz... Villaları nerede?"

45

"Lyesnoe'de."

"Ya elbiseleri? Bilirsiniz böyle seçkin bir evde, böyle bir yazlıkta, siz de bilirsiniz şey...bir baba yüreği..."

"Ne varmış elbisesinde? Çocuk yas tutuyor. Başka türlü giyinecek değil ya? En uygun giysi bu! Yapması gereken şey temiz bir çamaşır giymesi..."

Çamaşırları gerçekten kirliydi.

"Hemen üstündekileri değiştirir" dedi Pavel Pavlovitch titizlenerek. "İç çamaşırlarını da hazırlarız; Marya Sysoevna onları yıkamaya götürmüştü."

"Bir araba çağırtın" diye araya girdi Velchaninov. "Acele edin."

Ama bir güçlük vardı. Liza karşı çıkıyordu. Olanları korkuyla dinledi. Velchaninov, Pavel Pavlovitch'i iknaya uğraşırken onun yüzüne baksaydı küçük yüzünde ümitsizlik görürdü.

"Gitmem" dedi ciddi ve alçak sesle.

"İşte bakın! Tıpkı annesi."

"Değilim, değilim!" diye bağırdı Liza ümitsizlik içinde ellerini büküp dururken. Annesine benzediği konusundaki korkunç siteme karşı kendisini korumaya çalışıyor gibiydi. "Baba, baba eğer beni bırakırsan..."

Birden üzüntülü duran Velchaninov'a döndü.

"Beni alırsanız..."

Daha fazlasını söylemeye fırsat bulamadan Pavel Favlovitch kolundan tuttuğu gibi, öfkeyle küçük odaya sürükledi. Birkaç dakika fısıldaşmalar oldu. Bastırılmış bir ağlama sesi geliyordu. Velchaninov tam içeri girmek üzereyken Pavel Pavlovitch d: şan çıktı, yarım bir gülümsemeyle kızın geleceğini söyledi. Velchaninov ona bakmamağa çalışıyordu. Gözlerini kaçırdı.

Marya Sysoevna geldi. Daha önce koridorda karşılaştığı köylü kadındı. Yanında getirdiği çamaşırları Liza'ya ait küçük güzel bir çantaya koydu.

"Küçük kızı götürüyor musunuz bayım?" diye sordu Velc-laninov'a. "Bir aileniz var herhalde? Ne güzel. Çok sakin bir çocuk, »nü gerçek bir tımarhaneden kurtarıyorsunuz."

"Tamam tamam Marya Sysoevna!" diye mırıldandı Pavel Pavlovitch.

"Evet ya adım Marya Sysoevna! Ezberliyor musunuz? Burası tımarhane değil mi? Aklı eren bir çocuğun böyle rezillikleri görmesi doğru mu? Araba geldi bayım. Lyesnoe'ye değil mi?"

"Evet evet!"

"Büyük bir nimet."

Liza benzi solmuş, kafası eğik bir halde geldi, çantasını aldı. Velchaninov'a hiç bakmadı bile, ayrılırken babasına sarılmamak için kendisini tuttu, ona da bakmamaya çalışıyordu. Babası başından öptü ve hafifçe vurdu. Adam öyle yaparken kızın dudakları büzülüp, çenesi titremeye başladı. Ama yine de gözlerini kaldırmadı. Pavel Pavlovitch de sapsanydı, elleri titriyordu. Velchaninov da onlara bakmamak için elinden geleni yapıyordu, ama yine de bunları gördü. Tek istediği bir an önce oradan gitmekti.

"Benim suçum yok" diye düşünüyordu. "Böyle olmak zorundaydı."

Aşağı indiler. Marya Sysoevna Liza'yı öpüp vedalaştı. Liza yalnızca arabaya binerken babasına baktı, ellerini uzatıp bağırdı. Biraz daha dursa kendini arabadan dışan atacaktı, ama atlar hareket etmişlerdi bile.

46

47AYLAK ADAMÎN YENİ KURUNTUSU

dert etmiyordu galiba. Onu sıkan başka bir şey vardı.

kocanızın bile bilmediği bir şeydi, hatırlıyor musunuz?"

"Gayet iyi hatırlıyorum, hep sözünü ederdiniz."

"Sizinle dertleşiyordum. Yalnızca size yaptığım bir itiraftı! O kadının adını size hiç söylememiştim. İşte o kadın bu Trusotsky'nin karısıydı. Ölmüş. Bu kız da onun kızı, y ani benim kızım!"

"Emin misiniz? Yanılıyor olmayasınız?" diye sordu Klavdia Petrovna heyecanla.

"Tabii, tabii, yanılmıyorum!" dedi Velchaninov coşkuyla.

Olabildiğince kısa ve aceleyle her şeyi, heyecan içinde anlattı. Zaten Klavdia Petrovna kadının adı hariç bütün hikâyeyi biliyordu.

Velchaninov, birisinin gün olup Madam Trusotsky'yle tanışıp, onun bu kadar sevdiği kadının o olduğunu anlayacağı korkusuyla o güne kadar en yakın arkadaşı Klavdia Petrovna'ya bile "o kadın"ın adını söylemeye cesaret edememişti.

"Babası da bir şey bilmiyor değil mi?" diye sordu Klavdia Petrovna, hikâyeyi dinledikten sonra.

"Biliyor... Bütün ayrıntıları öğrenememiş olmam beni endişelendiriyor" dedi Velchaninov. "Biliyor, biliyor. Dün de bugün de fark ettim. Ne kadar bildiğini öğrenmem gerek. Bu yüzden acelem var. Bu akşam bana gelecek. Her şeyi nasıl öğrendiğini hiç anlamıyorum. Bagautov'u biliyor, bundan hiç kuşku yok. Ya ben? Böyle durumlarda kadınların kocalarını ikna etmek için ne kadar akıllıca davrandıklarını bilirsiniz! Gökten melek bile inse inanmayan bir koca karısına inanır! Kafanızı sallayıp beni suçlamayın. Eskiden beri ben hep kendimi suçlayıp durdum zaten!... Bu sabah yanında her şeyi bildiğinden öyle emindim ki kendimi tehlikeye attım. Dün karşılaştığımızda ona kaba davrandığım için öyle utandım ki anlatamam. Size bütün olanları sonra anlatırım. Dün, ona haksızlık yapıldığını ve kimin yaptığını bildiğini belli etmek niyetiyle gelmişti bana. Sarhoşken yaptığı bu aptalca ziyaretin tek

52

nedeni buydu. Tabii bu onun için çok doğaldı! Kinini atmaya gelmişti ! Dün de bugün de ona karşı çok sabırsız davrandım! Aldırmaz ve aptalca! Kendimi ele verdim. Neden kendimi kötü hissettiğim bir anda çıkageldi sanki? Çocuğa, Liza'ya işkence ettiğini söylüyorum size. Belki de hırsını çocuktan alıyor! Evet, kin dolu, küçümsendikçe kin doluyor! Aslında maskaradan farkı yok, Tanrı biliyor ya, gençliğinde kendi çapında, efendi bir adamdı. Bu hallere düşeceği belliydi! İnsan Hıristiyanlık açısından bakmalı. Biliyorsunuz benim sevgili dostum, ona karşı farklı davranmak istiyorum, iyi olmak istiyorum. Bu benim için bir 'kahramanlık' olurdu. Ne de olsa onu kandırdım! Size söylemem gereken başka bir şey daha var. Bir keresinde T—'deyken dört bin rubleye ihtiyacım vardı. Bana hemen verdi, hem de hiç güvencesiz. Bir dosta yararlı bir şeyler yaptığına memnuniyetini de gösterdi. Ben de bir dost olarak parayı aldım, ondan ödünç para aldım, anlıyor musunuz?"

"Daha dikkatli olun" dedi Klavdia Petrovna, bu söylediklerine cevap olarak. "Ne kadar heyecanlısınız, sizin için endişeleniyorum! Liza'ya kendi çocuğum gibi bakacağım, ama yapılması gereken daha çok şey var! En önemli şey sizin çok dikkatli olmanız, bu kadar mutlu ve coşkulu olduğunuz zaman daha dikkatli olmalısınız, mutluyken çok yüce gönüllü oluyorsunuz" dedi gülümseyerek.

Hepsi Velchaninov'u yolcu etmeye geldi. Liza'yla beraber bahçede oynayan çocuklar, onu da yanlarında getirdiler. Şimdi ona ilk geldiğinden daha büyük bir şaşkınlıkla bakıyorlardı. Ayrılırlarken, Velchaninov ertesi gün babasıyla birlikte gelecekleri sözünü tekrarlayıp, herkesin içinde Liza'yı öpünce kız utandı. Son dakikaya kadar sesini çıkarmadı, Velchaninov'a bakmıyordu, ama sonra birden koluna yapışıp kenara çekti ve yalvaran bakışlarla bir şey söylemek istedi. Velchaninov hemen onu başka bir odaya götürdü.

"Ne oldu Liza?" dedi yumuşak ve rahatlatıcı bir sesle. Ama kız hâlâ korkuyla etrafına bakıyordu. Onu daha uzak bir köşeye çekti, hepsinden saklanmak istiyordu.

"Ne oldu Liza? Sorun nedir?"

53Hiç sesini çıkarmıyor, bir türlü konuşamıyordu. Mavi gözlerini yüzüne dikmiş bakıyordu. Küçük yüzünün her noktasında çılgın bir korku ifadesi vardı.

"Kendini... asacak!" diye fısıldadı çılgın gibi.

"Kim kendini asacak?" diye sordu Velchaninov korkuyla.

"O, o! Gece bir iple kendini asmaya çalıştı!" diye bağırdı çocuk soluk soluğa. "Onu gördüm! İple kendini asmaya çalıştı, öyle söyledi, öyle söyledi! Daha önce de denedi, hep yapıyor... Onu gece gördüm..."

"Olamaz" diye fısıldadı Velchaninov şaşkınlık içinde.

Kız birdenbire ellerini öpmeye başladı. Hıçkırıklarla ağlıyor, yalvarıp yakarıyordu. Velchaninov bundan hiçbir şey anlamıyordu. Kendisine son ümidiymiş gibi.bakan, dehşet içindeki çocuğun acılı yüzü sonsuza dek hafızasına kazıldı ve rüyalarından çıkmadı.

"Onu bu kadar çok seviyor olabilir mi?" diye düşündü gıpta ve kıskançlıkla. Sabırsızlıkla kasabaya döndü. "Oysa bana annesini daha çok sevdiğini kendisi söylemişti... belki de ondan nefret ediyor, hiç sevmiyor!... Kendini asacak da ne demek oluyor? Neyi kastediyor acaba? O aptal bunu yapar mı?"... Onu bulmalıydı, kesinlikle bulmalıydı! Neler olup bittiğini bir an önce anlamalıydı.

54

KOCAYLA ÂŞIK ÖPÜŞÜYORLAR

Onu bulmak için büyük bir telaş içindeydi.

"Bu sabah çok kötüydüm. Olup biteni anlayacak zamanım yoktu" diye düşündü Liza'yı ilk görüşünü hatırlayınca. "Ama şimdi her şeyi anlamam gerek." Daha çabuk bulabilmek için arabacıya onu Trusotsky'nin pansiyonuna götürmesini söyleyecekti, ama ikinci kez düşününce vazgeçti. "Yok yok, en iyisi o bana gelsin, ben de bu arada şu lanet olası davadan kurtulayım çabucak."

Hararetle çalışmaya koyuldu. Ama çok dalgın olduğunu ve pek bir iş yapamayacağını fark etti. Saat beşte yemek için dışarı çıkınca aklına çok garip bir fikir geldi. Belki de burnunu sokmakla, mahkemelerde koşuşturup, saklanmaya çalışan avukatları kovalamakla davanın seyrine engel oluyordu. Bu tahminine neşeyle güldü. "Bu fikir aklıma dün gelseydi çok üzülürdüm" dedi daha da büyük bir neşeyle. Neşesine rağmen gittikçe daha dalgın ve sabırsız oluyordu. Derin derin düşüncelere daldı. Düşünceleri daldan dala atlıyor, ama tatmin edici bir sona ulaşmıyordu.

55"Bu adamı bulmalıyım!" kararına vardı sonunda. "Onu bulup sırrını çözmeliyim, sonra bir karara varırım. Belki de bir düello olur!"

Saat yedide eve dönüp Pavel Pavlovitch'i bulamayınca çok şaşırdı. Sonra çok öfkelendi, bunaldı ve korkmaya başladı.

"Bu işin sonunun ne olacağını Tanrı bilir!" dedi kendi kendine. Sürekli saatine bakarak kâh odada bir aşağı bir yukarı dolaşıyor, kâh kendini kanepeye atıyordu. Sonunda saat dokuzda Pavel Pavlovitch çıkageldi. "Eğer bu adam beni kandırmaya çalışsaydı bundan daha uygun bir zaman bulamazdı. Kendimi o kadar dengesiz hissediyorum ki" diye düşündü. Yeniden kendine güvenini kazanıyor, keyiflenmeye başlıyordu.

Neden o kadar geciktiği sorusuna Pavel Pavlovitch bıyık altı bir gülümsemeyle karşılık verdi, özgür ve rahat bir havayla oturdu. Bir gece öncekinden çok farklı bir hali /ardı. Tüllü şapkasını oradaki bir sandalyeye alıverdi. Velchaninov onun özgür ve rahat havasını hemen fark etti.

Sabahki havasından hiç iz taşımayan, sakin bir edayla, fazla kelime harcamadan, sanki rapor verir gibi Liza'yı nasıl götürdüğünü, orada nasıl karşılandığını, onun için ne kadar iyi olacağını söyledi ve yavaş yavaş Liza'yı unutturarak konuşmayı fark ettirmeden Pogoryeltsevler'in ne kadar hoş insanlar olduğu, ne kadar uzun zamandır onları tanıdığı, Pogoryeltsev'in ne kadar mükemmel ve etkili bir adam olduğu konusuna getirdi. Pavel Pavlovitch ilgisizlikle dinliyor, arada bir kaşlarının altından konuşmacıya sert sert ve kurnazca bir alayla bakıyordu.

"Çok heyecanlı birisiniz" diye mırıldandı huysuz bir gülümsemeyle.

"Siz de oldukça terssiniz bugün" dedi Velchaninov sıkıntıyla.

"Herkes ters de ben neden olmayayım!" diye bağırdı Pavel Pavlovitch birden, sanki hep bu anı bekliyormuş gibi.

"Canınız ne isterse onu yapın" diye güldü Velchaninov. "Size bir şey mi oldu diye merak etmiştim."

"Öyle oldu!" diye bağırdı sanki bir şey olmasıyla övünüyormüş gibi.

"Ne oldu?"

Pavel Pavlovitch cevabını biraz geciktirdi.

"Petersburg'daki en iyi çevrelerin genç ve zarif beyefendisi Ste-pan Mihalovitch... Bagautov bana bir oyun oynadı."

"Yine mi evde yoktu?"

"Yo bu kez evdeydi. İlk kez kabul edildim, yüzüne bir baktım... ölmüştü!"

"Ne! Bagautov ölmüş mü?" Velchaninov çok şaşırmıştı. Aslında bu kadar şaşırması için bir neden de yoktu.

"Evet. Altı yıllık gerçek ve sadık dostumuz! Dün öğlen ölmüş ve benim haberim olmadı! Belki ben de tam o anda onun sağlığını sormak için uğramıştım. Cenaze töreni yarın olacak. Onu altın sırmalı, kırmızı kadife kaplı bir tabuta koymuşlar bile... Beyin hummasından ölmüş. Kapıda onlara arkadaşı olduğumu söylediğim için göreyim diye beni içeri kabul ettiler! Altı yıllık gerçek ve sadık arkadaşımın bana davranış tarzına ne dersiniz, sorarım size? Oysa belki de ben buraya sırf onun için gelmiştim!"

"Peki onaniye kızıyorsunuz?" diye güldü Velchaninov. "Kasten ölmedi ya!"

"İçimde acıyla konuşuyorum. Çok değerli bir dosttu. Benim için anlamı buydu."

Birdenbire, hiç beklenmedik bir anda Pavel Pavlovitch iki parmağını çıplak alnına boynuz gibi koyup kıkırdamağa başladı. Bu şekilde yarım dakika kadar öylece oturdu, bir yandan da suratında çılgın bir ifadeyle Velchaninov'a bakıyordu. Velchaninov sanki hortlak görmüş gibi taş kesilmişti. Ama şaşkınlığı çok kısa sürdü. Alaycı, küstah, soğukkanlı bir gülümseme yavaş yavaş dudaklarına yerleşti.

"Bu da ne demek oluyor?" dedi ağır ağır, aldırmaz bir havayla.

56

57"Bunlar boynuz demek oluyor!" deyiverdi birden, ellerini alnından çekerek.

"Yani... sizin boynuzlarınız mı?"

"Cömertçe verilmiş olan boynuzlarım!" dedi pis bir şekilde yüzünü buruşturarak. İkisi de sessizdi.

"Çok cesur bir adamsınız" dedi Velchaninov.

"Nişanlarımı size gösterdiğim için mi? Biliyor musunuz Alexey İvanovitch, sizin bana bir şeyler ikram etmeniz gerekir! T—'deki bir yıl boyunca sizi her gün ağırladım. Boğazım kurudu, bir şişe bir şeyler getirtin de içelim."

"Zevkle, daha önce söyleseydiniz ya. Ne içersiniz?"

"Ne içersiniz değil, ne içeriz. Beraber içmeyecek miyiz?" dedi Pavel Pavlovitch, gözünün içine hem meydan okuyan, hem de huzursuz bir şekilde bakarak.

"Şampanya?"

"Başka ne olacak? Henüz votkanın zamanı değil..."

Velchaninov ağır ağır kalktı, zili çalıp Mavra'yı çağırdı ve talimat verdi.

"Dokuz yıl sonra muhteşem karşılaşmamızın şerefine" dedi Pavel Pavlovitch yersiz ve gereksiz bir şekilde gülerek. "Şimdi bana kalan tek dost sizsiniz! Stepan Mihalovitch Bagautov artık yok! Ne demiş şair:

Büyük Patrocus yok,

Aşağılık. Thersites hâlâ yaşıyor! "

"Thersites" derken parmağıyla göğsünü dürtüyordu.

"Hadi hadi söyle bir an önce domuz, bu imalardan nefret ederim" diye düşündü Velchaninov. Gitgide öfkesi artıyordu, uzun zamandır kendini güç tutuyordu.

"Söylesenize" dedi kızgın bir sesle, "Stepan Mihalovitch'i" (ona kısaca Bagautov diyememişti) "suçladığınıza göre sizi kandıran

58

adamın öldüğüne sevinmiş olmanız gerekmez mi? Neden kızıyorsunuz?"

"Sevinmek mi? Ne sevinmesi?"

"Bence böyle düşünmeniz gerekirdi."

"Hah-hah! Çok yanılıyorsunuz. Bir bilge ne demiş: 'Ölü bir düşman iyidir, ama yaşayan bir düşman daha iyidir.' Hah-hah-hah!"

"Beş yıl boyunca onu her gün görmekten bıkmadınız mı?" dedi Velchaninov, kin dolu bir küstahlıkla.

"O zaman bunu biliyor muydum sanıyorsunuz... biliyor muydum?" dedi Pavel Pavlovitch birden, sanki uzun zamandır beklediği bir sorunun sorulduğuna memnun olmuş gibi. "Siz beni ne sanıyorsunuz Alexey İvanovitch?"

O ana kadar kin dolu ve asık olan suratını beklenmedik bir şekilde değiştiren yeni bir şeyler parıldadı.

"Bilmemeniz mümkün mü?" dedi Velchaninov şaşkına dönmüş bir halde.

"Bilmem mümkün mü? Bilmem mümkün mü? Ah sizi gidi Jüpiter soyu! Sizin için insanın köpekten farkı yoktur zaten, her şeyi kendi küçük dünyanıza göre yargılarsınız. Alın yutabilirseniz yutun bu laflan!" dedi ve kendini kaybederek masaya yumruğunu indirdi, sonra çıkardığı sesten kendisi de korkup endişeye kapıldı.

Velchaninov vakarlı bir havaya büründü.

"Dinleyin Pavel Pavlovitch. Sizin bilip bilmemeniz beni hiç ilgilendirmez. Bilmemeniz sizin itibannızı kurtarır... Anlayamadığım şey bu sırrı açmak için neden beni seçmiş olduğunuz..."

"Sinirlenmeyin sizi kastetmiyorum, sizi kastetmedim..."diye mırıldandı Pavel Pavlovitch yere bakarak.

Mavra şampanyayı ge|irdi.

"İşte!" diye bağırdı Pavel Pavlovitch, Mavra'nın gelmesiyle rahatlayarak, "Bardaklar, bardaklar; harika! Başka hiçbir şey is-

59

 

temiyoruz dostum. Açılmış bile! Yaşa sen güzel yaratık! Artık gidebilirsin!"

Yeniden cesaretini toplayarak küstah bir şekilde Velchaninov'a baktı.

"İtiraf edin" diye güldü birden, "bütün bu olanlar aslında hiç de sizin dediğiniz gibi 'sizi ilgilendirmiyor' değil, hatta şimdi kalkıp gitsem hayal kırıklığına uğrarsınız."

"Hayal kırıklığına falan uğramam." "Yalan!" diyordu Pavel Pavlovitch'in gülümsemesi. "Şimdi işimize bakalım!" dedi ve bardağını doldurup kaldırdı. "Tanrı'nın huzuruna çıkan dostumuz Stepan Mihalovitch'in sağlığına içelim" diyerek içti.

"Ben böyle bir şeye içmem" dedi Velchaninov bardağını koyup.

"Neden? Gayet iyi bir sebep."

"Buraya geldiğinizde sarhoştunuz, değil mi?"

"Birazcık içmiştim. Niye sordunuz?"

"Öylesine sordum, dün gece ve bu sabah Natalya Vassilyevna' nın ölümünden gerçekten çok etkilendiğinizi düşünmüştüm."

"Şimdi gerçekten etkilenmediğimi kim söylüyor?" diye zıpladı yerinden, sanki yaylarla hareket ediyormuş gibi.

"Bunu demek istemedim. Stepan Mihalovitch konusunda yanılmış olabileceğinizi kabul etmelisiniz, bu ciddi bir konu."

Pavel Pavlovitch kurnazca gülüp göz kırptı.

"Stepan Mihalovitch konusunu nasıl öğrendiğimi bilmek istemez miydiniz?"

Velchaninov kızardı.

"Size yine söylüyorum, beni hiç ilgilendirmez..." dedi Velchaninov ve: "Şimdi şu herifi içkisiyle beraber kapı dışarı atıversem ne iyi olur" diye düşündü öfkeyle, daha da kızararak.

60

"Tamam!" dedi Pavel Pavlovitch, onu kışkırtmaya çalışıyormuş gibi. Kendine bir bardak daha doldurdu. "Nasıl öğrendiğimi hemen anlatıp merak ateşinizi söndüreyim... Çok ateşli bir adamsınız Alexey İvanovitch, çok ateşli! Hah-hah! Bana bir sigara verin, malum ya marttan beri..."

"Alın."

"Marttan beri mahvolmuş bir haldeyim Alexey İvanovitch, nasıl oldu anlatayım, dinleyin. Sizin de bildiğiniz gibi verem çok garip bir hastalıktır sevgili dostum." Gitgide daha da samimi oluyordu. "Veremliler yarın öleceklerinden kuşkulanmazlar, ama her an ölebilirler. Size söylediğim gibi Natalya Vassilyevna ölmeden beş saat önce, on beş gün sonra otuz mil uzaktaki teyzesini ziyaret etmeyi planlıyordu. Siz de bilirsiniz pek çok kadında ve hatta sevgililerinde, aşk mektubu saklama alışkanlığı ya da kötü huyu vardır... Halbuki sobaya atıp yakmak çok daha emin olur, değil mi? Yo, herbir kâğıt yıllara ve aylara göre, seri halinde dizilip bir kutuya dikkatle yerleştirilir. Bu onlar için bir teselli falan mıdır bilmem, ama tatlı anılar adına yapıldığına hiç kuşku yok. Ölümünden beş saat önce, teyzesine gitme planlan yapan Natalya Vassilyevna, doğal olarak son dakikayt. kadar öleceğini düşünmemişti. Hâlâ Koch'u bekliyordu. Ama ne yazık ki öldü ve odasındaki masada, sedef ve gümüş kakmalı, abanoz kutuyu bıraktı. Kilidi ve anahtarı olan güzel bir kutuydu. Büyükannesinden kalmıştı. Son yirmi yıla ait her şey, ama her şey günü gününe o kutuda duruyordu. Stepan Mihalovitch'in belirgin bir edebi yeteneği vardı, hatta bir gazeteye tutkulu bir aşk hikâyesi göndermişti. Beş yıla yayılan yazıları yüzü buluyordu. Natalya Vassilyevna'nın kendi el yazısıyla yazılmış bazı notlar da vardı. Bir koca için ne hoş bir sürpriz değil mi? Ne dersiniz?"

Velc ianinov, Natalya Vassilyevna'ya tek bir mektup, hatta ufacık bir ne t bile göndermediğini hatırladı. Petersburg'dan iki mektup yazmıştı, ama bunları kararlaştırdıkları gibi karı kocaya beraber gönderir işti. Natalya Vassilyevna'nın kendisine sürgün emrini verdiği son mektubuna cevap yazmamıştı.

61

Pavel Pavlovitch hikâyesini bitirince yüzünde yılışık ve beklentili bir gülüşle durakladı.

"Neden küçük soruma cevap vermediniz?" dedi sonunda sıkıntıyla.

"Hangi soruya?"

"Bir koca için ne hoş bir sürpriz değil mi?"

"Bana ne canım!" dedi Velchaninov nefretle. Sonra kalkıp odada dolaşmaya başladı.

"Bahse girerim şu anda düşünüyorsun. Bana utancını gösterecek kadar domuzsun sen. Hah-hah! Ne titiz bir adamsın... ah sen!"

"Bunu hiç düşünmemiştim. Sizi aldatan adamın ölümüne sinirlenip çok şarap içmiştiniz. Bu olanlarda olağanüstü bir şey görmedim ben. Bagautov'u neden sağ görmek istediğinizi anlıyorum ve kızgınlığınızı saygıyla karşılıyorum, ama..."

"Neden onu sağ görmek istediğimi biliyor musunuz yani?"

"Orası sizi ilgilendirir."

"Bahse girerim aklımdan geçenin düello olduğunu sanıyorsunuz!"

"Cehennemin dibine kadar!" diye bağırdı Velchaninov, kendini güçlükle kontrol ederek. "Bence, saygıdeğer bir adam, böyle durumlarda komik hallere, aptalca maskaralıklara, gülünç yakınmalara, kendini daha da alçaltan iğrenç imalara meydan vernez. Açık açık, doğrudan, dürüstçe davranır!"

"Hah-hah! Belki de ben saygıdeğer bir adam değilim!"

"Bu da sizi ilgilendirir... ama o zaman ne diye Bagautov'u sağ istiyorsunuz?"

"Bir dostu görmek için. Bir şişe içki alır, beraber içerdik."

"O sizinle beraber içmezdi ki."

"Neden olmasın? Noblesse oblige!*

*    Soyluluk zorunluluğu.

62

Siz benimle içiyorsunuz ya! Onun sizden ne üstünlüğü var?"

"Ben sizinle içmiyorum ki."

"Birdenbire bu gurur neden?"

Velchanir ov birden sinirli ve rahatsız bir kahkaha attı.

"Lanet olsun! Siz gerçekten 'yırtıcı bir tip'siniz! Oysa ben sizin 'ebedi koca'dan başka bir şey olmadığını sanırdım!"

'"Ebedi koca' demekle neyi kastediyorsunuz? Ne demek o?" Pavel Pavlovitch birden dikkat kesilmişti.

"Bir koca çeşidi... Anlatması uzun sürer. Artık gitseniz iyi olacak; zamanı geldi. Sizden sıkıldım."

"Peki 'yırtıcı' ne demek? Yırtıcı dediniz!"

'"Yırtıcı bir tip'siniz dedim. Alay ettim."

"Yırtıcı bir tip' demekle neyi kastediyorsunuz? Lütfen söyleyin Alexey İvanovitch, Tanrı aşkına, İsa aşkına söyleyin!"

"Yeter artık canım, bu kadar yeter!" diye bağırdı Velchaninov, birden korkunç sinirlenerek. "Gitme zamanınız geldi. Gidin hadi!"

"Hayır yetmez!" dedi Pavel Pavlovitch birden alevlenerek. "Benden bıksanız da yetmez. Beraber kadeh tokuşturup içeceğiz! Haydi içelim, sonra giderim, ama şimdilik yetmez!"

"Pavel Pavlovitch! Defolup gidecek misiniz yoksa gitmeyecek misiniz?"

"Def olacağım da önce içelim! Benimle içmeyeceğinizi söylediniz, ama ben istiyorum!"

•Artık ne gülüyor ne de surat ekşitiyordu. Tamamen değişmişti, tipiyle ve tavırlarıyla biraz önceki Pavel Pavlovitch'ten öylesine zıt bir değişime uğramıştı ki Velchaninov şaşırıp kaldı.

"İçelim Alexey İvanovitch! Beni geri çevirmeyin" diye ısrar etti Pavel Pavlovitch, Velchaninov'un elini sıkıca tutup, doğrudan gözlerinin içine bakarak.

Bu işte içmekten daha öte bir şeyler olduğu açıktı.

63"Peki, eğer öyle istiyorsanız" diye mırıldandı Velchaninov, "ama nasıl?... Tortudan başka bir şey kalmadı ki..."

"İki bardak kaldı, biraz tortulu, ama olsun. Bardak tokuşturup içelim. İşte alın bardağınızı."

Bardaklarını tokuşturup içtiler.

"Demek öyle-demek öyle... Ah!"

Pavel Pavlovitch eliyle alnını tuttu ve bir süre öyle kaldı. Velchaninov her an konuşup son sözü söyleyeceğini sanıyordu, ama Pavel Pavlovitch hiçbir şey demedi. Yalnızca yüzüne bakıyor, kurnazca ve şeytanca gülüyordu.

"Benden ne istiyorsunuz, ayyaş adam! Benimle oyun mu oynuyorsunuz?" diye bağırdı Velchaninov öfkeyle, ayaklarını yere vurarak.

"Bağırmayın, bağırmayın. Bağıracak ne var?" dedi Pavel Pavlovitch ellerini sallayarak. "Oyun falan oynamıyorum! Benim için anlamınızı biliyor musunuz?"

Birden elini tutup öptü. Velchaninov hayretler içinde kaldı.

"Benim için anlamınız bu işte! Şimdi istediğiniz zaman defolup giderim!"

"Durun bir dakika!" dedi Velchaninov kendine gelerek. "Size , söylemeyi unuttum..."

Pavel Pavlovitch kapıdan geri döndü.

"Biliyorsunuz" diye mırıldandı Velchaninov kızararak, "Po-goryeltsevler'e gitmeniz gerekiyor... tanışıp teşekkür etmek için. Siz..."

"Elbette, doğru ya. Anlıyorum tabii!" diye kabullendi büyük bir istekle ve sanki hatırlatılmasma gerek yokmuş gibi elini salladı.

"Ayrıca Liza sizi çok görmek istiyor. Ona söz verdim..."

"Liza!" Pavel Pavlovitch geri döndü. "Liza mı? Liza'nın benim için taşıdığı anlamı biliyor musunuz? Eskiden de şimdi de ne anlam

64

.taşıdığını!" diye bağırdı deli gibi. "Ama... ama bunlar daha sonra, sonra... Şimdi bu kadar içmemiz yetmez Alexey İvanovitch. Biraz dahaiçmeliyim..."

Şapkasını sandalyeye koydu ve daha önceki gibi güçlükle nefes alarak Velchaninov'a bakmaya başladı.

"Beni öpün Alexey İvanovitch!" dedi birden. "Sarhoşsunuz!" dedi Velchaninov gerileyerek.

"Evet, ama yine de beni öpün Alexey İvanovitch. Öpün beni! Ben sizin elinizi öptüm ya."

Velchaninov birkaç dakika sessiz kaldı, sanki kafasına bir yumruk yiyip sersemlemiş gibiydi. Ama birden Pavel Pavlovitch'e eğildi, yüzü omuz hizasında olan adamı içki kokan dudaklarından öptü. Onu öptüğünden de pek emin değildi.

"Evet şimdi, şimdi..." diye bağırdı Pavel Pavlovitch sarhoş deliliğiyle. Sarhoş gözleri ışıldıyordu. "Size bir şey söyleyeceğim. O zamanlar ya o da yaptıysa diye düşünmüştüm. Ya o da, o da... Kime güvenebilirim ki!"

Pavel Pavlovitch birden ağlamaya başladı. "Anlıyorsunuz ya, siz benim tek dostumsunuz!"

Elinde şapkasıyla odadan koşarak çıktı. Velchaninov tıpkı Pavel Pavlovitch'in ilk ziyaretinden sonra yaptığı gibi aynı yerde birkaç dakika öylece kaldı.

"Ah! Sarhoş bir aptaldan başka bir şey değil!" dedi. Sonra elini şöyle bir sallayıp bu düşünceyi başından savdı.

"Evet ya, sarhoş işte" diye tekrarladı, soyunup yatağa girerken.

658 LİZA HASTA

Ertesi sabah Velchaninov, Pogoryeltsevler'e gitmek için zamanında geleceğine söz veren Pavel Pavlovitch'i beklerken, odasında bir aşağı bir yukarı dolaşıyordu. Bir yandan bir sigara tüttürüp, bir yandan da kahvesini içerken, bir gece önce yediği tokadı sabah kalktığı zaman bir saniye bile unutmayan bir adam gibi hissediyordu kendini. "Hmmm!... Durumun farkında ve Liza'yı kullanarak benden öcünü alacak!" diye düşünüyordu korkuyla.

Zavallı kızcağızın sevimli hali geldi gözünün önüne. Hemen, iki saat içinde Liza'sını göreceğini düşününce kalbi hızla atmaya başladı. "Ah! Artık tamam!" diye karar verdi heyecanla. "Şimdi bütün hayatım ve bütün amacım bu! Geçmişin ne önemi var artık? Bugüne kadar ne yaşadım ki? Karmaşa ve hüzün... ama şimdi... her şey farklı, her şey değişti!"

Coşkusuna rağmen gitgide daha da kuşkulanıyordu.

"Liza'yı kullanarak bana işkence ediyor, bu çok açık! Liza'ya da

işkence ediyor. Bu şekilde benden her şeyin öcünü alıp beni mahvedecek. Hmm!... Tabii, dünkü gibi onu gönderecek değilim". Birdenbire kıpkırmızı oldu. "İşte saat on iki olmuş bile, hâlâ gelmedi."

Saat yarıma kadar bekledi. Sıkıntısı gitgide şiddetlendi. Pavel Pavlovitch ortalarda yoktu. Sonunda, Pavel Pavlovitch'in bir gece önceki gibi bir sahne yaratmak amacıyla kasten gelmediği konusunda içinde kıpırdanıp duran kuşku bardağı taşıran son damla oldu. "Onu beklediğimi ve Liza'nın ne durumda olduğunu biliyor. Onsuz nasıl Liza'nın yanına giderim?"

Sonunda daha fazla dayanamadı. Saat birde Pokrovsky'e gitti. Pansiyonda, Pavel Pavlovitch'in gece orada kalmadığını, sabah dokuzda gelip on beş dakika kadar oyalandıktan sonra tekrar çıktığını söylediler. Velchaninov, Pavel Pavlovitch'in kapısında durup kat görevlisinin dediklerini dinledi ve kilitli kapının tokmağını çevirdi, ileri geri çekti. Ne yaptığının farkına varınca, küfürü basıp görevliden kendisini Marya Sysoevna'ya götürmesini istedi. Onun orada olduğunu duyan kadın hemen geldi.

İyi bir kadıncağızdı. Sonraları Klavdia Petrovna'ya ondan söz ederken "yüce gönüllü bir kadın" demişti. Marya Sysoevna çocukla beraber geçirdikleri yolculuğu sorduktan sonra Pavel Pavlovitch'in yaptıklarını anlatmaya başladı. "Eğer çocuk olmasaydı onu çoktan başımdan atardım" dedi. Zaten serkeşliği yüzünden otelden uzaklaştırılmış. Her şeye aklı eren bir çocuk varken otele bir sokak kızı getirmek doğru muymuş? "Karar verirsem o senin annen olacak!" diye bağırmış. O sokak kızı bile suratına tükürmüş. "Sen benim kızım değilsin!" diye bağırmış çocuğa.

"Yok canım!" dedi Velchaninov. Dehşete düşmüştü.

"Kendi kulağımla duydum. Kendinden geçene kadar içmişti. Çocuğun önünde böyle şeyler ne yanlış. Daha çok küçük olmasına rağmen her şeyi derin derin düşünüyor. Ağlayıp duruyor. Çok endişelendiğini görebiliyorum. Geçen gün bizim burada korkunç bir

66

67olay oldu. Herkesin memur dediği bir adam, otelde bir geceliğine bir oda tutmuş. Sabah kendini asmış. Bütün parasını çar çur ettiğini söylüyorlar. İnsanlar olanları görmek için doluştu. Pavel Pavlovitch evde değildi. Zavallı kızcağız ortalıkta dolaşıp duruyordu. Onunla ilgilenecek hiç kimsesi yoktu. Bir baktım, koridorda kalabalığın arasında, herkesin arkasında durmuş, aralardan bakmaya çalışıyor, cesedi seyrediyor. Hemen oradan uzaklaştırdım. Tir tir titremeye başladı, yüzü simsiyah oldu. Onu içeri sokar sokmaz düşüp bayıldı. Debeleniyor, acıdan kıvranıyordu. Elimden gelen tek şey onu ayıltmaya çalışmak oldu. Bir nöbet geçirmişti. O saatten sonra da hep hastaydı. Babası duydu, eve geldi ve her yanını çimdikledi. Dövme âdeti yoktu, hep çimdiklerdi kızı. Sonraları içip içip eve dönünce, 'ben de kendimi asacağım' diye korkulurmuş kızı. 'Senin yüzünden asacağım kendimi, şuradaki güneşliğin ipiyle asacağım' dermiş, gözünün önünde ipi düğüm yaparmış. Kızcağız çılgına döner, ağlar, küçük kollarıyla ona sarılıp: 'Bir daha yapmayacağım!' diye bağırırmış. Zavallı yavrucak!"

Velchaninov garip bir şeyler olduğunu tahmin ediyordu, ama bu hikâye onu öyle şaşırttı ki bir türlü inanamadı.

Marya Sysoevna ona daha pek çok şey anlattı. Örneğin bir keresinde kendisi olmasaymış Liza pencereden aşağı atlayıverecek-miş.

Velchaninov sarhoş gibi sendeleyerek evden çıktı.

"Onu bir köpek gibi kafasından vurayım!" düşüncesi aklından çıkmıyordu. Uzunca bir süre bunu tekrarlayıp durdu.

Bir arabaya binip Pogoryeltsevler'e gitti. Yolda araba, bir cenaze alayı yüzünden kanalın üzerindeki köprünün başında durmak zorunda kaldı. Köprünün iki yanında arabalar hatta yayalar birikmişti. Büyük bir cenaze alayıydı. Uzun bir araba konvoyu vardı. Derken ne olsa beğenirsiniz: Velchaninov bir an için arabalardan birinin penceresinde Pavel Pavlovitch'i gördü. Pavel Pavlovitch kafasını uzatıp onu selamlamasaydı gözlerine inanamazdı. Adam onu gör-

68

düğüne çok memnun olmuştu, hatta el sallayıp çağırdı. Velchaninov

arabadan atladı, kalabalığa ve polise rağmen, üstelik Pavel Pav-

lovitch'in arabası köprünün üzerinde ilerlemeye devam ettiği halde,

yine de pencereye kadar koştu. Pavel Pavlovitch arabada yalnızdı.

j     "Ne oldu?" diye bağırdı Velchaninov. "Neden gelmediniz? Bu-

p-ada ne işiniz var?"

"Bir borç ödüyorum, bağırmayın öyle, bağırmayın, bir borç ödüyorum" diye kıs kıs güldü Pavel Pavlovitch ve şaka yollu göz kırptı. "Sadık dostum Stepan Mihaloviîch'in kalıntısını uğurluyo-rum."

"Bunların hepsi saçmalık, sarhoşsunuz, akılsız adam" diye bağırdı Velchaninov her zamankinden daha yüksek sesle. Bir an için afallayıp kalmıştı. "Hemen inin oradan, benim arabaya binin!"

"Yapamam, bu bir görev..."

"Zorla indiririm sizi!" diye bağırdı Velchaninov.

"Bağırırım! Bağırırım!" dedi Pavel Pavlovitch, yine şaka yollu gülerek. Sanki oyun oynuyorlarmış gibi arabanın bir köşesine büzüldü.

" Dikkat edin, dikkat! Ezileceksiniz!" diye bağırdı bir polis.

Köprünün öbür ucunda cenaze alayını yaran bir araba büyük bir heyecan yaratmıştı. Velchaninov gerilemek zorunda kaldı. Arabaların ve insanların seline kapılı verdi. Bir küfür sallayıp arabasına döndü.

"Neyse canım, zaten bu halde onu yanımda götüremezdim!" diye düşündü, sürüp giden bir sıkıntıyla.

Klavdia Petrovna'ya Marya Sysoevna'nın hikâyesini ve cenaze alayını anlatınca, kadın düşüncelere daldı.

"Sizin için korkuyorum" dedi. "Bu adamla bütün ilişkinizi kes-melisiniz, ne kadar çabuk olursa o kadar iyi!"

"Aptal bir sarhoştan başka bir şey değil!" diye bağırdı Velchaninov hararetle. "Ondan korkacak değilim! Arada Liza varken onunla ilişkimi nasıl keseyim? Liza'yı düşünsenize!"

69

Bu arada Liza hasta yatıyordu. Bir gece önce ateşlenmişti. Sabah kasabaya bir adam göndererek çağırttıkları ünlü bir doktorun gelmesini bekliyorlardı. Bu Velchaninov'un sıkıntısını daha da arttırdı.

Klavdia Petrovna onu hastanın yanına götürdü.

"Dün onu dikkatle izledim" dedi Liza'nın odasının kapısında durup. "Gururlu ve çekingen bir çocuk. Babası onu başından atıp, buraya gönderdi diye utanıyor. Hastalığının tek nedeni bu bence."

"Başından atmak mı? Neden başından attığını düşünüyorsunuz?"

"Çocuğu hiç tanımadığı bir adamla... hiç tanımadığı insanların y anına gönderdi ya..."

"Ama onu getiren benim, zorla alıp geldim. Anlayamıyorum..."

"Aman canım çocuk haliyle Liza bile anlıyor! Bence buraya hiç gelmeyecek."

Liza Velchaninov'u yalnız görünce hiç şaşırmadı. Yalnızca acı acı gülümseyip, küçük, ateşli başını duvara çevirdi. Velchaninov'un onu rahatlatmak için giriştiği ürkek çabalara ve ertesi gün babasını getireceği konusundaki coşkulu sözlere hiç cevap vermedi. Velc-haninov hastanın odasından çıkınca ağlamaya başladı.

Doktor geldiğinde akşam olmuştu. Hastayı muayene ettikten sonra kendisini daha önce çağırtmamakla hata ettiklerini söyleyerek hepsini korkuttu. Çocuğun bir gece önce hastalandığını söyledikleri zaman adam buna inanamadı.

"Her şey bu geceye bağlı" dedi sonuç olarak. Birkaç talimat verdikten sonra, ertesi sabah erkenden gelmeye söz vererek gitti. Velchaninov o gece orada kalmak için ısrar etti, ama Klavdia Petrovna gidip 'o canavarı getirmeyi bir kez daha denemesi' için yalvardı.

"Bir kez daha denemek mi?" dedi Velchaninov çılgın gibi. "Bu sefer ellerini, ay aklarını bağlayıp getireceğim!" Pavel Pavlo vitch'in

70

ellerini ayaklarını bağlayıp, zorla getirme fikrine öylesine kapıldı ki bu işi gerçekleştirmek için sabırsızlandı. "Kendimi ona karşı zerre kadar suçlu hissetmiyorum, zerre kadar!" dedi Klavdia Pet-rovna'yla vedalaşırken. "Dün burada söylediğim bütün o ağlamaklı •sözleri de geri alıyorum" diye ekledi öfkeyle.

Liza gözleri kapalı yatıyordu, uyuyor gibiydi. Daha iyiye benziyordu. Velchaninov üzerine doğru eğildi, elbisesinin kenarından bile olsa bir veda öpücüğü almak istiyordu. Kız sanki onu bek-liyormuş gibi birden gözlerini açtı.

"Beni götürün!" diye fısıldadı.

Nazik ve acıklı bir ricaydı bu, önceki günün öfkesinden eser taşımıyordu. Ama sesinin tonunda isteğinin yapılmayacağına dair bir inanç da vardı. Velchaninov çaresizlik içinde bunun imkânsız olduğu konusunda onu ikna etmeye çalıştı.


 

Yorum ekle

Facebook Grubumuza Katılın!

Site Bilgileri



sa  mysa