|
BAŞKASİNİN KARİSİ
NAMUSLU HİRSİZ
DOSTOYEVSKİ
Ağustos 2000
BAŞKASININ KARISI
(Görülmemiş Bir Olay)
I
- Size bir şey sormama izin verir misiniz, efendim?
Yolcu irkildi ve sokak ortasında, akşamın sekizinde kendisine
teklifsizce sokulan kürklü kişiye biraz korkarak baktı.
Petersburglu biri, hiç tanımadığı başka bir adamla sokakta
birdenbire birşeyler konuşmaya başlarsa ötekinin kesin olarak
korkuya düşmesi pek doğaldır.
Böylece yolcu sarsıldı, biraz da korktu. Kürklü adam dedi ki:
- Sizi rahatsız ettiğimden dolayı beni bağışlayın, ben.. ben
vallahi bilmiyorum... Siz, sanırım beni bağışlarsınız...
Görüyorsunuz ki ruhsal bir bunalım içindeyim.
Redingotlu delikanlı, kürklü adamın gerçekten ruhsal bir
bunalım içinde olduğunu ancak o zaman görebildi. Karışık yüzü
oldukça solgundu, sesi titriyordu; belki de kafası
karmakarışıktı; çünkü sözcükler ağzından pek güçlükle
çıkıyordu. Bir ricada bulunmak istediği belliydi; ama gerek
rütbe, gerekse toplumsal konum bakımından belki de daha aşağı
olan bir adama böyle kendisini küçük düşürücü bir ricada
bulunmanın ona çok zor geldiği görünüyordu. Öyle ya, böyle
sağlam bir kürkün altına, üzerine gösterişli süsler, nişanlar
serpilmiş olan ciddi, pek güzel, koyu yeşil renkli bir frak
giymiş birinin bir ricada bulunması; yakışıksız, uygunsuz,
hatta garip bir şey olurdu. Bütün bunların kürklü adama
sıkıntı verdiği belliydi; öyle ki, sonunda ruhsal bunalım
içinde olan bu bey dayanamadı; hem heyecanını bastırmak, hem
de kendi yarattığı bu hoşa gitmeyen sahneye incelikle son
vermek istedi:
- Beni bağışlayın, aklım başımda değil; siz elbette beni
tanımıyorsunuz. Sizi rahatsız ettiğimden dolayı özür dilerim;
vazgeçtim.
Hemen görgülü bir tavırla şapkasını çıkardı, koşarak
uzaklaştı.
- Durun; bir dakika...
Ufak tefek adam, redingotlu adamı şaşkınlık içinde bırakarak
karanlıkta gözden yitti.
Redingotlu delikanlı, "Ne tuhaf adam!" diye düşündü. Bu işe
epey şaşırdıktan ve bu şaşkınlığından kurtulduktan sonra,
kendi işini anımsadı; çok yüksek bir evin kapısını
gözetleyerek bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı.
Ortalığı sis kaplamaya başlayınca delikanlı biraz sevindi,
çünkü buralarda dolandığı pek görülmeyecekti; onun bu
dolanışını, saatlerdir müşteri bekleyen faytoncu fark
edebilirdi ancak.
- Bağışlayın!
Delikanlı yine irkildi; önünde yine aynı kürklü kişi
duruyordu.
- Bağışlayın, ben yine... diye konuşmaya başladı; ama siz,
sanırım soylu bir adamsınız. Toplumsal durumuma bakmayın;
yani, demek istiyorum ki, bana insanca bakın... Beyim,
karşınızda büyük bir ricada bulunan bir adam var...
- Elimden gelirse... Eee, ne istiyorsunuz?
Bu gizemli kişi, ağzını çarpıtarak sinirli sinirli güldü, yüzü
sarardı:
- Siz, dedi, belki de para istediğimi sanıyorsunuz.
- Aman efendim, rica ederim...
- Hayır, sizi rahatsız ettiğimi biliyorum. Bağışlayın n'olur.
Kendimden nefret ediyorum; beni bunalımlı bir ruh durumunda
gördüğünüzü varsayın; hatta delice bir ruh durumunda...
Bundan, kötü bir sonuç çıkarmayın...
Sabrı tükenen delikanlı, yüreklendiren bir tavırla başını
eğerek yanıt verdi:
- Ama biz asıl konuya gelelim.. asıl konuya!
- A! Demek öyle! Bu denli genç bir adam olan siz, sanki şaşkın
bir çocukmuşum gibi bana asıl konuyu anımsatıyorsunuz! Ben
aklımı bütün bütün kaçırdım! Doğru söyleyin, beni bu düşkün
durumumla nasıl buluyorsunuz?
Delikanlı utandı, sustu. Kürklü kişi, sonunda metin bir sesle
konuştu:
- Açıkça soruyorum işte: Buralarda bir hanım görmediniz mi?
Bütün ricam buydu!
- Hanım mı?
- Evet, bir hanım.
- Gördüm... Ama, doğrusunu söylemek gerekirse bir değil,
buradan pek çok hanım geçti...
- Hakkınız var, diye acı bir gülümsemeyle yanıt verdi gizemli
adam. Şaşırıyorum, bunu demek istemedim, bağışlayın n'olur.
Tilki mantolu, koyu kadife kukuletalı, siyah tüllü bir hanım
görüp görmediğinizi sormak istedim.
- Hayır, böyle birini görmedim... Hayır, sanırım görmedim.
- Ya! Öyleyse özür dilerim.
Delikanlı bir şey sormak istedi; ama kürklü kişi bu sabırlı
dinleyiciyi yine şaşkın bir durumda bırakarak uzaklaştı.
Redingotlu delikanlı, öfkeyle olsa gerek, "Hay kör olası,"
diye söylendi.
Kunduz kürklü sıkıntıyla yakasını kaldırdı, çekingen bir
tavırla yüksek evin kapısı önünde gezinmeye başladı. Pek
öfkeliydi.
"Yahu niçin çıkmıyor, saat sekize yaklaşıyor," diye
düşünüyordu.
Kuledeki saat sekizi vurdu.
- Of! Sizi şeytan götürsün artık!
- Özür dilerim...
- Size böyle söylediğim için bağışlayın... Birdenbire önüme
öyle bir çıkıverdiniz ki adamakıllı korktum, diyerek delikanlı
yüzünü buruşturdu, özür diledi.
- Ben yine size... Doğallıkla, benim bu sinirli davranışımı
garip buluyorsunuz, ama...
- Sizden rica ediyorum; sözü boşuna uzatmadan, ne istediğiniz
söyleyin. Ne demek istediğinizi hâlâ öğrenemedim.
- Aceleniz ne? Bakın. Size her şeyi açıkça ve kısaca
anlatacağım. Ne yapalım! Kimi zaman, tümüyle ayrı huyu suyu
olan insanlar, birbirlerinin suyuna gitmek zorunda kalır. Ama
görüyorum ki, siz de pek sabırsızsınız delikanlı... İşte
böyle... Aslına bakarsanız, ne diyeceğimi kendim de
bilmiyorum; ama her şeyi açıkça söylemeye karar verdim: Bir
hanımı arıyorum; işte, bu hanımın nerede olduğunu
öğrenmeliyim. Sanırım delikanlı, onun kim olduğunu ve adını
öğrenmenize gerek yoktur.
- Evet, evet... Sonra?
- Sonra! Ama bana karşı bu nasıl bir tavır? Bağışlayın ama,
belki sizi delikanlı sözüyle aşağılamış oldum; ne var ki, kötü
bir niyetle söylemedim... Tek sözcükle, bana bir iyilik yapmak
isterseniz, işte, bir hanım, yani demek istiyorum ki, namuslu
bir kadın, tanıdığım çok iyi bir aileden... Bu işi bana onlar
yüklediler. Ben, anlayacağınız, evli değilim...
- E, sonra...
- Delikanlı, halden anlayın. Ah yine! Bağışlayın; size hep
delikanlı diyorum. Bir dakika bile yitirmeye gelmez...
Düşünelim ki bu hanım... Ama şu evde kimin oturduğunu bana
söylemez misiniz?
- Oturan mı? Burada oturan çok...
Kürklü kişi inceliği elden bırakmamak için hafifçe gülerek
yanıt verdi:
- Evet yani, yerden göğe kadar haklısınız, biraz
karıştırdığımı anlıyorum... Ama sizin sözlerinizdeki bu eda da
ne canım? Görüyorsunuz, karıştırdığımı açık yüreklilikle
söylüyorum; büyüklenen bir adamsanız, benim alçalışımı
yeterince seyrettiniz... Diyorum ki, bir hanımın soylu bir
kişiliği vardır; ancak yani biraz hafif tavırları...
Bağışlayın, hep karıştırıyorum; sanki yazından söz ediyormuşum
gibi... Bu hanım, Paul de Kock'un* yapıtlarını elinden
düşürmez. İşte bütün bu yıkım da bu Paul de Kock'tan geliyor
aslında...
Genç adam kürklü kişiye acıyarak baktı; adam, iyice şaşırmış,
susmuş, anlamsız bir gülümsemeyle kendisini süzüyordu; durup
dururken, titreyen elleriyle delikanlının redingotunun
yakasına yapıştı.
- Burada kimin oturduğunu mu soruyorsunuz? diye delikanlı
biraz geri çekilerek sordu.
- Evet, birçoklarının oturduğunu söylediniz.
Delikanlı mırıldanarak, biraz da üzülerek dedi ki:
- Bildiğime göre burada Sofya Ostafiyevna oturuyor.
- Hah, görüyor musunuz, görüyor musunuz? Demek ki delikanlı,
siz bir şeyler biliyorsunuz?
- İnanın, hiç, hiçbir şey bilmiyorum... Sizin telaşlı
davranışınızdan bu kanıya vardım.
- Ahçı kadından öğrendim, o buraya geliyormuş. Yok, siz yanlış
bir yola saptınız, yani Sofya Ostafiyevna değil... O, Sofya
Ostafiyevna ile tanışmıyor...
- Tanışmıyor mu? Öyleyse bağışlayın...
Garip kişi, acı bir alayla dedi ki:
- Görüyorum ki delikanlı, bütün bunlar sizi ilgilendirmiyor.
Delikanlı sıkılarak:
- Dinleyin, dedi, ben doğal olarak sizin bu durumunuzun
nedenini bilmiyorum. Ama sanırım, sizi aldattılar, doğru
söyleyin.
Sonra, anlamlı bir tavırla gülümseyerek ekledi:
- Biz sanırım anlaşacağız, dedikten sonra, bütün vücuduyla pek
incelikli bir selam vermek istedi.
- Siz beni yıktınız! Açıkça söyleyeyim, evet tam dediğiniz
gibi. Ama bu kimin başına gelmez ki!.. Sizin ilginiz benim ta
içime işledi. Kabul edin ki gençler arasında... Ben,
doğallıkla genç sayılmam, ama biliyor musunuz, alışkanlık,
bekar yaşamı, elbette bekarlar arasında, bilirsiniz ya...
- Elbette, elbette! Size ne gibi bir yardımda bulunabilirim?
- İşte, açık söyleyin ki Sofya Ostafiyevna'yı görmeye
gelmek... Ancak bu hanımın kimi görmeye geldiğini daha iyice
bilmiyorum; ama şu evin içinde bulunduğunu biliyorum; sizi
gezinirken görünce, ben de sokağın öbür yanında dolaşıyordum,
düşündüm ki... İşte görüyorsunuz ya bu hanımı bekliyorum...
Onun burada bulunduğunu biliyorum, onu karşılamak ve kendisine
anlatmak isterdim ki... Bu davranışının nasıl da yakışıksız ve
iğrenç olduğunu... Tek bir sözcükle... Anlıyorsunuz değil mi?
- Hımmm! Evet, sonra?
- Bu işin benimle ilgisi yok; öyle sanmayın... Bu hanım,
başkasının karısı! Kocası şurada, Voznesenski Köprüsü'nde
bekliyor; yakalamak istiyor, ama kararsız kaldı; her koca
gibi, hâlâ inanamıyor... (Bu anda kürklü kişi gülümsemek
istedi.) Ben onun arkadaşıyım; inanın ki saygıdeğer bir
adamım, sizin sandığınız gibi değil...
- Elbette canım; sonra.. sonra?
- İşte böyle; bu hanımı yakalamaya çalışıyorum. Kocasına
acıdığımdan üstlendim bu işi. Zavallı koca! Ama biliyorum, bu
genç hanım çok kurnaz; (Paul de Kock'un romanları her zaman
yastığının altındaymış), eminim ki şimdi görünmeden
sıvışıverecek. Vallahi, onun buraya geldiğini bana ahçı kadın
söyledi; haberi alır almaz deli gibi atıldım; yakalamak
istiyorum; çoktan beri kuşkulanıyordum, bunun için size rica
etmek istedim, siz burada dolaşıyorsunuz... Siz.. sizin kim
olduğunuzu bilmediğimden...
- Eh anladık işte... iyi de, benden ne istiyorsunuz?
- Evet... Sizi tanımak onurunu elde edemediğim için
soramıyorum; kimsiniz, nasıl bir adamsınız?... Sanırım
tanışmamıza izin verirsiniz; hoş bir raslantı...
Heyecanlı kişi, delikanlının elini içtenlikle sıktı, sonra da
ekledi:
- Ben bunu baştan yapmalıydım; ama bu durumda, bütün görgü
kurallarını unuttum!
Kürklü kişi, konuşurken yerinde duramıyor; tedirginlik içinde
çevreye bakınıyor, kısa adımlarla yürüyor, sanki suda boğulmak
üzere olan biri gibi, eliyle delikanlıya tutunuyordu.
- Hani ben size, diye sürdürdü konuşmasını; bakın, sizinle
dostça konuşmak istemiştim de... Teklifsiz davrandığım için
bağışlayın... Şuradan giderek arka kapının bulunduğu sokakla
yolun öte köşesi arasında rahat rahat gezinir gibi görünmenizi
rica edecektim. Ben, büyük kapının önünde dolaşacağım, böylece
onu kaçırmayacağız; tek başıma onu kaçırmaktan korkuyorum;
kaçırmak istemiyorum. Siz onu görünce hemen durdurun ve beni
çağırın... Ben de amma deliyim! Yapmanızı istediğim şeyin
nasıl da aptalca, nasıl da yakışıksızca olduğunu ancak şimdi
anlıyorum!
- Aman efendim, siz ne istediğinizi söyleyin!..
- Beni bağışlamayın; ben bir ruh bunalımı içindeyim, şimdiye
dek hiç böylesine saçma davranmamıştım! Sanki mahkemede
yargılanıyormuşum gibi. Sizinle düpedüz ve açıkça konuşacağım
delikanlı; sizi onun âşığı sanıyordum!
- Yani, siz yalnızca benim burada ne yaptığımı mı bilmek
istiyordunuz?
- Saygıdeğer efendim; artık, sizin o adam olduğunuzu
düşünmüyorum bile; sizi böyle bir kuşkuyla lekelemek
istemiyorum. Ama... ama siz onun âşığı olmadığınıza namusunuz
üzerine ant içer misiniz?
- Eh, pek iyi, ant içiyorum, âşığım işte... ama sizin karınıza
değil. Öyle olsaydım, şimdi sokakta değil, onun yanında
olurdum!
- Karımın mı? Karım olduğunu kim söyledi size delikanlı? Ben
bekarım, ben, yani âşık olan benim...
- Dediğinize göre, ortada bir koca var... Voznesenski
Köprüsü'nde...
- Elbette, ben saçmalıyorum; ama arada başka bağlar da var!
Kabul edin ki delikanlı, bazı hafif davranışlar; yani...
- Eh, eh, peki, peki!..
- Yani, ben hiç de koca değilim...
- Çok doğru. Daha doğrusunu isterseniz, sizi düşüncenizden
vazgeçirerek kendim de rahat etmek istediğim içindir ki, şimdi
böyle açıkça konuşuyorum; siz benim hem canımı sıkıyor, hem de
bana engel oluyorsunuz. Sizi çağıracağıma söz veriyorum. Çok
rica ederim beni serbest bırakın, uzaklaşın, görüyorsunuz ya
bekliyorum.
- Buyurun, buyurun, ben giderim, yüreğinizin garip
sabırsızlığına saygı gösteriyorum. Bunu anlıyorum delikanlı.
Ah, sizi şimdi nasıl da iyi anlıyorum!
- Tamam, tamam...
- Haydi hoşçakalın!.. Ama, şey.. bağışlayın beni delikanlı,
ben yine size... Bilmiyorum nasıl söyleyeyim... Namusunuz,
onurunuz üzerine, âşık olmadığınıza, bir kez daha ant için!
- Hey Tanrım! Hey...
- Son bir soru daha; kocasının soyadını biliyor musunuz?..
Sizin... yani, söz ettiğiniz hanımın.
- Elbette biliyorum, sizin soyadınız değil! İşte bu kadar!
- Benim soyadımı biliyor musunuz?
- Yahu, beni dinleyin, gidin; zaman geçiriyorsunuz; o bin kez
sıvışabilir... Haydi, daha ne duruyorsunuz? Sizinki tilki
mantolu ve kukuletalı; benimki kareli pelerinli, mavi kadife
şapkalıdır.. Eh, daha ne istiyorsunuz?
Sırnaşık kişi:
- Mavi kadife şapkalı mı? Onda kareli pelerin ve mavi şapka da
vardı, diye haykırdı. Sonra hemen geri döndü.
- Ah kör olası ben! Eh, sanki bu raslanmaz bir şey mi ki?..
Ama bana da ne oluyor! Benimki oraya gitmiyor ya!
- Sizinki nerede?
- Bunu öğrenmek istiyorsunuz öyle mi?
- Açık söyleyeyim ki, ben hep o konudan...
- Of Tanrım! Sizde hiç utanma yok mu! Benimkinin burada
tanıdıkları var, üçüncü katta, sokağa bakan yanda. Ama ne
istiyorsunuz? Bu insanların adlarını mı söyleyeyim, ha?
- Tanrım! Benim de üçüncü katta tanıdıklarım var, pencereleri
de sokağa bakıyor... General...
- General mi?
- General. Hangi general olduğunu size söylüyorum işte:
General Polovitsın.
- Vay canına! Hayır, bu o değil! (Hay kör olası, kör olası!)
- O değil mi?
- Değil, elbette.
İkisi de susarak şaşkınlık içinde birbirine baktılar.
- Neden bana böyle bakıyorsunuz? diye, delikanlı şaşkın ve
düşünceli durumdan kurtularak öfkeyle bağırdı; kürklü bey
bocalamaya başladı:
- Ben, ben, vallahi...
- Hayır, izin verin, izin verin, şimdi daha akıllıca
konuşalım. Konu ikimizi de ilgilendiriyor. Bana anlatın...
Orada sizin kiminiz var?
- Yani tanıdıklarım mı?
- Evet tanıdıklarınız...
- İşte görüyorsunuz, görüyorsunuz ya! Her şeyi gözlerinizden
anladım.
- Hay kör olası! Hayır canım, hayır; Kör müsünüz yahu? Ben
sizin önünüzde duruyorum, onunla birlikte değilim ki;
anladınız mı? Hem bana ne; ister söyleyin, ister söylemeyin!
Delikanlı büyük bir öfkeyle topukları üzerinde iki kez döndü
ve elini salladı.
- Hayır ben hiçbir şey söylemiyorum diye telaşlandı kürklü
adam, izin verin, soylu bir kişi gibi size her şeyi
anlatacağım: ilk önce karım buraya tek başına geliyordu,
üçüncü kattakilerin akrabasıdır; ben hiçbir şeyden
kuşkulanmıyordum; dün generalle karşılaştım, bana üç hafta
önce buradan başka bir apartmana taşındıklarını söylemez
mi!... Oysa kar... yani karım değil, başkasının karısı,
Voznesenski Köprüsü'ndekinin yani, işte bu hanım da önceki gün
onları görmeye gittiğini, yani bu apartmana geldiğini
söylemişti. Ahçı kadın, generalin çıktığı bu daireyi
Bobinatsın adında bir delikanlının tuttuğunu söyledi.
- Hay kör şeytan! Hay kör şeytan!
- Evet efendim; ben korku içindeyim, dehşet içindeyim.
- Hay kör şeytan! Sizin korku ve dehşet içinde bulunmanızdan
bana ne? Ah, işte işte, geçiyor, işte...
- Nerede? Nerede? Siz yalnızca "İvan Andreyiç" diye
bağırıverin, ben yetişirim; artık çekiliyorum...
- Peki, peki... Hay aksi! İvan Andreyiç!
İvan Andreyiç soluya soluya geri dönerek, bağırdı:
- Buradayım, ne var? Ne? Nerede?
- Hayır, hayır, yok birşey; ben yalnızca.. bu hanımın adının
ne olduğunu sormak istedim.
- Glaf...
- Nee? Glafira mı?
- Hayır, tam Glafira değil... Özür dilerim, ama size onun
adını söyleyemem.
Bu sözler ağzından çıkarken adam bir mendil gibi bembeyaz
oldu.
- Evet, elbette Glafira değil; Glafira olmadığını ben de
biliyorum; benimki de Glafira değil... Peki, sizinki kiminle
birlikte?
- Nerede?
- Şurada! Hay Allah kahretsin! (Delikanlı hırsından yerinde
duramıyordu.)
Öteki bir türlü inanamadığı için, sorularını sürdürüyordu:
- Bana bakın hele; peki, onun adının Glafira olduğunu nereden
biliyorsunuz bakayım?
- Öf be! Allah kahretsin! Boyuna sizinle mi uğraşacağım? Siz
kendiniz, sizinkinin adının Glafira olduğunu söylemediniz mi?
- Bakın beyefendi, bu ne tavır böyle!
- Tuh Allah kahretsin, şimdi tavrın sırası mı? O sizin karınız
mı yahu?
- Yooo, yani, şey.. ben evli değilim ki... Ben sizin yerinizde
olsaydım, karayazılı bir adama... her türlü saygıyı hak eden
bir adama demiyorum, ama kesinlikle terbiyeli bir adama, her
dakika "Allah kahretsin" demezdim. Siz hep kahır okuyup
duruyorsunuz!
- Eh, Allah kahretsin işte! Alın benden bu kadar, anladınız
mı?
- Sizin öfkeden kafanız karışmış, ben de susuyorum. Hey
Tanrım, acaba bu da kim?
- Nerede?
Bir gürültü ve bir gülme işitildi; kapı önündeki merdivende
iki güzel kız göründü; her iki erkek de onlara doğru atıldı.
Kızlar terslendi:
- Ay, çekilsenize, ne oluyorsunuz?
- Niye yanımıza sokuluyorsunuz böyle?
- Bunlar onlar değil!
- Elbette değiliz? Hey, faytoncu!
- Nereye gideceksiniz mamzel?
- Pokrov'a; bin Annuşka, seni de götüreyim.
- Peki, ben öbür yandan binerim; sür arabacı! Bak, bizi çabuk
götür ha.
Fayton gitti...
- Bunlar hangi evden çıktı dersiniz?
- Tanrım, Tanrım! Acaba oraya mı gitsek?
- Nereye?
- Şu Babınitsın mı ne; işte ona...
- Hayır, olmaz...
- Niçin?
- Eee, elbette ben giderim; ama, ben malımı bilirim; beni
görünce o zaman hanım başka bir şey söyler; dalaverecinin
biridir o, onu bilirim! Kendisini biriyle yakalamaya gelmiş
olduğumu söyleyerek bütün suçu yine benim üzerime atar!
- Onun orada olduğunu bilmek ne acı! Ama bilmiyorum, siz
niçin... İşte siz generale gitseniz ya...
- Ama o taşındı!
- Zararı yok, anlıyor musunuz? Oraya gitti ya; işte siz de
gidin, anladınız mı? Sanki generalin taşındığını bilmiyormuş
gibi davranın, karınızı almak bahanesiyle filan gidin, canım.
- E, sonra?
- Sonra da Bobınitsın'ın dairesinde işte o adamın yakasına
yapışın; hay aksi şeytan, ne anlaşıl..
- Eh, birinin yakasına yapışıp yapışmayacağımdan size ne?
Görüyor musunuz, görüyor musunuz?..
- Ne, ne babacığım? Ne? Yine aynı şeyleri mi söyleyeceksiniz?
Aman Tanrım, aman Tanrım, utanın, gülünç adam, anlaşılmaz
adam!
- Ama, siz neden böyle ilgi gösteriyorsunuz? Öğrenmek
istiyorsunuz...
- Neyi öğrenmek? Neyi? Hay şeytan alsın, şimdi sizi mi
düşüneceğim? Ben artık tek başıma da giderim; gidin, çekilin
burdan; oralarda dolaşıp bekçilik yapın, hadi!
Kürklü adam, üzüntülü bir sesle bağırdı:
- Sayın beyefendi, kendinizi iyice yitiriyorsunuz.
- Eh, ne var bunda? Yitiririm yitiririm, dedi.
Sonra kürklüye yaklaşarak öfkeyle dişlerini gıcırdattı, daha
sonra da yumruklarını sıkarak gürledi:
- Ne var bunda? Sanki kimin önünde kendimi yitiriyorum.
- Ama beyefendi, izin verin de...
- Siz kim oluyorsunuz ki önünüzde kendimi unutayım. Soyadınız
nedir?
- Bu nasıl iş böyle delikanlı? Soyadımı niçin soruyorsunuz?
Söylemem... En iyisi sizinle birlikte geleyim. Birlikte
gidelim, ben arkada kalmayacağım, her şeye razıyım. Ama bilin
ki ben daha incelikli sözleri hak eden bir insanım. İnsan
hiçbir yerde soğukkanlılığını yitirmemeli; siz bir şeye
üzüldüyseniz, neden olduğunu ben biliyorum; sanırım kendinizi
yitirmeye değmez. Siz daha pek gençsiniz.
- Siz yaşlısınız da bundan bana ne? Amma da görülmemiş şey ha!
Çekilin buradan, burada niçin dolaşıp duruyorsunuz?..
- Benim yaşlı olduğumu nereden çıkarıyorsunuz? Ben yaşlı
mıyım? Öyle göründüğüme bakmayın. Aslında, dolaştığım da
yok...
- Eveet, besbelli. Yine de çekilin buradan...
- Hayır, ben de sizinle geleceğim; bana yasak edemezsiniz,
benim de bu konuyla ilgim var; sizinle...
- Peki, öyleyse yavaş yavaş, ses çıkarmayın!
İkisi birden, dış kapıdan içeri girerek, üçüncü kata çıktılar,
merdivenler çok karanlıktı.
- Durun, kibrit var mı?
- Kibrit mi, ne kibriti?
- Sigara içmiyor musunuz?
- Ha, evet, var, var; burada, burada; işte, durun...
Kürklü adam telaş etmeye başladı.
- Uf, ne anlaşılm... Hay şeytan, sanırım bir kapı...
- Bu-bu-bu-bu-bu!..
- Bu-bu-bu!.. Ne bağırıyorsunuz! Yavaş!
- Beyefendi, yüreğim duracak sanki... Siz edepsiz bir
adamsınız, işte bu!
Kibrit parladı.
- Ha, tamam, işte bakır levha; işte Bobınitsın; görüyor
musunuz, Bobınitsın?..
- Görüyorum, görüyorum.
- Ya...vaş! Ne? söndü mü?
- Söndü.
Kürklü yanıt verdi:
- Kapıya vuralım mı?
- Elbette ya.
- Vurun!
- Hayır, niçin ben vuracakmışım! Siz başlayın, siz vurun...
- Korkak.
- Korkak sizsiniz.
- Çe-ki-lin!
- Size gizimi anlattığım için nerdeyse pişman oluyorum, siz...
- Ee, ben ne oluyormuşum bakalım.
- Siz benim ruhsal bunalım içinde olduğumu görerek, üzüntümden
yararlandınız.
- Ee, bundan bana ne! Bana gülünç geliyor, işte bu kadar.
- Öyleyse siz burada ne arıyorsunuz?
- Ya siz ne arıyorsunuz?
Kürklü adam kızarak dedi ki:
- Ne de güzel ahlak...
- Ne? Ahlaktan ne diye söz ediyorsunuz? Ne oluyorsunuz?
- Ha işte böyle, evet ahlaksızlık!
- Nasıl?
- Demek ki size göre, her aşağılanmış koca, boynuzludur!
- Siz koca mısınız? Koca, Voznesenski Köprüsü'nde değil mi? Ne
oluyorsunuz? Ne diye yapışıp kaldınız oraya?
- Ama, ben öyle sanıyorum ki âşığı, işte, sizsiniz!
Delikanlı:
- Dinleyin, böyle konuşmayı sürdürürseniz, sizin boynuzlu
olduğunuzu söylemek zorunda kalırım! Yani anlıyor musunuz?
diye bağırınca kürklü adam başına kaynar su dökülmüş gibi
biraz geri çekildi.
- Yani benim koca olduğumu mu söylemek istiyorsunuz?
- Hişşt! Susun, işitiyor musunuz?..
- İşte o.
- Hayır!
- Aman ne karanlık!
Ortalık sessizleşti. Bobınitsın'ın dairesinde bir gürültü
oldu. Kürklü bey mırıldandı:
- Beyefendi, niçin kavga ediyoruz?
- Hay kör olası; ne yapalım, siz sözü kendi üzerinize aldınız!
- Beni çileden çıkardınız.
- Susun!
- Nasıl olur, siz benden daha gençsiniz...
- Sus-s-un canım!
- Eh, size de hak veriyorum; bu durumda bulunan bir koca,
boynuzlu...
- Susmayacak mısınız yahu? Öf be!..
- Zavallı kocanın böyle çileden çıkarak arkasından koşmasına
ne gerek var?
- O, o!
Gürültü bir an için durdu.
- O mu?
- O, o! Ancak siz neye telaş ediyorsunuz? Bu sizin yıkımınız
değil ya!
Kürklü kişinin yüzü bembeyaz kesildi, hıçkıra hıçkıra
mırıldandı:
- Beyefendi, beyefendi! Benim ruhum bunalımda... Benim
alçalışımı iyice gördünüz; elbette şimdi gece; ama yarın...
Sanırım yarın görüşemeyeceğiz. Ama sizinle karşılaşmaktan
korkmuyorum. Aslında o kişi ben değilim! Voznesenski
Köprüsü'nde duran arkadaş; gerçekten o! Bu, onun karısıdır,
başkasının karısı... Zavallı adam! Emin olun ki onunla çok iyi
tanışıyorum; izin verin, size her şeyi anlatayım. Görüyorsunuz
ya, onunla arkadaşım; çünkü böyle olmasa onun için bu denli
üzülmezdim, işte siz de açıkça görüyorsunuz; ona birkaç kez,
"Sevgili arkadaşım, niçin evlendin?" diye sordum, "Ünün var,
servetin var, saygıdeğer bir adamsın, niçin bütün bunları bir
haspanın kaprislerine feda ediyorsun! Böyle değil mi ya?"
dedim. "Hayır," dedi, "Evleneceğim; aile mutluluğu..." Al işte
aile mutluluğunu! Önce kendisi başka kocaları aldatıyordu,
şimdi de burnundan geliyor, zehir içiyor. Beni bağışlayın, ama
bu açıklama gerekliydi! O, zavallı adamın biridir, işte şimdi
de zehir içiyor!..
Kürklü kişi hıçkırdı, gerçekten de hüngür hüngür ağlamaya
başladı.
Delikanlı öfkesinden dişlerini gıcırdattı:
- Onların hepsini şeytan götürsün! Dünyada az mı aptal var!
Söyleyin canım, siz kimsiniz?
- Bütün bunlardan sonra, siz de kabul edersiniz ki... Size
karşı soylu ve açık davrandım... Ama sizdeki bu tavır ne
böyle!..
- Hayır, izin verin, kusuruma bakmayın, soyadınız ne?
- Yok; soyadına ne gerek var!
- Yaaa!
- Soyadımı söylemem...
Delikanlı birdenbire:
- Şabrin'i tanır mısınız? dedi.
- Şabrin mi?
- Evet, Şabrin! Ya! (Bu sırada redingotlu adam kürklü kişiye
takıldı.) Nasıl, şimdi konuyu kavradınız mı?
Kürklü adam afallayarak yanıt verdi:
- Hayır... Hangi Şabrin? Şabrin değil; o, efendiden bir
adamdır. Sizin kabalığınızı, kıskançlıktan doğan üzüntünüze
vererek bağışlıyorum.
- O dolandırıcının biridir; satılmış adam, rüşvetçi, düzenbaz,
hazine soymuş bir adam... Çok geçmeden onu mahkemeye
sürükleyecekler!
Kürklü adamın yüzünün rengi attı:
- Bağışlayın; siz onu tanımıyorsunuz; öyle anlıyorum ki o
sizin hiç bilmediğiniz bir adam.
- Evet, kişisel olarak tanımıyorum; ama ona yakın başka
kaynaklardan tanıyorum.
- Sayın beyefendi, hangi kaynaklardan? Sinirlerim bozuktur,
görüyorsunuz...
- Aptal herif! Kıskanç herif! Karısına göz kulak olmuyor! İşte
konu bu! Öğrenmek isterseniz...
- Bağışlayın ama, siz öfkeye kapılarak yanılıyorsunuz
delikanlı...
- Of be!
- Öf!
Bobınitsın'ın dairesinden gürültü işitildi. Kapıyı açmaya
başladılar. Sesler duyuldu.
Kürklü adam:
- Ah, bu o değil! Onun sesini tanırım; şimdi artık her şeyi
anladım.. bu o değil! diye tıpkı bir mendil gibi bembeyaz
kesildi.
- Susun!
Delikanlı duvara dayandı.
- Beyefendi, ben kaçıyorum; o değil. Çok mutluyum.
- Peki, peki! Gidin, gidin!
- Ya siz niçin duruyorsunuz?
- Ya siz?
Kapı açıldı, kürklü adam dayanamadı, çabucak merdivenden aşağı
yuvarlanır gibi koştu.
Delikanlının önünden bir adamla bir kadın geçti, az kalsın
yüreği duracaktı... Önce tanıdık bir kadın sesi, sonra da hiç
tanımadığı, güçlü bir erkek sesi duyuldu.
Kısık ses diyordu ki:
- Bir şey değil, ben kızakları getirmeleri için söylerim.
- Ah! Peki, peki, olur... peki, getirtin...
- Şimdi onlar oradadır.
Kadın tek başına kaldı.
- Glafira! İçtiğin antlar ne oldu?
Redingotlu adam, kadının elini yakalayarak bağırdı:
- Ay, bu da kim? Siz misiniz, Tvorogov? Tanrım! Siz ne
yapıyorsunuz?
- Siz burada kiminle birlikteydiniz?
- O benim kocamdır, gidin. Şimdi şuradan çıkacak...
Polovitsınlardan; gidin; Tanrı aşkına gidin.
- Polovitsınlar üç hafta önce taşındılar! Ben hepsini
biliyorum.
Hanım:
- Ay! diyerek dış kapıya koştu. Delikanlı ona yetişti.
- Size bunu kim söyledi.
- Sizin kocanız, hanımefendi, İvan Andreyiç; burada
karşınızda, hanımefendi...
İvan Andreyiç gerçekten kapının önünde duruyordu:
- Ay, siz misiniz? diye bağırdı.
Glafira Petrovna gerçek bir neşeyle:
- A! C'est vous? diye haykırarak ona doğru atıldı; Tanrım!
Başımdan neler geçtiğini düşünemezsiniz bile!
Polovitsınlardaydım; biliyorsun, onlar şimdi İsmailovski
Köprüsü'nde oturuyorlar; ben bunu sana söylemiştim, anımsıyor
musun? Orada bindiğim kızağın atları azdılar, koştular, kızağı
kırdılar, ben de buraya yüz adım uzakta bir yere düştüm,
arabacıyı götürdüler; kendimden geçtim.
Mösyö Tvorogov, Mösyö Tvorogov'dan çok taşlaşmış bir cisme
benziyordu.
- Mösyö Tvorogov beni burada görüp evime kadar götürmeyi
önerdi; ama artık siz buradasınız. İvan İlyiç, size yardımınız
için candan teşekkürlerimi sunarım.
Taş kesilmiş olan İvan İlyiç'e elini uzattı, sıkmadı, sanki
çimdikledi:
- Mösyö Tvorogov; bir ahbabım; Skorlupovların balosunda
tanışmak onuruna ulaşmıştık; sanırım bundan sana söz etmiştim.
Anımsamıyor musun, Koko?
Koko diye anılan kürklü adam hemen atıldı:
- Ah, evet, elbette! Evet, anımsıyorum; çok sevindim, çok
sevindim.
İçtenlikle Tvorogov'un elini sıktı.
Kısık bir ses işitildi:
- Kiminle konuşuyorsunuz? Bu da ne demek? Sizi bekliyorum.
Topluluğun karşısında upuzun bir bey belirdi; bir eliyle
gözlüğünü çıkararak dikkatle kürklü kişiye baktı.
Hanım:
- A! Mösyö Bobınitsın, diye cıvıldadı. Nereden böyle? Ne
raslantı? Biliyor musunuz, beni biraz önce atlar çiğnedi...
İşte kocam! Jean! Mösyö Bobınitsın, Karpofların balosunda...
- Ah! Çok, çok, çok sevindim!.. Ama şimdi dostum, bir kupa
arabası tutmalıyım.
- Tut, Jean, tut. Ben korku içindeyim, titriyorum; çok
kötüyüm... ("Bugün maskeli baloda..." diye Tvorogov'a
fısıldadı...) Hoşçakalın. Hoşçakalın Mösyö Bobınitsın! Biz
sanırım yarın Karpofların balosunda görüşeceğiz...
- Hayır, bağışlayın ama, yarın orada bulunmayacağım; ben
yarın, şey... Bugün böyle olunca...
Bobınitsın dişleri arasından bir şey daha mırıldandı, kocaman
ayakkabılarının ökçelerini birbirine vurdu, sonra kızağına
oturup gitti.
Kupa arabası yaklaştı, hanım arabaya bindi. Kürklü adam da
durdu, herhangi bir davranışta bulunmak gücünü göstereceğe
benzemiyordu. Anlamsız gözlerle redingotlu adama bakıyordu.
Redingotlu adamsa, sıkıntı içinde gülümsüyordu.
- Bilmiyorum...
- Bağışlayın, tanıştığımıza çok sevindim.
Delikanlı, ilgiyle eğildi ve biraz da sıkılarak yanıt verdi:
- Ben de çok... çok sevindim...
- Sanırım lastiğiniz ayağınızdan çıkmış...
- Benim mi? Ha.. evet! Teşekkür ederim, teşekkür ederim; yeni
bir lastik kaloş almak niyetindeyim...
Delikanlı, büyük bir ilgi göstererek:
- Sanırım, lastik kaloşlar ayakları terletiyor, dedi.
- Jean, çabuk geleceksin değil mi?
- Gerçekten terliyor. Şimdi, şimdi sevgilim, işte ilginç bir
konu! Evet, tam dediğiniz gibi, ayak terliyor... Ama,
bağışlayın, ben...
- Buyurun!
- Tanıştığımıza çok, çok, çok sevindim...
Kürklü adam, kupa arabasına bindi, araba sarsıldı; delikanlı
onu şaşkın bakışlarla izleyerek olduğu yerde kalakaldı.
II
Ertesi akşam, İtalyan Operası'nda bir temsil veriliyordu. İvan
Andreyiç salona bomba gibi daldı. Onda hiçbir zaman, müziğe
karşı böyle ateşli bir ilgi ve tutku görülmemişti. Ancak
bilinen bir şey varsa, o da İvan Adreyiç'in İtalyan
operalarında bir iki saat horuldamayı sevmesiydi; birkaç kez
de bunun "hem hoş, hem de tatlı" olduğunu bile söylemişti;
yine birkaç kez de arkadaşlarına "Primadonna, beyaz bir kedi
gibi miyavlıyarak bana ninni söylüyor," demişti. Bunu daha
önce söylemişti, geçen tiyatro mevsiminde. Ne yazık ki şimdi
İvan Andreyiç evinde geceleyin bile uyuyamıyordu. Bütün
bunlara karşın, tıka basa dolu salona bir bomba gibi daldı.
Yer gösterici bile ona kuşkuyla baktı. Bir kama sapı görmek
umuduyla yan cebine şöyle bir göz attı. O zamanlar
seyircilerin ikiye ayrıldığını, her birinin bir Primadonna'nın
hayranı olduğunu da belirtmelidir. Bir yan falancı, öbür yan
filancıydı. İki yan da müziği öyle çok seviyordu ki, sonunda
yer göstericiler her iki primadonnanın güzelliğine, sanatına
gösterilen bu tür aşırı sevgi belirtilerinden korkmaya
başlamışlardı. Bunun için olacak, ak saçlı yaşlı bir adamın
(aslında ona kır saçlı denebilirdi), ancak elli yaşlarında,
dazlağımsı, ciddi görünüşlü bir adamın, tiyatro salonuna böyle
coşkunca atılışı karşısında, yer gösterici istemeyerek,
Danimarka Prensi Hamlet'in sözlerini anımsadı:
Yaşlılık böylesine alçalırken,
Gençlik neler yapmaz?...... vb.
Sonra da, yukarda söylediğimiz gibi, bir kama görmeyi umarak
gözünü frağının cebine kaydırdı. Ama orada cüzdandan başka bir
şey yoktu.
İvan Andreyiç, tiyatroya girer girmez, ikinci kattaki localara
göz gezdirdi, eyvah! Neredeyse yüreği duracaktı: O, oradaydı;
locada oturuyordu. General Polovitsın da karısı ve baldızıyla
birlikte oradaydı, generalin çok çevik bir delikanlı olan emir
subayı da oradaydı, yanlarında bir de sivil vardı...
İvan Andreyiç, bütün dikkatiyle bu adamın kim olduğunu
anlamaya çalıştı; ne var ki sivil kişi, kendini emir subayının
arkasına gizliyordu.
Karısı oradaydı, oysa başka bir yerde olacağını söylemişti.
İşte İvan Andreyiç'i çileden çıkaran da, bir süreden beri
Glafira Petrovna'nın her adımda göze çarpan bu ikili
davranışıydı. Bu sivil, onu tümüyle umutsuzluğa düşürdü.
Ezilmiş bir durumda koltuğa yığıldı. Oysa, bu durum kolayca
açıklanabilecek, sıradan bir durumdu.
Unutmadan söyleyelim ki, İvan Andreyiç'in koltuğu, birinci
kattaki locaların hizasındaydı; ikinci kattaki o alçak locanın
da, onun koltuğunun tam üstünde bulunduğunu eklemeliyiz; bu
nedenle başının üstündeki locada neler olup bittiğini, ne
yazık ki göremiyor; öfkesinden içi bir semaver gibi
kaynıyordu. Bütün birinci perde, hiç bir şey anlamadan geçti;
bir notayı bile işitmedi. Müziğin iyi yönlerini, etkisinin her
türlü duygumuzla uzlaşabilmesinde bulurlar; neşeli bir kimse
seslerde neşe; üzüntülü biriyse üzüntü bulur; İvan
Andreyiç'inse, kulaklarında yalnızca bir fırtına uğulduyordu.
Bunlar yetmiyormuş gibi, bir de arkadan, önden, yanlardan öyle
korkunç sesler çıkıyordu ki, İvan Andreyiç'in sanki yüreği
çatlıyordu. Sonunda birinci perde bitti. İşte o anda, yani
perde kapanınca, bizim kahramanımızın başından, kalemin bile
betimleyemeyeceği bir olay geçti.
Kimileyin, üst kattaki localardan bir program uçarak
düşebilir. Oyun can sıkıcı olup da seyirciler esnemeye
başlayınca, bu onlar için tam bir eğlence olur. Bu incecik
kâğıdın üst localardan uçuşunu, büyük bir ilgiyle izlerler;
onun bir o yana bir bu yana salınarak koltuklara değin
inişini, rasgele bir kafaya konuşunu zevkle seyrederler. Bu
başın sahibinin nasıl utanacağını (çünkü o, kesinlikle utanır)
görmek, gerçekten çok ilginçtir. Ben, her zaman kadınların
loca kenarına koydukları dürbünlerinden korkarım; bana bu
dürbünler, umulmadık bir anda birinin başına düşüverecekmiş
gibi gelir. Ancak, burası, bu üzücü olasılıktan söz etmenin
yeri değil. Bu işi, bizi yalandan, namussuzluklardan,
(evinizde varsa) hamam böceklerinden (ünlü Bay Pirinçip'e;
dünyadaki bütün hamamböceklerinin, yalnızca Rus olanlarının
değil, yabancı, örneğin Prusyalı (*) vb. hamamböceklerinin de
düşmanına başvurmanızı duyurarak) korunma yollarını gösteren
gazetelere bırakıyorum.
İvan Andreyiç'in başından, şimdiye dek hiçbir yerde yazılmış
olmayan bir olay geçti. Onun başına (ki biraz dazlak olduğunu
söylemiştik) düşen bir program kâğıdı değildi. Onun başına ne
düştüğünü söylemekten çekindiğimi açıkça söylemeliyim. Çünkü
kıskanç, kızgın İvan Andreyiç'in saygıdeğer, çıplak, yani
kısmen saçsız kafasına, kokulu bir kâğıda yazılmış bir aşk
mektubu gibi ahlak bozucu bir şeyin düştüğünü söylemek öyle
pek kolay değildir. Sanırım, böyle hesapta olmayan, yakışıksız
bir olayı hiç beklemeyen zavallı İvan Andreyiç, sanki başına
bir fare ya da başka bir yabanıl hayvan düşmüş gibi afalladı.
Bu kâğıdın bir aşk mektubu olduğundan kesinlikle kuşku
duyulamaz. Tam romanlarda olduğu gibi, kokulu bir kâğıt
üzerine yazılmış, bir kadın eldivenine saklanabilecek kadar
kurnazca katlanıp küçültülmüş bir mektuptu bu; belki de
verilirken, kazayla düşmüştü. Örneğin, program isteniyor,
mektup kurnazca programın içine konuluyor, ele tutuşturulacağı
sırada belki emir subayının farkında olmayarak çarpmasıyla (ki
bundan dolayı büyük bir beceriyle özür diliyor) telaşla
titremekte olan küçücük elden düşüyor, sabırsızlıkla elini
uzatan sivil delikanlıysa, birdenbire mektup yerine ne
yapacağını bilmediği programı almış oluyor. Gerçekten hoşa
gitmeyen garip bir olay; ama bu olayın İvan Andreyiç için daha
da kötü olduğunu kabul etmek gerek.
Soğuk terler dökerek mektubu elinde sıkan İvan Andreyiç
mırıldandı: "Prédestiné, prédestiné! (*) Mermi suçluyu bulur!"
Ama sonra, kafasında bir düşünce parlayıp söndü: "Hayır öyle
değil! Niçin ben suçlu olacakmışım? Atasözü bile "Bütün
kozalaklar zavallı Makar'ın başına düşer," demez mi!
Böyle beklenmedik bir olayla sersemlemiş bir kafadan neler
geçmez! İvan Andreyiç yarı canlı, yarı ölü bir durumda,
koltuğunda kaskatı oturuyordu. Bu anda gürültünün başlamasına,
herkesin şarkıcıyı kutlamak için bağırıp çağırmaya başlamasına
karşın o, bu olayı herkesin gördüğünü sanıyordu. Sıkılgan ve
kızarmış gözlerini kaldırmayarak yerinde oturuyordu. Sanki bir
kazaya uğramış gibiydi; bu kalabalığın, böyle seçkin bir
topluluğun ortasında bir uygunsuzlukla karşılaşmıştı. Sonunda
gözlerini kaldırabildi.
Solunda oturan bir züppeye:
- Çok güzel söylediler! dedi.
Son derece coşmuş olan, alkışın yanısıra ayaklarıyla daha çok
gürültü çıkaran züppe, çabucak ve önemsemeden İvan Andreyiç'e
baktı; daha iyi işitilsin diye ellerini boru gibi ağzına
koyarak primadonnanın adını haykırdı. Asla böyle bir ses
işitmemiş olan İvan Andreyiç sevinç içindeydi. "Çok şükür, bir
şey görmediler," diye düşünerek arkasına döndü. Arkasındaki
adam sırtını ona dönmüş, dürbünle localara bakıyordu. İvan
Andreyiç, "Bu da güzel," diye düşündü. Elbette öndekiler de
bir şey görmemişti. Sonra neşeli bir umutla koltuğunun yanı
başındaki locaya sıkıla sıkıla göz atınca, çok kötü bir
duyguyla irkildi. Ortada bir bayan, ağzını mendille kapamış,
koltuğun arkasına yaslanarak deli gibi, katıla katıla
gülüyordu.
İvan Andreyiç, "Ah şu kadınlar!" diye mırıldanarak
seyircilerin ayaklarına basa basa kapıya doğru yürüdü.
Şimdi okurlardan, kendi kendilerine karar vermelerini
isteyeceğim; onlardan, İvan Andreyiç'le benim hakkımda bir
yargıda bulunmalarını rica edeceğim. O, bu anda haklı mıydı?
Bilindiği gibi büyük tiyatrolarda dört kat bulunur, beşincisi
de galeridir. Mektubun acaba niçin başka bir locadan, örneğin
beşinci kattan (ki orada da bir hanım bulunabilir) değil de,
belli bir locadan düştüğünü düşündü? Ancak hırs, başka şeye
benzemez; İvan Andreyiç dinlenme salonuna daldı, lambanın
yanında durdu, mumlu mühürü kırarak mektubu okumaya başladı:
"Oyundan hemen sonra, G... Mahallesi'ndeki ... Sokağı'nın
köşesinde bulunan K.'nin evine gel. Apartmanın üçüncü katına
çık; merdivenin sağındaki büyük kapı. Tanrı aşkına, sans faute
(*) orada ol!"
İvan Andreyiç, elyazısını tanımadı, ama bir randevu
verildiğine kuşku yoktu. "Yakalamak, tutmak, kötülüğü kökünden
kazımak"... İvan Andreyiç'in ilk düşündüğü işte bu oldu. Suçu
hemen burada açığa vurmayı bile düşündü; ama bunu nasıl
yapmalı? İvan Andreyiç, ikinci kata bile çıktı, sonra aklını
başına toplayarak geriye döndü. Nereye koşacağını bir türlü
kestiremiyordu, ne yapacağını bilmeden tiyatronun öbür ucuna
koştu, sonra da kapısı açık bir locadan karşıya baktı. Evet,
evet! Yukardan aşağıya dek beş katın hepsinde de genç
kadınlar, delikanlılar oturuyordu. Mektup bu beş katın
herhangi birinden düşebilirdi. Aslında İvan Andreyiç bütün
katların kendisine karşı cephe aldığını sanıyordu. Hiçbir şey,
hiçbir görünüş onun düşüncesini değiştirmedi. İkinci perde
boyunca salona girmeyerek koridorlarda dolaştı, hiçbir yerde
rahat edemiyordu. Bütün dört katın localarında oturanların
adlarını öğrenmek umuduyla gişeye bile sokuldu; gişe
kapalıydı. Sonunda gürültülü haykırışlar, alkışlar işitildi,
oyun bitmişti. Sanatçıları çağırma faslı başladı. En üstteki
balkondan gelen iki ses ötekilerden daha çok işitiliyordu;
bunlar iki primadonnayı tutanların önderleriydi. İvan Andreyiç
onlarla ilgilenmiyordu. Kafasında birdenbire bir şimşek çaktı:
ne yapacağını bulmuştu. Vestiyerden paltosunu alarak,
yetişmek, yakalamak, ortaya çıkarmak, dünkünden daha kararlı
davranmak düşüncesiyle G... Mahallesi'ne yollandı. O evi
çabucak buldu; ancak dış kapıya vardığı sırada, sırtında palto
olan bir züppe, birdenbire, adeta kollarının altından sıyrılıp
geçerek apartmana daldı, merdivenlerden üçüncü kata doğru
koştu. İvan Andreyiç, demin yüzünü görmediği halde, bu
züppenin, o züppe olduğunu sandı. Yüreği duracak gibi oldu.
Züppe, ondan iki kat yukarı çıkmıştı, biraz sonra üçüncü
kattaki kapının açıldığını işitti. Kapı sanki züppenin
gelişini bekliyormuş gibi zil çalmadan açıldı. Delikanlı
daireye daldı, daha kapı kapanmadan İvan Andreyiç üçüncü kata
yetişti. Yapacağı işi iyice düşünüp karar vermek için, bir an
kapının önünde durdu. Ama, o dakikada dış kapıda bir araba
sesi işitildi, kapı gürültüyle açıldı; bir adam ağır adımlarla
inleye öksüre üst kata çıkmaya başladı. İvan Andreyiç
dayanamadı, kapıyı açtı, aşağılanmış bir kocanın bütün
heybetiyle daireye girdi. Önüne heyecanla bir hizmetçi kız
atıldı, sonra da bir uşak göründü; ama İvan Andreyiç'i
durdurmanın olanağı yoktu. Bomba gibi içeriye daldı, iki
karanlık odayı geçti, sonra birdenbire kendisini yatak
odasında, güzel bir hanımın önünde buldu. Kadın korkudan
titriyor, kendi çevresinde olup bitenleri anlamıyormuş gibi
dehşetle bakıyordu. Bu anda, yandaki odadan, oraya doğru gelen
ağır adımlar işitildi. Bu, demin merdivende duyduğu adımlardı.
Kadın ellerini sallayarak ve yüzü sırtındaki gecelikten çok
beyazlaşarak bağırdı:
- Aman Tanrım! Kocam da geliyor!
İvan Andreyiç, başka bir yere geldiğini, aptalca, çocukça bir
çılgınlık yaptığını, konuyu iyi düşünmediğini, merdivende
yeterince düşünemediğini anladı. Ama artık iş işten geçmişti;
kapı açılıyordu. Adımların tok seslerine bakılırsa, iri yapılı
bir koca, kapının eşiğindeydi.
Bu dakikada İvan Andreyiç kendisi için neler düşündü,
bilmiyorum! Kocanın karşısına çıkarak yanıldığını söylemesi;
düşünmeden, ahlaksızca davrandığını açıklaması ve özür
dilemesi için ortada hangi engel vardı; bunu da anlayamadım.
Gerçi işin içinden büyük bir şan ve onurla çıkmayacaktı, ama
böyle yapması daha soylu, daha doğru olacaktı. Hayır! İvan
Andreyiç, kendini Don Juan ya da Lovelace sanan bir çocuk gibi
davrandı. İlk önce karyolayı çevreleyen perdenin arkasına
gizlendi. Ama sonra, bütün gücü kırıldığını duyumsayarak yere
kapandı ve hiç düşünmeden karyolanın altına süründü. Korku,
onu mantığından daha çok etkiledi. Belki de İvan Andreyiç,
aşağılanmış ya da aşağılandığını düşünen bir koca olarak,
kendi varlığıyla öteki kocayı aşağılamaktan korktuğu için,
onunla karşılaşmaya dayanamadı. Bu ya da başka bir nedenle, ne
yaptığını bilmeyerek kendini karyolanın altında buldu. Ama,
asıl şaşırtıcı olan, onun bu davranışını kadının hiç de
yadırgamayıp kabullenmesiydi. Çok garip ve yaşlı bir beyin
kendi yatak odasında bir sığınak aradığını gördüğü halde,
bağırmadı bile. Öyle korkmuştu ki, belki de dili tutulmuş
olmalıydı.
Yaşlı koca, oflaya puflaya içeri girdi; karısını yaşlılara
özgü makamlı bir sesle selâmladı. Sanki bir yük odun getirmiş
gibi koltuğa yığıldı. Boğuk, uzun bir öksürük işitildi. Biraz
önce öfkeden kaplan kesilmiş olan İvan Andreyiç, şimdi bir
kuzulaştı; kedi karşısındaki korkak bir fare gibi büzüldü.
Aşağılanmış bütün kocaların saldırgan olmadığını, kendi
deneyimiyle bildiği halde, dehşet içinde kaldı; soluk bile
alamıyordu. Bu düşünce, ya o sırada düşünemediğinden ya da
başka bir nedenle aklına gelmemişti. Daha rahatça uzanmak
için, sakınarak ve çevresini sessizce yoklayarak, karyolanın
altında kıpırdanmaya başladı. Eli, kımıldayan ve birdenbire
elini tutan bir cisme dokununca, öyle büyük bir şaşkınlığa
düştü ki... Karyolanın altında başka bir adam daha vardı...
İvan Andreyiç mırıldandı:
- Siz de kimsiniz?
Garip yabancı karşılık verdi:
- Ya, demek kim olduğumu size söyleyeceğim! Susun ve yatın;
böyle bir duruma düştüğünüze göre!
- Ama...
- Susun!
Bu gereksiz kişi (çünkü, bir karyolanın altına bir kişi
yeterdi), bu gereksiz kişi İvan Andreyiç'in elini avcunda öyle
bir sıktı ki, acıdan az kalsın bağıracaktı.
- Aman beyefendi...
- Şşşt!
- Öyleyse elimi sıkmayın; yoksa bağıracağım.
- Bağırın bakalım, deneyin hele bir!
İvan Andreyiç utancından kızardı. Yabancı, ciddi ve
kızgındı. Belki bu adam birkaç kez feleğin çemberinden geçmiş,
böyle durumlara alışık bir adamdı. İvan Andreyiç'inse deneyimi
yoktu; bu dar ve karanlık yerde bunalıyor; kan başına
sıçrıyordu. Ama bir şey yapamazdı, yüzü koyun yatmak
gerekiyordu. İvan Andreyiç boyun eğdi ve sustu.
Kadının kocası:
- Ruhum, Pavel İvanoviç'i ziyaretten geliyorun. Preferans (*)
oynadık biraz; o kadar... Khi-khi-khi (diye öksürdü), o
kadar... khi-khi! O kadar. Ah sırtım... Khi-khi-khi!
Yaşlı adam gözlerinden yaş boşanıncaya dek öksürdü; sonunda
konuşabildi:
- Sırtım; öyle bir ağrı girdi ki sırtıma... Şu uğursuz basur
da! Ayakta da dursan, otursan da bir!... Bütün gece oturamadım
canım! Akhi-khi-khi!
Öyle görünüyordu ki, yeniden başlayan öksürüğün ömrü, yaşlı
adamın ömründen daha uzundu. Adam öksürük arasında bir şeyler
mırıldanıyor, ama söylediklerinden hiçbir şey anlaşılmıyordu.
Zavallı İvan Andreyiç mırıldandı:
- Beyefendi, biraz öteye çekilseniz ne olur sanki!
- İyi ki söylediniz! Nereye gideyim? Yer yok ki!
- Amma da acımasızsınız! Buraya sığışamıyorum. Böyle acıklı
bir duruma ilk kez düşüyorum.
- Ben de böyle sizin gibi biriyle ilk kez yanyana bulunuyorum.
- Ama, delikanlı...
- Susun!
- Susayım mı? Çok kaba davranıyorsunuz delikanlı... Sanırım
siz çok gençsiniz; ben sizden daha yaşlıyım.
- Susun!
- Beyefendi, kendinizi yitirmeyin! Kiminle konuştuğunuzu
bilmiyorsunuz siz!
- Karyola altında yatan bir adamla.
- Ama beni buraya bir sürpriz... bir yanlışlık getirdi.
Sanırım sizi de ahlaksızlık...
- İşte bunda yanılıyorsunuz.
- Beyefendi! Sizden daha yaşlıyım ve size diyorum ki...
- Beyefendi! Burada ikimiz de aynı konumdayız; bunu bilmiyor
musunuz? Yüzüme dokunmayın, rica ederim!
- Beyefendi! Bir şey anlamıyorum. Bağışlayın, ama ne yapayım,
yer yok işte!
- Siz de böyle şişman olmasaydınız!
- Aman Tanrım! Hiçbir zaman böyle aşağılık bir duruma
düşmemiştim!
- Evet, bundan daha aşağıda yatılamaz.
- Beyefendi, beyefendi! Sizi tanımıyorum, bu işin başınıza
neden geldiğini bilmiyorum; ben burada bir yanlışlık yüzünden
bulunuyorum, sizin sandığınız gibi bir adam değilim...
- Durmadan beni itip kakmasanız, sizin kim olduğunuza aldırmam
bile; haydi artık susun canım!
- Beyefendi! Siz çekilip yer vermezseniz, bana inme inebilir.
Benim yaşamım için hesap vermek zorunda kalacaksınız. İnanın
ki... ben saygıdeğer bir adamım; bir aile babasıyım; öyle bir
durumda bulunamam ki...
- Bu duruma kendiniz düştünüz, hadi bakalım yanaşın! İşte size
yer; daha çoğu yok!
İvan Andreyiç verilen yer için duyduğu gönül borcuyla coşarak:
- Soylu ve sayın delikanlı! Sizi yanlış anladığımı görüyorum,
dedi.
Sonra da uyuşmuş olan ellerini, ayaklarını iyice gerdi:
- Sizin sıkışık durumunuzu anlıyorum, ama ne yapalım?
Görüyorum ki benim için kötü şeyler düşünüyorsunuz. Size karşı
onurumu kurtarmama izin verin. İnanın, buraya istemeyerek
geldim; sizin sandığınız şey için değil... Büyük bir... büyük
bir korku içindeyim.
- Susacak mısınız yahu? Bizi işitirlerse kötü olur, anlıyor
musunuz? Şşşt... Adam bir şeyler söylüyor, dinleyelim!
Gerçekten yaşlı adamın öksürüğü sona eriyordu. Acıklı bir
hırıltıyla konuştu:
- İşte ruhum, işte ruhum, khi-khi! Aha! Talihsizlik! Fedosey
İvanoviç dedi ki: "Siz," dedi, "Civanperçemi otunun
yapraklarını kaynatıp içmeyi bir deneyin," dedi; duyuyor
musunuz, ruhum?
- Duyuyorum, dostum.
- İşte böyle dedi: "Siz" dedi, "Civanperçemi içmeyi bir
deneyin." Ben de dedim ki: "Ben sülük kullandım." O da bana:
"Hayır Aleksandr Demyanoviç, civanperçemi daha iyi gelir,
rahatlık verir, size söyleyeyim ki..." Khi-khi! Ah, Tanrım!
Sen ne düşünüyorsun ruhum? Khi-khi! Aman Tanrım! Khi-khi!..
Demek ki civanperçemi daha iyiymiş, öyle mi? Khi-khi-khi! Ah,
khi-khi.
Karısı yanıt verdi:
- Sanırım, bu ilacı denesek iyi olur.
- Evet, iyi olur ya. Diyor ki, "Sizde sanırım verem var," Khi,
khi! Ben de dedim ki: "Nikris, bir de mide bozukluğu," Khi
khi! O da bana: "Belki verem de var," diyor. Sen ne, khi-khi!
Sen ne düşünüyorsun ruhum? Verem de var mı acaba?
- Aman Tanrım, ne diyorsun?
- Evet, verem. Sen de ruhum, şimdi soyun da yat... Khi-khi!
Ben, khi, bugün nezleyim.
- Öf, dedi İvan Andreyiç, hadi be, gidin de yatın artık!
- Size şaşıyorum; ne oluyorsunuz, rahat yatamaz mısınız
yahu?..
- Siz bana kızgınsınız, delikanlı; beni iğnelemek
istiyorsunuz.. bunun farkındayım. Hem sanırım, siz bu bayanın
âşığısınız!
- Susun!
- Susmayacağım! Bana buyruk veremezsiniz! Siz sanırım onun
âşığısınız! Sizi bulsalar bile bana vız gelir; benim hiçbir
suçum yok ki, ben hiçbir şey bilmiyorum.
Delikanlı dişlerini gıcırdatarak dedi ki:
- Susmazsanız, beni buraya sizin getirdiğinizi söylerim; derim
ki siz benim servetini yiyip bitiren amcamsınız. O zaman,
belki de benim bu hanımın âşığı olduğumu düşünmezler.
- Beyefendi! Siz benimle alay mı ediyorsunuz? Sabrımı
taşırıyorsunuz artık.
- Şşşt! Yoksa sizi susturmak zorunda kalacağım; başımın belası
mısınız siz!? Söyleyin bakalım, ya siz burada ne arıyorsunuz?
Siz olmasaydınız ben sabaha dek yatar; sonra da çıkar
giderdim.
- Ama ben burada sabahlayamam ki; ben aklı başında, saygın bir
adamım. Ne dersiniz, acaba geceyi bu odada mı geçirecek?
- Kim?
- İşte bu moruk...
- Elbette bu odada geçirecek. Bütün kocalar sizin gibi değil
ya; geceyi evinde geçiren kocalar da vardır.
İvan Andreyiç, korkudan titreyerek:
- Beyefendi,beyefendi! diye bağırdı; inanın bana, ben de evde
yatarım. Bu ilk oluyor... Aman Tanrım, görüyorum ki siz beni
tanıyorsunuz. Siz kimsiniz delikanlı? N'olur, bana arkadaşça
söyleyin, siz kimsiniz?
- Dikkat edin! İşi zorbalığa dökerim...
- İzin verin, beyefendi, izin verin de size anlatayım; bütün
bu rezilliği aydınlatmama izin veriniz...
- Bana ne sizin açıklamanızdan, hiçbir şey öğrenmek
istemiyorum. Susun, yoksa...
- Ama elimde değil ki...
Karyolanın altında hafif bir kavga işitildi, İvan Andreyiç
sustu.
- Ruhum, odada kedi mi var; mırıl mırıl sesler duyuyorum?
- Ne kedisi? Neler de uyduruyorsunuz?
Belliydi ki kadın, kocasıyla ne konuşacağını bilmiyordu. Öyle
şaşırmıştı ki hâlâ kendine gelememişti. Adamın sorusuyla
irkilmiş, kulak kesilmişti:
- Ne kedisi canım?
- Kedi, ruhum, kedi. Demin içeri girerken, Vaska çalışma
odamda oturmuş, mırıl mırıl mırıldanıyordu. Ben ona, "Vaska ne
oluyorsun?" dedim. O gene, mırıl mırıl; mırıl mırıl. İşte hep
böyle mırıldanıyor. İnsan gibi... Ben de, "Ah anacığım, yoksa
böyle mırıldanarak bana ölümümü mü haber veriyor?" dedim kendi
kendime.
- Bugün ne anlamsız şeyler söylüyorsunuz! Utanmıyor musunuz?
- Eh, zararı yok; kızma ruhum; görüyorum, ölümüm senin hoşuna
gitmiyor, kızma; sözüme aldırma. Haydi ruhum, sen soyun yat.
Ben de sen yatıncaya dek burada oturayım.
- Yo yo, daha yatmam ben; sonra...
- Yaa! Kızma, kızma! Ama burada gerçekten fare var.
- Bak işte, hem kediler, hem fareler! Vallahi, size ne oluyor
bilmiyorum.
- Eh, ben, yok bir şey, ben... Khi! Ben hiçbir şey... khi-ş-
khi-khi-khi! Aman Tanrım. Khi!
Delikanlı:
- İşitiyor musunuz? diye mırıldandı, öyle patırtı ediyorsunuz
ki, o bile işitti.
- Başıma neler geldiğinizi bilseniz. Burnum kanadı.
- Kanasın, susun; adam gidene dek sıkın dişinizi!
- Delikanlı, durumumu anlayın; yanımda yatanın kimin nesi
olduğunu bile bilmiyorum.
- Bunu öğrenirseniz, burada yatmak size daha mı kolay gelecek?
Ben sizin soyadınızı merak etmemiştim, eh, soyadınız ne?
- Hayır, soyadımın ne gereği var... Ben ancak anlatmak
istiyorum ki nasıl da anlamsız bir...
- Şşşt... Herif yine bir şeyler söylüyor.
Yaşlı adam:
- Ama dinlesene ruhum, bak mırıldıyorlar, dedi.
- Hayır canım; kulağınızdaki pamuklar gevşemiş de ondan.
- Ha, pamuk dedin de. Biliyor musun burada, üstümüzde, khi-
khi... Üstümüzde khi-khi-khi...
Delikanlı:
- Üstümüzde mi diyor, diye mırıldandı. Hay kör şeytan! Ben de
burasını en üst kat sanmıştım; bu ikinci kat mı?
İvan Andreyiç titreyerek mırıldandı:
- Delikanlı, ne söylüyorsunuz? Kaçıncı kat olduğu sizi niçin
ilgilendiriyor, söyleyin; ben de burasını en üst kat
sanmıştım. Tanrı aşkına söyleyin, burada başka bir kat daha
mı var?
Yaşlı koca, sonunda öksürüğünü bitirdi:
- Burada gerçekten birisi kımıldıyor...
Delikanlı, İvan Andreyiç'in iki elini sıkarak söylendi:
- Duydunuz mu dediğini; susun artık!
- Beyefendi, ellerimi sıkıp durmayın. Bırakın beni.
- Şşşt...
Hafif bir itişme oldu, sonra yeniden sessizlik...
- İşte böyle, bir güzelle karşılaştım... diye yaşlı adam söze
başlayınca karısı sözü onun ağzında bıraktı:
- Nasıl? Bir güzelle mi?
- Evet, öyle işte... Sana demin merdivende güzel bir hanıma
rasladığımı söylemiştim ya, yoksa söylemedim mi? Belleğim de
zayıfladı şu sıralar. İşte kılıçotu... Khi!
- Ne?
- Kılıçotu içmem gerekir; daha iyi geleceğini söylüyorlar...
Khi-khi- khi! Daha etkiliymiş.
Delikanlı yine dişlerini gıcırdattı:
- İşte, onun sözünü kestiniz.
Karısı sordu:
- Bugün bir güzele rasladığını söylüyordun.
- Ne?
- Bir güzele mi raslamıştın?
- Kim?
- Sen!
- Ben mi? Ne zaman? Ha, evet!..
Delikanlı, unutkan kocayı konuşması için yüreklendirmek ister
gibi fısıldadı:
- Ha, şöyle! Hadi be mumya; konuş hadi!
- Beyefendi! Dehşetten titriyorum. Tanrım! Neler işitiyorum?
Bu tam dünkü gibi; tam dünkü gibi!..
- Şşşt!
Yaşlı adam pek hırıltılı bir sesle:
- Evet, evet, evet! Anımsadım: Pek cilveliydi! Ne gözleri
vardı... Mavi bir şapka giymişti... diyerek konuşmasını
sürdürdü.
Delikanlı heyecanlanarak:
- Mavi bir şapka mı giymişti? Vay canına! diye fısıldadı.
İvan Andreyiç'in sesi duyuldu:
- Odur. Onun da mavi şapkası var. Aman Tanrım!
Delikanlı İvan Andreyiç'in ellerini sıkarak söylendi.
- O mu? Kim o?
İvan Andreyiç de onu yansılayarak:
- Şşşt, sus da dinleyelim, dedi.
- Aman Tanrım!
- İyi de, mavi şapka kimde yok ki canım... Eh!
Yaşlı koca konuşuyordu:
- Öyle cilveliydi ki, burada tanıdıkları var, onlara geliyor;
hep göz ediyor. O tanıdıklara da başka tanıdıklar geliyor.
Genç kadın, onun sözünü kesti:
- Amaan, bize ne canım. Neden ilgileniyorsun onlarla?
Yaşlı adam, şarkı söyler gibi:
- Tamam, tamam, darılma diyerek yanıt verdi. Peki,
istemiyorsan konuşmayayım. Bugün keyfin yerinde değil sanırım.
Delikanlı sordu:
- Siz buraya nasıl geldiniz?
- Ha şöyle yola gelin! Görüyor musunuz, işte şimdi ilgilenmeye
başladınız; oysa demin, dinlemek bile istemiyordunuz.
- Eh, benim için hepsi bir. Rica ederim söylemeyin! Ah kör
olası, ne serüven!
- Delikanlı, kızmayın; ne söylediğimi bilmiyorum; bunu ben
boşuna söyledim; yalnızca demek istedim ki, bunda, belki de
bir şey var; ilgilendiğinize göre... Peki, siz kimsiniz
delikanlı? Görüyorum ki tanıdık değilsiniz; ama siz kimsiniz?
Tanrım neler söylediğimi bilmiyorum!
Delikanlı, sanki bir şeyler düşünüyormuş gibi sözünü kesti:
- Eh bırakın, lütfen!
- Ben size hepsini anlatacağım, hepsini... Siz belki
anlatmayacağımı, size karşı kızgın olduğumu sanıyorsunuz; ama,
hayır! İşte elim! Gücüm kırıldı; işte bu kadar. Tanrınızı
severseniz bana her şeyi ilk önce kendiniz söyleyin: Siz
buraya nasıl geldiniz? Neden? Bana gelince, ben kızmıyorum,
vallahi kızmıyorum; işte elim, burası tozlu olduğu için biraz
kirlendi, ama yüksek bir duygunun yanında ne önemi var!
- Haydi, çekin elinizi! Burada yer yok, üstelik bir de elini
uzatıyor!
İvan Andreyiç sessiz bir üzüntü nöbeti içinde, yalvaran bir
sesle dedi ki:
- Ama beyefendi! Söylememe izin verin, siz beni adam yerine
koymuyorsunuz. Bana daha nazik davranın, biraz daha nazikçe, o
zaman her şeyi anlatırım! O zaman birbirimizi severiz; sizi
yemeğe çağırmaya bile hazırım. Ama böyle, birlikte yatmak,
açık söyleyeyim, olmaz. Siz yanılıyorsunuz delikanlı! Bilmiyor
musunuz ki...
Delikanlı derin bir heyecan içinde mırıldandı:
- Ona ne zaman rasladı acaba. O belki de şimdi beni
bekliyor... Ben ne olursa olsun buradan çıkmalıyım.
- O mu? Kim o? Tanrım Delikanlı siz kimden söz ediyorsunuz?
Sanıyorsunuz ki yukarda... Tanrım, Tanrım! Ben bu cezayı hak
ediyor muydum?
İvan Andreyiç, umutsuzluk belirtisi olarak arka üstü dönmek
istedi.
- Onun kim olduğundan size ne, ah kör olası! Ne olursa olsun
çıkıyorum!..
İvan Andreyiç:
- Beyefendi! Ne yapıyorsunuz? Ya ben, ya ben ne olacağım? diye
umutsuzluk nöbeti içinde mırıldandı, sonra da komşusunun
frağının kuyruklarını yakaladı.
- Sizden bana ne? Haydi tek başınıza kalın. Çıkmama razı
olmazsanız, yaşlı adam beni karısının âşığı sanmasın diye,
sizin servetini har vurup harman savuran amcam olduğunuzu
söyleyeceğim.
İvan Andreyiç kaygıyla mırıldandı:
- Ama delikanlı, bu olmayacak bir şey; amcalık konusu hiç de
doğal değil. Size kimse inanmaz, işte şuncacık çocuk bile
inanmaz.
- O zaman çene çalmayın, yere kapanıp uslu uslu yatın:
İsterseniz geceyi burada geçirin, yarın nasıl olsa çıkma
fırsatını bulursunuz; sizi hiç kimse görmedi. Buradan bir adam
çıkınca geride bir tane daha kaldığını kimse aklına getirmez.
Bir düzine olduğumuzu düşünecek değiller ya... Siz de tek
başına bir düzine adama bedelsiniz aslında. Çekilin, yoksa
çıkarım.
- Delikanlı, siz benimle alay ediyorsunuz... Öksürmeye
başlarsam ne olur bir düşünün? Her şeyi göz önünde tutmalı.
- Şşşt!..
Uyuklamakta olan yaşlı adam, yavaş bir sesle:
- Bu da ne? Sanırım yukarda yine patırtı var, diye söylendi.
- Yukarda mı?
- Delikanlı, işittiniz mi, yukarda diyor?
- Eh, işitim.
- Tanrım! Delikanlı, ben çıkacağım.
- Ben de çıkmayacağım, benim için hepsi bir. Her şey bozulsa
da umurumda değil. Ben ne düşünüyorum, biliyor musunuz?
Düşünüyorum ki siz aldatılmış bir kocasınız... İşte bu!
- Hey Tanrım! Bu ne edepsizlik!.. Siz gerçekten de böyle mi
düşünüyorsunuz? Ama niçin koca olayım? Ben evli değilim ki!
- Evli değil misiniz? Yalan!
- Belki ben kendim de âşığım!
- Amma da âşık ha!
- Beyefendi, beyefendi! Peki, güzel, size her şeyi
anlatacağım. Üzüntümü anlamaya çalışın. O ben değilim; ben
evli değilim. Sizin gibi bekarım. O benim dostumdur, çocukluk
arkadaşım... Ben de âşığım... Bana diyor ki: "Ben zavallı bir
adamım, zehir içiyorum, karımdan kuşkulanıyorum". Ben de ona
yanıt veriyorum: "Ondan niçin kuşkulanıyorsun?" diyorum. Ama,
siz beni dinleyin. Dinleyin, dinleyin! Diyorum ki, "kıskançlık
bir kusurdur..." "Hayır," diyor, "Ben zavallı bir adamım! Ben,
zehir... yani kuşkulanıyorum." "Sen" diyorum, "Benim
arkadaşımsın, sen benim dostumsun, zevk çiçeklerini birlikte
koparıyorduk. Zevkin yumuşak tüylü yatağına gömülüyorduk."
Tanrım ne söylediğimi bilmiyorum. Delikanlı siz hep
gülüyorsunuz. Beni deli edeceksiniz.
- Siz, şimdi de delisiniz!..
- Öyle, öyle! Ben bunu söyleyeceğinizi biliyordum... Deliden
söz ettiğim sırada. Gülün, gülün, delikanlı. Zamanında ben de
böyle parlıyordum, ben de böyle ayartıyordum. Ah! Beyin
hummasına tutulacağım!
Yaşlı adam şarkı söyler gibi:
- Ruhum, dedi, sanırım bizim evde biri öksürdü. Sen mi
öksürdün ruhum?
Karısı yanıt verdi:
- Aman Tanrım!
Karyola altından bir ses duyuldu:
- Şşşt...
Karısı:
- Sanırım yukarda patırtı ediyorlar, demek zorunda kaldı.
Çünkü gerçekten karyolanın altında gürültü çoğalmaya
başlamıştı. Kocası yanıt verdi:
- Evet yukarda! Yukarda. Sana demedim mi? Bir züppe gördüm,
khi-khi! Bıyıklı bir züppe, khi-khi; aman Tanrım, sırtım...
Şimdi bıyıklı bir züppeye rasladım.
İvan Andreyiç mırıldandı:
- Bıyıklı mı? Aman Tanrım, sanırım sizden söz ediyor!
- Yahu, siz ne biçim adamsınız? Burada, işte burada ben
sizinle yan yana yatıyorum: O bana nasıl raslayabilir? Yüzüme
dokunmayın be!
- Hey Tanrım, şimdi bayılacağım.
Bu sırada yukarda gerçekten bir gürültü işitildi, delikanlı
mırıldandı:
- Orada neler oluyor acaba?
- Beyefendi! Korkuyorum, dehşet içindeyim, bana yardım edin.
- Şşşt!
- Gerçekten ruhum, gürültü var, çok patırtı ediyorlar. Hem de
senin yatak odanın üstünde. Sormak için birini gönderelim mi?
- Bak hele, neler uyduruyorsun?
- Peki, vazgeçtim; sen bugün öyle öfkelisin ki!
- Ah, siz uyumaya gitseniz!
- Liza! Sen beni hiç sevmiyorsun.
- Ah, seviyorum! Bırak beni, öyle yoruldum ki.
- Peki, peki! Gidiyorum.
Karısı bağırdı:
- Ah, hayır, gitmeyin! Yooo, gidin, hemen gidin!
- Ama ne oluyorsun! Hem git, hem gitme! Khi-khi! Doğru, yat
uyu... Khi-khi! Panafidin'in kızları... Khi- khi! kızları...
Khi! Kızında bir Nuremberg kuklası görmüştüm, khi-khi...
- Bak.. şimdi de kukladan söz ediyor!
- Khi-khi! Güzel bir kukla, khi-khi!
- O gidiyor, dedi delikanlı, o odadan çıkıyor, şimdi biz de
çıkacağız. İşitiyor musunuz? Sevinin yahu!
- Ah, inşallah, inşallah!
- Bu size bir ders olsun...
- Delikanlı, niçin ders olsunmuş? Bunu duyumsuyorum... Ancak,
siz daha gençsiniz; bana ders veremezsiniz.
- Öyle bir veririm ki! Dinleyin
- Tanrım, öksüreceğim sanırım.
- Ssst! Öksürürseniz...
- Ne yapayım? Burası öylesine fare kokuyor ki..
dayanamayacağım! Tanrı'yı severseniz cebimden mendilimi
çıkarın; ben kımıldayamam... Ah Tanrım, Tanrım! Nedir benim bu
çektiğim!
- İşte mendiliniz! Niçin çektiğinizi söyleyeceğim, siz
kıskançsınız! Neden kuşkulandığınızı artık Tanrı bilir. Güneş
çarpmış gibi oraya buraya koşuyorsunuz, başkalarının evlerine
dalıyorsunuz, ortalığı karıştırıyorsunuz...
- Delikanlı! Ben hiç ortalığı karıştırmadım.
- Susun!
- Delikanlı, siz bana ahlk hocalığı yapamazsınız! Ben sizden
daha ahlaklıyım.
- Susun!
- Aman Tanrım! Tanrım...
- Ortalığı karıştıyorsunuz; genç hanımı, çekingen bir hanımı
korkutuyorsunuz; o, korkusundan ne yapacağını bilmiyor, belki
de hasta olacak; basurdan acı çeken saygıdeğer yaşlı bir adamı
rahatsız ediyorsunuz.. onun her şeyden önce rahat etmesi
gerekir. Bunları niçin yapıyorsunuz? Çünkü aptalca bir şey
düşünüyor, o yüzden her yere koşuyorsunuz, anlıyor musunuz? Ne
kötü bir durumda bulunduğumuzu anlamıyor musunuz? Bunu
duyumsamıyor musunuz?
- Beyefendi, peki! Anlıyorum, ama sizin hakkınız yoktu...
- Susun, ortada hak olacak ne var? Bütün bunların acıklı bir
sonuca varacağını bilmiyor musunuz? Düşünün bir kez, siz
karyolanın altından çıkınca karısını seven şu kocacık
delirebilir. Fakat hayır, siz bir trajedi yaratamazsınız! Siz
çıkınca, sanırım herkes size bakıp gülecektir. Ben sizi mum
ışığında görmek isterdim; çok gülünç olsanız gerek.
- Ya siz? Öyleyse siz de gülünçsünüz! Ben de sizi görmek
isterdim.
- Sizde bu yetenek var mı?
- Siz, delikanlı, sanırım ahlaksızlığın damgasını
taşıyorsunuz.
- A! Siz de mi ahlaktan söz ediyorsunuz? Benim burada niçin
bulunduğumu biliyor musunuz? Burada bir yanlışlık dolayısıyla
bulunuyorum; katı şaşırmışım, beni içeriye niçin
bıraktıklarını artık şeytan bilir. Belki de bu kadın
gerçekten birini bekliyordu; ama elbette sizi değil! Sizin
aptalca yürüyüşünüzü işitip de hanımın korktuğunu görünce,
karyolanın altına saklandım. Burası pek de karanlıktı. Ben
sizin için bir özür müyüm? Siz, beyefendi, gülünç ve kıskanç
bir yaşlısınız. Niçin mi çıkmıyorum? Belki benim çıkmaktan
korktuğumu sanırsınız. Yoo beyefendi, ben çoktan çıkabilirdim;
yalnızca size acıdığım için bekliyorum. Ben olmazsam siz
yalnız başınıza ne yapabilirsiniz? Siz onların karşısında bir
kütük gibi kalır, bir türlü kendinizi toplayamazdınız...
- Hayır, niçin kütük gibi kalacakmışım? Niçin kütük gibi?
Başka bir şeye benzetemez miydiniz, delikanlı? Niçin kendimi
toplayamayacakmışım? Hayır kendimi toplayabilirdim.
- Aman Tanrım, bu enik nasıl da havlıyor!
- Ssst! Ah, gerçekten de... Bu, sizin çene çalmanız yüzünden.
Görüyor musunuz, köpeği uyandırdınız. İşte şimdi yandık!
Gerçekten de, hanımın şimdiye dek köşede yastığın üzerinde
yatan köpeciği birdenbire uyandı, yabancıların kokusunu aldı,
sonra havlayarak karyolanın altına atıldı.
- Aman Tanrım! Ne aptal enik! diye İvan Andreyiç mırıldandı,
hepimizi ele verecek. Her şeyi ortaya çıkaracak, al sana bir
ceza daha!
- Elbette, siz öyle korkuyorsunuz ki, bu gerçekten başımıza
gelebilir.
Hanım bağırdı:
- Ami, Ami buraya! İci, ici (*)!
Ama köpek dinlemedi, doğrudan doğruya İvan Andreyiç'e yürüdü.
Yaşlı adam sordu:
- Ruhum, bu nedir, Amişka neden hep böyle havlıyor! Orada ya
fare var ya da kedi... Kedinin boyuna aksırdığını, boyuna
aksırdığını duyuyorum... Vaska bugün nezle.
Delikanlı mırıldandı:
- Rahat yatın! Kımıldamayın! Belki bırakır gider.
- Beyefendi, beyefendi! Ellerimi bırakın! Ellerimi niye
tutuyorsunuz.
- Şşşt! Susun!
- Ama, durun biraz delikanlı; burnumu ısırıyor! Burunsuz
kalmamı mı istiyorsunuz?
Bundan sonra bir boğuşma oldu, İvan Andreyiç ellerini
kurtardı. Yırtına yırtına havlayan köpek, havlamayı bırakarak
birdenbire acı bir çığlık kopardı.
Bayan "Ayy!" diye bağırdı. Delikanlı mırıldandı.
- Canavar, ne yapıyorsunuz? İkimizi de ele vereceksiniz! Onu
niçin tuttunuz? Hey Tanrım; köpeği boğuyor. Boğmayın! Bırakın
onu! Canavar! Kadın ruhundan hiç anlamıyorsunuz! Köpeğini
boğarsanız ikimizi de ele verir.
Ama, İvan Andreyiç artık hiçbir şey dinlemiyordu. Köpeği
tuttu. Can havliyle boğazını sıktı. Köpek inleyerek can verdi.
Delikanlı kısık sesle:
- Bittik biz, dedi.
Hanım:
- Amişka! Amişka! diye bağırdı. Aman Tanrım, benim Amişkama ne
yapıyorlar? Amişka! Amişka! İci! Ah canavarlar! Barbarlar!
Tanrım, üstüme fenalık geliyor.
Yaşlı adam:
- Ne oluyor, ne var? diye bağırarak koltukta sıçradı. Ruhum,
ne oluyorsun? Amişka buraya! Amişka, Amişka, Amişka!
Yaşlı adam, parmaklarını şıkırdatıp ağzını şapırdatarak
Amişka'yı karyolanın altından çağırmak için bir daha seslendi:
- Amişka! İci! İci! Vaska onu yemiş olamaz. Vaska'yı dövmeli
dostum. Bu mendebura bir aydan beri dayak atılmadı. Ne
düşünüyorsun? Yarın bu konuda Paraskovya Zaharyevna ile
konuşacağım. Aman Tanrım, şekerim ne oluyorsun? Yüzün kül gibi
oldu. Ah, ah! Uşaklar, hizmetçiler yetişin!
Yaşlı adam odada koşmaya başladı. Hanım kanepeye düşerek
bağırdı:
- Canavarlar, caniler!
- Kim? Kim? Kim bu? diye sordu yaşlı adam.
- Orada adamlar var, yabancılar!.. Orada karyolanın altında!
Ah Tanrım! Amişka! Amişka! Ne yaptılar sana?
Yaşlı adam, elindeki mumla karyolanın altını aydınlatmak için
eğilmiş:
- Ah, Tanrım, Tanrım! Bunlar ne biçim insan böyle! Amişka...
Evet, insanlar, insanlar var burada! Kim var orada? Kim var?
diye bağırıyordu.
- Kim bunlar? Kim bu insanlar...
Amişka'nın cesedinin yanında İvan Andreyiç yarı ölü bir
durumda yatıyordu. Ama delikanlı yaşlı adamın her davranışına
dikkat ediyordu. Yaşlı adam birdenbire duvar yanına geçip
eğildi; o, ziyaretçileri karyolanın öbür yanında ararken,
delikanlı hemen karyolanın altından çıkıp koşmaya başladı.
Hanım, delikanlıya dikkatlice bakarak, dedi ki:
- Tanrım! Bu da kim? Ben de sandım ki...
Delikanlı karşılık verdi:
- O canavar orada kaldı, Amişka'yı da o öldürdü.
Hanım bağırdı:
- Ay!
Ama delikanlı artık odadan çıkmıştı. Koca, İvan Andreyiç'in
ayağını yakalamış, dışarı çekmeye uğraşırken gürledi:
- Ay! Burada biri var! Bu bir erkek ayakkabısı.
Hanım durmadan bağırıyordu:
- Katil, katil, ah Ami! Ami!
Yaşlı adam, ayaklarını halıya vurarak:
- Çıkın ordan! Çıkın! Kimsiniz siz? Söyleyin, kimsiniz?
Tanrım! Ne tuhaf bir adam! diye bağırıyordu.
- İşte hırsız...
İvan Andreyiç çıkar çıkmaz dedi ki:
- Tanrı aşkına, Tanrı aşkına, Tanrı aşkına efendim, uşakları
çağırmayın! Ekselans, uşakları çağırmayın, buna hiç de gerek
yok! Ben öyle yaka paça dışarı atılacak bir adam değilim! Ben
kendi kendime... Ekselans, bir yanlışlık oldu. Size şimdi
anlatırım ekselans. (İvan Andreyiç hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.)
Bir karı yüzünden, yani benim karım değil, başkasının karısı,
ben evli değilim, ben şöyle... Bu benim dostum, çocukluk
arkadaşım.
Yaşlı adam tepine tepine çıkışıyordu:
- Hangi çocukluk arkadaşı! Siz hırsızsınız, çalmak için
geldiniz... Çocukluk arkadaşım falan değilsiniz...
- Hayır, hırsız değilim ekselans. Ben gerçekten çocukluk
arkadaşıyım. Ben istemeyerek aldandım; başka bir kapıdan
girdim.
- Öyle öyle, beyefendi, görüyorum, hangi kapıdan çıktığınızı
görüyorum.
İvan Andreyiç ellerini kavuşturarak:
- Ekselans! Ben sandığınız gibi bir adam değilim;
yanılıyorsunuz. Büyük bir yanılgıya düştüğünüzü söyleyebilirim
ekselans. Bakın, bana bakın, giyim kuşamımdan benim hırsız
olmadığımı anlayabilirsiniz. Ekselans! Efendim! diye bağırdı,
sonra genç hanıma dönerek:
- Siz hanımefendi, beni anlayın... Amişka'yı ben öldürdüm, ama
bundan ben sorumlu değilim, vallahi sorumlu değilim... Bunun
sorumlusu o kadındır. Ben zavallı bir adamım, zehir içiyorum!
Heyecandan titreyen, ama giyiminden kuşamından onun hırsız
olmadığını anlayan yaşlı adam:
- Yahu, sizin içtiğiniz zehirden bana ne, kimbilir ne içtiniz,
durumunuzdan belli; ama beyefendi, buraya nasıl girdiniz? diye
bağırıyordu. Size soruyorum, buraya nasıl girdiniz, bir hırsız
gibi...
- Hırsız değilim ekselans. Ancak yanlış kapıdan girdim;
gerçekten hırsız değilim! Bunlar hep benim kıskançlığımdan
oldu. Efendim size her şeyi anlatacağım, öz babama
anlatıyormuş gibi her şeyi anlatacağım.. çünkü siz babam
olacak kadar yaşlısınız.
- Nasıl, yaşlı mıyım?
- Ekselans! Sizi belki aşağıladım; gerçekten böyle genç bir
hanım ve sizin yaşınız... Efendim görülmeye değer; gerçekten
böyle bir evlilik görülmeye değer... Böylesine genç... Ama
uşakları çağırmayın. Tanrı'yı severseniz adamlarınızı
çağırmayın... Uşaklar alay ederler. Onları bilirim. Yani bu
sözümle onlardan birini tanımış olduğumu söylemek istemiyorum.
Benim de hizmetçilerim var efendim, hepsi de benimle alay
ederler... Eşekler! Haşmetlim, yani ekselans, sanırım bir
prensle konuşuyorum...
- Hayır, ben prens değilim, efendim, ben kendi halinde... Rica
ederim, şu haşmetlim sözüyle beni koltuklamayın. Sayın
beyefendi, buraya nasıl girdiniz ha, nasıl girdiniz?
- Haşmetlim, yani ekselans... Bağışlayın, sandım ki siz
haşmetlisiniz! Yanıldım. Aldandım... Olağandır. Dostum
Puzırof'da rasladığım Prens Korotkouhof'a öyle benziyorsunuz
ki... Görüyorsunuz ya, ben de prenslerle tanışmış bir adamım,
ahbaplarımın evinde bir prense raslamış bir adamım. Hırsız
olduğumu düşünemezsiniz, değilim çünkü. Ekselans, adamlarınızı
çağırmayın! Ama, çağırırsanız çağırın, bundan ne çıkar?
Hanım bağırdı:
- Peki ama, siz buraya nasıl girdiniz, kimsiniz? Sonra kocası
de yineledi ve:
- Evet, siz kimsiniz? Ruhum, ben de sanmıştım ki. Vaska
karyolanın altında oturup aksırıyor. Oysa bu adammış. Ah seni
serseri, serseri kedi... Kimsiniz, söyleyin canım? diyerek
yine halının üzerinde tepindi.
- Söyleyemem efendim, sizin sözünüzün bitmesini bekliyorum...
Sizin nükteli şakalarınızı dinliyorum. Bana gelince, bu gülünç
bir olaydır ekselans; size hepsini anlatacağım. Bunun hepsi
kendiliğinden anlaşılır, yani demek istiyorum ki uşakları
çağırmayın ekselans!.. Bana karşı soylu bir biçimde davranın.
Karyola altında bulunmam önemli değildir. Bununla onurumu
yitirmiş değilim. Bu çok gülünç bir öyküdür.
İvan Andreyiç yalvaran bir tavırla kadına dönerek bağırdı:
- En çok gülecek olan sizsiniz, sultanım! Sahnede kıskanç bir
koca görüyorsunuz. Bakınız işte ben kendimi alçaltıyorum; hem
de isteyerek. Evet, Amişka'yı ben öldürdüm ama... Tanrım, ne
dediğimi bilmiyorum.
- İyi de, buraya nasıl girdiniz?
- Gece karanlığından.. ekselans.. karanlıktan yararlanarak...
Suçluyum! Beni bağışlayın efendim! Bağışlamanızı rica ederim!
Ben yalnızca aşağılanmış bir kocayım, başka bir şey değil!
Benim âşık olduğumu sanmayın ekselans. Ben âşık değilim! Beni
dinlerseniz efendim, karınız çok erdemlidir; tertemiz ve masum
bir hanımdır o!
Yaşlı adam, tepinerek:
- Ne, ne? Bunu söylemek cesaretini nereden alıyorsunuz? diye
bağırdı. Delirdiniz mi yoksa? Benim karımdan ne cesaretle söz
ediyorsunuz?
Kadın gözyaşları içinde bağırdı:
- Bu cani, Amişka'yı öldüren bu katil, yaptığı yetmiyormuş
gibi bir de söz söylemeye cesaret ediyor!
İvan Andreyiç korku içinde inledi:
- Ekselans, ekselans! Ben yalnızca sayıklıyorum. Sayıklıyorum!
Aklımın başımda olmadığına verin!... Tanrı aşkına, aklımın
başımda olmadığına verin. Namusum üzerine söz veriyorum, bana
büyük bir iyilik etmiş olacaksınız. Size elimi uzatırdım, ama
bunu göze alamıyorum. Ben tek başıma değilim, amcayım, yani
demek istiyorum ki bana âşık denemez... Tanrım! Ben yine
sayıklıyorum...
İvan Andreyiç bir ara kadına döndü ve:
- Kızmayın sultanım, dedi, siz bir hanımefendisiniz, siz aşkın
ne olduğunu anlarsınız, bu ince bir duygudur; ama bana neler
oluyor? Yine sayıklıyorum! Yaşlı bir adam olduğumu söylemek
istiyorum, yani elden ayaktan düşmüş değilim, ama yaşlı bir
adamım; sizin âşığınız olamam, âşık olan Richardson'dur, yani
Lovelace'tır... Sayıkladım; ama ekselans, görüyorsunuz ki
okumuş bir adamım, yazından anlıyorum. Ekselans, gülüyorsunuz!
Sizi güldürebildiğimden dolayı, ekselans, çok hoşnutum.
Bilseniz sizi güldürebildiğim için nasıl da hoşnutum!
Hanım katıla katıla gülerek bağırdı:
- Tanrım, ne kadar gülünç adam!
Karısının gülmesinden hoşlanan yaşlı adam dedi ki:
- Evet gülünç, nasıl da pis... Ruhum, bu adam hırsız olamaz;
ama buraya nasıl girmiş?
- Gerçekten garip! Gerçekten garip ekselans, bir romana
benziyor. Nasıl olur? Karanlık bir gecede, büyük bir kentte,
karyola altında bir adam bulunuyor. Gülünç, garip Rinaldo
Rinaldini'nin ta kendisi. Ama bu bir şey değil, bir şey değil
ekselans. Size hepsini anlatacağım... Size de sultanım, yeni
bir fino köpeği getireceğim... Şaşırtıcı bir fino! Uzun tüylü,
kısa ayaklı, iki adım bile yürüyemiyor. Koşarken tüyleri
birbirine dolaşıp düşüyor. Yalnızca şekerle beslenir. Size
sultanım, onu getireceğim, kesinlikle getireceğim.
Hanım:
- Hah-hah-hah-hah-haaay! diye gülerek kanapenin üzerinde bir
yandan öbür yana atılıyor, Tanrım sinirlerim tutacak, diyordu!
Ah ne gülünç!
- Evet, evet, hah-hah-hah! Khi-khi-khi! Hem gülünç, hem kirli,
khi-khi!
- Ekselans, ekselans, şimdi tam anlamıyla mutluyum. Size elimi
uzatırdım, ama bunu göze alamıyorum... Ekselans yanılmış
olduğumu anlıyorum, ama şimdi gözlerim açılıyor. İnanıyorum ki
karım temiz ve suçsuzdur! Ondan boş yere kuşkulandım.
Gülmekten gözleri yaşaran hanım bağırıyordu:
- Karısı, onun karısı!
Yaşlı adam ekledi:
- Bu adam evli, öy-le-miii? İşte bunu, hiç aklıma
getiremezdim.
- Ekselans, karım.. bütün suç ondadır; yani suçlu benim. Ondan
kuşkulandım; burada, yukarda bir buluşma olacağını biliyordum;
mektubu yakaladım, katı şaşırdım, karyolanın altına yattım...
- Hih-hih-hih-hiii!
- Hah-hah-hah-haaa!
Sonunda, İvan Andreyiç'in kendisi de güldü:
- Hah-hah-hah-haaa! Ah, nasıl da mutluyum! Ah, hepimizin aynı
düşüncede anlaşıp mutlu olmamızı görmek ne kadar hoş! Karım
tümüyle suçsuzdur! Bundan hemen hemen eminim. Kesinlikle
böyledir, değil mi ekselans?
Yaşlı adam sonunda kendisine gelerek:
- Hah-hah-hah-haaay! Khi-khi! Ruhum, biliyor musun bu adamın
karısı kim? diye sordu.
- Kim? Hah-haaay! Kim?
- Bu, göz süzen o güzel hanımdır; hani şu züppe için gelen. Bu
odur; Bunun karısı olduğuna bahse girerim.
- Yoo ekselans, hayır, eminim ki o değildir; tümüyle eminim.
Hanım gülmeyi keserek:
- Ama, Tanrım, siz zaman yitiriyorsunuz. Gidin, koşun yukarı.
Belki onları yakalarsınız... dedi.
- Gerçekten ekselans, koşacağım. Ama hiç kimseyi bulamayacağım
ekselans, o değildir. Şimdi buradayken bile eminim. O şimdi
evdedir. Yalnızca ben, yalnızca ben kıskancım, başka bir şey
yok... Siz ekselans, siz ne düşünüyorsunuz, onları orada
yakalayabilecek miyim?
- Hah-hah-haay!
- Hih-hih! Khi-khi.
- Gidin, gidin! Geri dönerken anlatmak için bana uğrarsınız.
Ya da daha doğrusu yarın sabah, onu da birlikte getirin.
Tanışmak istiyorum.
- Hoşçakalın ekselans, hoşçakalın, kesinlikle getireceğim!
Tanıştığımıza çok hoşnutum. Bunların hepsi beklenmedik bir
biçimde, hem de iyi olarak bittiği için çok hoşnutum,
mutluyum.
- Finoyu da unutmayın. Önce köpeği getirin.
Onları selâmlayarak çıkan İvan Andreyiç, yeniden odaya daldı:
- Getireceğim sultanım, kesinlikle getireceğim; kesinlikle.
Öyle güzel ki sanki onu bir pastacı, şekerden yapmış
sanırsınız. Öyle ki... Yürürken, tüyleri ayaklarına dolaşır,
sonra düşer. Öyle tuhaf ki! Karıma "Ruhum, o niçin hep böyle
düşüyor?" diye sorarım; o da, "Naz yapıyor da ondan!" diye
yanıt verir. Şekerden, sultanım, vallahi şekerden yapılmış!
Hoşça kalın ekselans; tanıştığımızdan dolayı çok mutluyum,
tanışmamızdan çok mutluyum!
İvan Andreyiç bir daha selam vererek çıktı. Yaşlı adam
arkasından seslendi:
- Bana bakın beyefendi! Durun.. geri dönün!
İvan Andreyiç üçüncü kez geri döndü.
- Bizim Vaska'yı bir türlü bulamıyorum. Karyola altında
yatarken ona raslamadınız mı?
- Hayır ekselans, orada yoktu; tanıştığımıza çok sevindim.
Benim için büyük bir onur...
- O bugün nezle de durmadan aksırıyor, aksırıyor! Onu dövmeli!
- Evet ekselans, elbette; ev hayvanlarını yola getirmek için
ceza gerekir.
- Ne!
- Ceza gerekir diyorum, ekselans;, hayvanların uslu olması
için gereklidir bu.
- Öyle mi?... Eh, güle güle, güle güle; ben yalnızca bunu
söylemek istemiştim!
Sokağa çıkan İvan Andreyiç, uzun süre nöbet bekliyormuş gibi
ayakta durdu. Şapkasını çıkardı, alnındaki soğuk teri sildi,
gözlerini kıstı, bir şeyler düşündü, sonra eve koştu. Eve
gelip de Glafira Petrovna'nın tiyatrodan döneli çok olduğunu,
dişinin ağrıdığını, doktor çağırtmak, sülük aldırmak için
hizmetçi gönderdiğini, şimdi de yatakta yatıp kendisini
beklediğini öğrendiğinde öyle şaşırdı ki...
İvan Andreyiç, önce elini alnına vurdu, sonra, yıkanıp
temizlenmek için gereken şeyleri getirmelerini buyurdu. En
sonunda da karısının yatak odasına gitmeye karar verdi.
- Siz zamanınızı nerelerde geçiriyorsunuz? Kendinize bir
bakın, neye dönmüşsünüz. Bet beniz kalmamış! Neredeydiniz.
İzin verin beyefendi; karınız ölüyor, bütün kenti arıyorlar,
sizi bulamıyorlar. Neredeydiniz? Yoksa beni yakalamak, bilmem
kime verdiğim randevuyu bozmak mı istediniz? Ayıp beyim, ne
biçim kocasınız? Bir süre sonra sizi parmakla göstermeye
başlayacaklar.
İvan Andreyiç:
- Ruhum, diye yanıt verdi.
Ama o anda öyle bir sıkıntı duydu ki, mendil almak için elini
cebine sokmak ve susmak zorunda kaldı; çünkü ne söyleyecek bir
sözü, bir düşüncesi, ne de cesareti kalmıştı... Ancak mendille
birlikte cebinden Amişka'nın ölüsü çıkınca kendisini öyle
büyük bir şaşkınlık, korku, dehşet kapladı ki... İvan Andreyiç
umutsuzluk içinde karyolanın altından çıkmak zorunda
kaldığında, durumu kurtarmak için ve cinayetinin kanıtını
ortadan kaldırarak cezadan kurtulmak amacıyla Amişka'yı cebine
soktuğunun farkında bile olmamıştı.
Karısı:
- Bu nedir? diye bağırdı. Ölmüş bir köpecik! Aman Tanrım!.. Ne
oluyorsunuz? Neredeydiniz? Şimdi söyleyin bakalım,
neredeydiniz?
İvan Andreyiç, Amişka'dan daha çok katılaşarak yanıt verdi:
- Canım! Ruhum!..
Kahramanımızı başka bir sefere dek burada bırakıyoruz, çünkü
buradan sonra tümüyle yeni, bambaşka bir olay başlıyor.
Beyler, bir gün size talihin bütün bu yıkımlarını, acılarını
sonuna dek anlatma fırsatını buluruz. Ama siz de kabul edin
ki, kıskançlık bağışlanmaz bir kusur, hatta bir beladır.
NAMUSLU HIRSIZ
(Kim Olduğu Bilinmeyen Bir Adamın
Anı Defterinden)
Bir sabah, tam işime gitmek üzereyken, hem ahçım hem
çamaşırcım olan, hem de evimi yöneten Agrafena içeri girdi;
benimle konuşmaya başlayınca, biraz şaşırdım doğrusu.
Şimdiye dek sesi sedası çıkmayan, öylesine bir kocakarıydı.
Altı yıl boyunca her gün, hangi yemeği yapacağıyla ilgili bir
iki sözden başka, hemen hemen tek sözcük bile konuşmamıştık.
Daha doğrusu ben ondan hemen hiçbir şey işitmemiştim.
Birdenbire dili çözüldü:
- İşte efendim, size bir şey söylemeye geldim; siz o odacığı
kiraya verseniz.
- Hangi odacığı?
- Hani şu, mutfağın yanındakini.. hangisi olacak!
- Niçin?
- Niçin mi? Kiracılar otursun diye.. niçin olacak!
- Kim kiralar o odayı?
- Kim mi kiralar! Kiracı kiralar.. kim olacak!
- Ama anacığım, oraya karyola bile sığmaz; öyle dar ki! Orada
kim oturabilir?
- Ne diye otursun! Yalnızca yatacak yer olsun yeter;
pencerenin içinde de oturur.
- Hangi pencere?
- Hangisi olacak, sanki bilmiyorsunuz! İşte, sofadaki. Orada
oturur, dikiş diker ya da başka bir iş yapar. Belki de
sandalyede oturur. Bir sandalyesi var; masası da var; her şeyi
de var.
- Kimmiş o?
- Görmüş geçirmiş, iyi bir adam. Yemeğini ben pişireceğim.
Kendisinden oda ve yemek parası olarak ayda yalnızca üç gümüş
ruble alacağım.
Uzun uzun kafa yorduktan sonra yaşlı bir adamın, mutfağa
kiracı girmek ve orada çöplenmek için Agrafena'yı her nasılsa
kandırmış olduğunu anladım. Agrafena'nın aklına koyduğu bir
şey kesinlikle yapılmalıydı, yoksa bir türlü beni rahat
bırakmazdı. Hoşuna gitmeyen durumlarda hemen düşünmeye, derin
bir üzünce dalmaya başlar; bu durum da iki üç hafta sürerdi.
Bir süre yemek bozulur, çamaşırlar eksilir, döşemeler
temizlenmezdi. Kısacası hoşa gitmeyen pek çok şey olurdu. Bu
sessiz kadının kendi başına karar veremediğine, kendi
düşünceleri üzerinde duramadığına, kişisel bir düşüncesi
olmadığına çoktan beri dikkat ediyordum. Ama o kuş beyninde,
düşünceye ya da girişime benzer herhangi bir şey bir kez
belirmeye başladı mı, bunun uygulanmasına engel olmak, onu bir
bakıma öldürmek demekti. Kendi rahatıma pek düşkün olduğum
için, sözü uzatmadan hemen razı oldum.
- Hiç olmazsa bir belgesi, bir kimliği ya da buna benzer başka
bir şeyi var mı?
- Olmaz olur mu hiç, elbette var. İyi, güngörmüş bir adam; üç
ruble ödemeye söz bile verdi.
Ertesi gün, benim alçakgönüllü bekar dairemde yeni bir kiracı
belirdi; buna hiç canım sıkılmadı, içimden hoşnut bile oldum.
Ben sanki tam bir yalnızyaşar (münzevi) gibi, tek başıma
otururum. Hemen hiç tanıdığım yoktur; dışarıya da pek az
çıkarım. On yıl bir yabanıl horoz gibi oturduktan sonra
elbette yalnızlığa alışılır. Böyle bir yalnızlık içinde,
Agrafena ile birlikte, hep aynı bekar odasında, on on beş yıl,
belki de daha çok yaşamak, doğrusu pek tatsız bir yaşam! Bunun
içindir ki, bu durumda böyle çok sessiz bir adamın belirmesi,
bana Tanrı'nın bir iyiliği oldu.
Agrafena yalan söylememişti: Kiracı gerçekten güngörmüş bir
adamdı. Kimlik cüzdanından eski bir asker olduğu
anlaşılıyordu, ama ben kimliğini yoklamadan bile, onun yüzüne
ilk bakışımda bunu anladım. Bu kolayca anlaşılır. Astafiy
İvanoviç, yani kiracım, benzerleri arasında en iyilerindendi.
Birlikte güzel güzel yaşamaya başladık. Bu durumun en hoş
yanı, Astafiy İvanoviç'in arada sırada özel yaşamından öyküler
anlatmasıydı. Günlük yaşamımın bu sıkıcı akışında, böyle bir
can yoldaşı benim için tam bir hazineydi. Bir kez bana şöyle
bir öykü anlattı. Bu, benim üzerimde büyük bir etki bıraktı.
Bu öyküyü, şöyle bir olay dolayısıyla anlatmıştı:
Bir gün evde tek başıma kalmıştım. Astafiy ile Agrafena işleri
için dışarı çıkmışlardı. Birdenbire, sofaya birisinin
girdiğini duydum; tahminime göre bu bir yabancıydı; kapıyı
açtım. Gerçekten sofada, soğuk havaya ve güz mevsimine karşın,
sırtında yalnızca bir ceketi olan, kısa boylu bir adam
duruyordu.
- Ne istiyorsun?
- Memur Aleksandrof'u; burada mı oturur?
- Yok kardeşim, burada öyle biri yok; güle güle.
Ziyaretçi biraz sakınarak kapıya doğru çekildi:
- Nasıl olur, kapıcı burada olduğunu söyledi, dedi.
- Git kardeşim, haydi git, çek arabanı.
Ertesi gün öğleden sonra, Astafiy İvanoviç onardığı ceketimi
üzerimde prova ederken, sofaya yine biri girdi. Hemen kapıyı
araladım.
Dünkü adam, gözlerimin önünde, redingotumu soğukkanlılıkla
askıdan çıkarıp koltuğunun altına aldı, hemen evden çıkıp
koşmaya başladı. Bütün bunlar olup biterken, Agrafena
şaşkınlıktan ağzı açık, öylece bakakaldı, redingotumu
kurtarmak için hiçbir şey yapamadı. Astafiy İvanoviç, hırsızın
peşinden koştu, on dakika sonra soluk soluğa eli boş döndü.
Adam kaçıp kurtulmuştu.
- Eh tutamadık, Astafiy İvanoviç. İyi ki kaput bize kaldı, bu
da iyi. Yoksa hırsız bizi tümüyle şapa oturtacaktı!
Astafiy İvanoviç öyle afallamıştı ki, ben ona bakarken
hırsızlığı bile unuttum. Bir türlü kendine gelemiyordu. Her
dakika elinden işini bırakıyor, olayı yeniden anlatmaya
başlıyordu. Her şeyin nasıl olup bittiğini, kendisinin nasıl
durduğunu, gözlerinin önünde, iki adım ötede redingotun nasıl
çalındığını, işin ne sonuca vardığını, nasıl olup da herifi
tutamadığını anlatıyordu. Sonra yine işine başlıyor; yine
bırakıyordu. Sonunda kapıcıya gidip konuyu anlattığını, evinde
böyle şeylerin oluşuna nasıl göz yumduğunu söyleyerek ona
çıkıştığını gördüm. Sonra yine yukarı dönerek Agrafena ile
çekişmeye başladı. Yeniden işinin başına oturdu. Her şeyin
nasıl olup bittiğini bir kez daha anlattı. "O şurada
duruyordu, ben de orada. Herif gözlerimizin önünde, bizden iki
adım ötede, redingotu çengelden alıverdi!" diye kendi
kendisine mırıldanmaya başladı. Kısacası, Astafiy İvanoviç,
elinden iş gelen, ama aynı zamanda pek homurdanan, söylenen
bir adamdı.
Akşam kendisine bir çay bardağı uzattım. Canım sıkılıyordu,
redingot olayını yeniden alevlendirmek için:
- Bizi de, dedim, enayi yerine koydular, Astafiy İvaniç.
Öykü öyle çok yineleniyor, Astafiy İvaniç de öyle yana yakıla
anlatıyordu ki, olay bana gülünç gelmeye başladı.
- Doğru efendim, bizi enayi yerine koydular! Redingot kendimin
olmadığı halde çok üzüldüm, kan tepeme çıktı. Bana göre
dünyada hırsızdan daha iğrenç yaratık bulunmaz. Başkası neyse
ne, ama bu senin emeğini, ona döktüğün teri, zamanı çalıyor.
Ne iğrenç şey, tüü! Söz söyleyemiyorum, kanım tepeme çıkıyor.
Siz efendim, eşyanıza niçin acımıyorsunuz?
- Evet, hakkınız var Astafiy İvanoviç; insanın eşyası
çalınmaktansa yansın daha iyi. İnsanın gücüne gidiyor.
- Elbette gider. Ama gene de her hırsız bir olmaz. Bir
zamanlar benim başımdan da böyle bir olay geçmişti; bir
namuslu hırsıza raslamıştım.
- Namuslu mu? Hırsızın da namuslusu olur mu, Astafiy İvanoviç?
- Olur ya... Hakkınız var! Hırsız da namuslu olur mu hiç, evet
böyle bir şey olamaz. Yalnızca şunu demek istiyorum ki, adam
namuslu olmasına karşın çaldı; yalnızca acınacak bir adamdı o.
- Nasıl oldu bu, Astafiy İvanoviç?
- Oldu işte... İki yıl önce böyle bir şey oldu. O zaman, hemen
hemen bir yıl işsiz kaldım; bir işe girmek üzereyken düşkün
bir adamla tanıştım. Sıradan bir meyhanede karşılaştık.
Sarhoş, sefil, asalak herifin biri, daha önce bir yerde
çalışmış ama sarhoşluğu yüzünden işinden çıkarmışlar. Dedik ya
işte, hayırsızın biri! Üst baş hak getire! Kimi zaman
kaputunun altında bir gömleği olup olmadığını bile düşünürsün;
eline ne geçerse içkiye verir. Kavgacı da değil; sessiz
sedasız, şöyle sevimli, iyi bir adam.. bir şey istemez, ezilir
büzülür; o zaman anlarsın ki zavallı içmek istiyor; ona içki
sunarsın. Onunla işte böylece anlaştık, yani o bana
bağlandı... Benim için hepsi bir. Nasıl da bir adam ya! Köpek
gibi bağlanır, nereye gidersem gideyim, peşimden koşardı; oysa
yalnızca bir kez görüşmüştük. Kurnazdı; buna diyecek yok! İlk
önce geceyi yanımda geçirmek için yalvardı, eh bıraktım,
kimliği düzenli; kötü bir adam da değil... Ertesi gün yine
geceyi geçirmek için yalvardı, üçüncü gün yine geldi, bütün
gün pencere içinde oturdu; yine geceyi geçirmek için kaldı.
Eh, artık bunu başıma sardım diye düşündüm; hem içki ver, hem
yemek ver, hem de geceleri burada kalsın; işte yoksul adamın
sırtına bir yük daha. Daha önce de bana olduğu gibi bir memura
yamanmış, ona bağlanmıştı; hep birlikte içiyorlardı; ama o,
işi büsbütün ayyaşlığa vurarak gümledi gitti! Bunun adı
Emelyan idi, yani Emelyan İliç. Bu adamı ne yapayım diye
düşündüm, düşündüm. Onu kovmak hem ayıp, hem de günah! Tanrım,
nasıl da zavallı, yıkılmış bir adamdı; öyle sessiz ki, ağzı
var dili yok; hiçbir şey sormadan oturur, yalnızca bir köpek
gibi gözümün içine bakar. Sarhoşluk bir adamı ancak böyle
bozabilir. Kendi kendime, bir fırsat bulup da şunları ona
nasıl söyleyeceğimi düşünüyorum: "Çek arabanı buradan
Emelyanuşka. Senin burada yapacağın bir iş yok. Yanlış bir
yere düştün, neredeyse kendim bile yiyecek bir şey
bulamayacağım, seni benim paramla nasıl geçindiririm?" Ona
bunları söylersem ne yapar diye oturup düşündüm. Sözlerimi
işitince bana nasıl bakacağını, hiç söz söylemeden uzun zaman
oturacağını, sonra da birden pencereden kalkıp kırmızı kareli
yırtık bohçasını alacağını (artık içinde ne olduğunu Tanrı
bilir), çıplaklığını örtsün, deliklerini elalem görmesin, hem
de sıcak tutsun diye kaputunu nasıl düzelteceğini (adamcağız
çok incelikli ve duyguluydu) şöyle bir göz önüne getirdim!
Sonra kapıyı açıp gözyaşı içinde merdiveni nasıl çıkacağını
düşündüm. Yıkılacak; yazık değil mi ya bu adama?.. Acıdım
doğrusu, acıdım ama benim durumumu biliyorsunuz. Dur
Emelyanuşka, bende uzun zaman şölene konamayacaksın; bir süre
sonra taşınacağım, bir daha beni bulamayacaksın. İşte efendim,
böylece taşındık.
Taşınırken Aleksandr Filipoviç, (benim o zamanki efendim,
Tanrı rahmet eylesin, öldü) "Senden çok hoşnut kaldık Astafiy,
köyden geldiğimizde seni unutmayacağız, yine alacağız," diye
söz verdi. Ben onun yanında odacıydım. İyi adamdı doğrusu, ama
daha o yıl öldü. Onu gömdükten sonra eşyalarımı aldım,
birazcık param vardı, artık dinlenmeye çekilmeyi düşündüm.
Yaşlı bir kadının yanına taşındım, bir köşeciğe sığındım.
Aslında onun yalnızca bir boş odacığı vardı. Bir zamanlar
dadılık etmiş olan kadın şimdi emekli aylığı alarak kendi
başına oturuyordu. "Şimdilik hoşça kal dostum Emelyanuşka,
beni artık bulamayacaksın." Ama beyefendi, düşünün bir...
Akşamleyin eve döner dönmez (bir tanıdığı görmeye gitmiştim)
ilk önce Emelya'yı görmeyeyim mi? Sandığımın üzerinde
oturuyor, kareli bohça da yanında, kaputunu giymiş, beni
bekliyor. Can sıkıntısından kurtulmak için yaşlı kadından
aldığı bir dua kitabını baş aşağı tutuyor. Beni yine bulmuştu.
Kollarım yanıma düştü, eh ne yapalım, dedim, çaresiz, ilk kez
niçin kovmamıştım? Hemencecik: "Kimlik cüzdanını getirdin mi
Emelya?" diye sordum.
Ondan sonra, efendim, oturup düşünmeye başladım: Bu serseri
adam benim için büyük bir engel oluşturur mu? Sonra şu sonuca
vardım: Bu engel bana pahalıya oturmayacak. Yiyeceği yemeği
düşündüm. Eh, sabahleyin bir parça ekmek, boğazdan iyi aşsın
diye biraz da soğan alırım. Öğleyin yine soğan ekmek;
akşamleyin de yine soğanla kvas ve ekmek, ekmeği isterse.
Lahana çorbası olursa, boğazımıza dek doyarız. Ben aslında çok
yemem, onun gibi içen adamsa, bilindiği gibi hiç yemez, onun
için biraz votka ve şarap yeter. İçki parasının beni yıkıma
uğratacağını düşündüm. Ama bir anda aklıma başka bir şey
geldi, bu düşünce kafama iyiden iyiye yerleşti: Emelya
gitseydi, ben yaşamım boyunca mutsuz olurdum diye düşündüm. O
zaman, artık ona iyilik eden bir baba olmaya karar verdim. Onu
yok olmaktan kurtarmalıydım, içkiden vazgeçirmeliydim! Dur
bakalım diye düşündüm: Peki Emelya, kal, ama artık dikkat et,
ne diyorsam dinle!
Kendi kendime dedim ki: Şimdi onu bir işe alıştırmalıyım, ama
birden değil; ilk önce biraz gezsin. Bu sırada da, ey Emelya,
ben senin ne işe yarayacağını bulur çıkarırım. Çünkü efendim,
her iş için, insanda beceri aranır. Ona yavaşça dikkat etmeye
başladım. Bezgin bir adam olduğunu görüyordum. İlk önce
efendim, tatlı sözler söylemeye başladım. "Emelyan İliç, sen
kendine biraz bakamaz mısın, kendini düzeltemez misin? Gezip
tozduğun yetişir! Epeyce sürttün. Bak ne kadar yırtık pırtık
dolaşıyorsun, doğrusunu söylemek gerekirse, palton olsa olsa
kalburluk edebilir. Çok kötü! Onurunu koruma zamanı çoktan
geldi."
Emelyanuşkam oturuyor, başını eğip dinliyor. Ne yaparsın
efendim! Artık öyle duruma geldi ki dili bile ayyaş oldu,
akıllıca bir sözcük bile söyleyemeyecek duruma geldi. Ona
hıyardan söz açsan, fasulyeden söz ediyorsun sanıyor. Beni
uzun uzun dinliyor, sonra da iç çekiyor.
"Emelyan İliç, neden iç çekiyorsun?" diye soruyorum.
"Bir şey yok Astafiy İvanoviç, rahatsız olmayın. Bugün Astafiy
İvanoviç, iki kadın sokakta dövüştüler, biri ötekinin bir
sepet böğürtlenini bilmeyerek döktü."
"Eee, bunda ne var?"
"Öteki de, bilerek onun böğürtlen sepetini döktü, ayağıyla da
çiğneyip ezdi bile."
"Peki sonra ne oldu Emelyan İliç?"
"Hiç, Astafiy İvanoviç, yalnızca bunu söyleyecektim."
"Hiç mi? Lâf olsun diye mi? Eh yani Emelya Emelyanuşka! Sen,
aklını da içmişsin!.."
"Gorohovoy'da Sadovoy'un çevresinde bir bey yere para düşürdü.
Bir köylü görüp benim dedi, başkası da gördü, hayır benim, ben
senden önce gördüm, dedi..."
"Sonra, Emelyan İliç?..."
"Köylüler dövüştüler, Astafiy İvanoviç. Polis geldi, parayı
yerden aldı, sahibine verdi. İki köylüye de, hapse atacağını
söyleyerek gözdağı verdi."
"Eee, ne var bunda? İbret verici ne var, Emelyanuşka?"
"Hayır, bir şey yok. İnsanlar güldü, Astafiy İvanoviç."
"Eh, Emelyanuşka! İnsanlar da ne demek. Sen aklını bir mangıra
satmışsın. Emelyan İliç, biliyor musun, sana bir şey
söyleyeceğim?"
"Ne var. Astafiy İvanoviç?"
"Herhangi bir iş bul, gerçekten bul. Yüzüncü kez söylüyorum,
kendine acı."
"Nasıl iş bulayım, Astafiy İvanoviç? Ne iş bulacağımı
bilemiyorum, beni kimse işe almaz ki, Astafiy İvanoviç."
"Seni sarhoş bir adam olduğun için işten kovdular, Emelya!"
"Bugün küfeci Vlas'ı karakoldan çağırdılar, Astafiy İvanoviç."
"Niçin çağırdılar, Emelyanuşka?"
"Niçin olduğunu bilmiyorum Astafiy İvanoviç. Sanırım bir
nedeni var ki çağırdılar..."
İkimiz de bittik Emelyanuşka, diye düşünüyorum! Günahlarımız
için Tanrı bizi cezalandırıyor. İyi de efendim, böyle bir
adamla ne yapılabilir, siz söyleyin!
Ama herif çok kurnazdı! Beni dinler, dinler, kızdığımı
anlayınca canı sıkılır, kaputunu alır çıkar! Bütün gün
dolaştıktan sonra akşama sarhoş döner. Ona kim içirir, nerden
para bulur, bunu ancak Tanrı bilir, bunda benim suçum yok!..
"Hayır diyorum, Emelyan İliç, artık dayanamazsın, içtiğin
yeter, işitiyor musun, yeter! Bir daha sarhoş dönersen, geceyi
merdivende geçirirsin, içeri almam seni!"
Beni dinledikten sonra, Emelya bir gün oturdu, bir gün daha
oturdu; üçüncü gün sıvıştı. Bekledim, bekledim, gelmedi!
Doğrusunu söylemek gerekirse, korktum, acıdım da. Zavallı
şimdi nereye gitti? Başına bir şey gelecek, hey Tanrım,
Tanrım! Gece oldu. Yine gelmedi. Sabahleyin sofaya çıkıp
baktığım zaman orada uyuduğunu gördüm. Başını eşiğe dayamış,
kapı aralığında yatıyor; soğuktan iyice kaskatı kesilmiş.
"Emelya ne yapıyorsun? Tanrı iyiliğini versin! Nereye gittin?"
"İşte siz Astafiy İvanoviç, bana demin kızdınız; beni sofada
bırakmaya karar verdiniz, bunun için Astafiy İvanoviç içeri
girmeyi göz alamadım, burada yattım..."
Hem kızdım, hem de içim sızladı.
"Sen Emelyanuşka, başka bir uğraş seçemez miydin? Kapı
eşiğinde nöbet tutmak sanki bir iş mi?"
"Astafiy İvanoviç, başka hangi uğraşı seçebilirim?
"Sen," diyordum, "ey mahvolmuş adam (öyle kızmıştım ki) keşke
terzilik sanatı öğrenseydin. Paltona bak! Sanki delik deşik
olduğu yetmiyormuş gibi, bir de kalkıp onunla merdiveni
süpürüyorsun! Bir iğne alsan da delikleri namusunla diksen
olmaz mı? Seni gidi fıçı!"
Derken efendim, bir iğne aldı; ben ona bunu alay olsun diye
söylemiştim, ama o korktu. Paltosunu çıkardı, ipliği iğneye
geçirmeye koyuldu. Ona bakıyorum, eh, doğal olarak gözleri
karardı, elleri titredi, işte bu kadar! Uğraşıyor, uğraşıyor
bir türlü ipliği geçiremiyordu; gözlerini kırpıştırıyor,
ipliğin ucunu tükürükle ıslatıyor, eliyle büküyor, ama
başaramıyordu! Elindekini atarak bana baktı.
"Eh Emelya, bana onur bağışladın! Başkalarının önünde olsaydı,
kafanı ezerdim. Yo, ben sana, senin gibi saf bir adama, bunu
alay etmek, utandırmak için söyledim. Git artık, Tanrı
yardımcın olsun! Gel otur, böyle kötü bir şey yapma;
merdivenlerde yatma ve beni utandırma!"
"Peki ne yapayım, Astafiy İvaniç? Her zaman sarhoş olduğumu,
hiçbir işe yaramadığımı ben kendim de biliyorum. Ancak siz
koru.. koru.. koruyucumu da boşuna kızdırıyorum."
Bu anda, birdenbire morarmış dudakları titredi, bir gözyaşı
damlası solgun yanağından kayarak karışık sakallı çenesine
yuvarlandı, titredi. Birdenbire benim Emelyam gözyaşlarına
boğuldu... Aman Tanrım, sanki yüreğimi hançerlediler.
"Amma da duygulu adammışsın, hiç bilmezdim bunu," diye
düşündüm, "artık seni büsbütün kendi başına bırakacağım;
gürültüye gidersen de ben ne yapayım!"
Evet efendim, anlatacak daha birçok şey var! Bütün bu konu,
öyle boş ve öyle anlamsız ki, sözünü etmeye değmez... Yani siz
efendim, onun için iki kırık metelik bile vermezsiniz; ama ben
bu olan şeylerin hiç olmamış olması için neler vermezdim!
Benim, efendim, bir pantolonum vardı, kahrolsun, iyi güzel bir
pantolon; mavi kareli.. onu buraya gelen bir çiftlik sahibi
ısmarlamıştı, ama sonra dar geldiği için almadı, işte böylece
elimde kaldı. Değerli bir şey olduğunu düşündüm. Bit pazarında
belki beş ruble verirler; vermezlerse Petersburglu beyler için
iki pantolon yaparım; bir yelek kuyruğu için parça bile kalır.
Bu bizim gibi yoksul bir adam için, bilirsiniz çok iyidir. O
zaman Emelyanuşka'da ciddi, üzüntülü durumlar görülmeye
başladı. Baktım, bir gün içmedi, ertesi gün yine içmedi,
üçüncü gün ispirtolu hiçbir şey ağzına koymadı, baykuşa döndü.
Acıklı bir tavır alıyor; üzgün üzgün oturuyor. Herifin ya
parası yok ya da doğru yolu tutmuş, kendi kendine pes demiş,
aklını başına almış diye düşünüyorum.
İşte efendim, iş böyle oldu. Büyük bir bayram günüydü. Akşam
duasına gittim. Dönünce Emelya'yı pencerede sarhoş buldum;
fitil gibiydi ve sallanıyordu. Yaa, demek öyle azizim, diye
düşündüm. Bir şey almak için sandığıma koştum. Baktım,
pantolon yok... Oraya bakıyorum, buraya bakıyorum, yok, yok!
Her yeri alt üst edip de bulamayınca, sanki yüreğim
parçalandı! Yaşlı kadına koştum; önce onu sıkıştırdım; doğrusu
günahına da girdim. Ortada kanıt olmasına karşın Emelya'dan
hiç kuşkulanmadım. Herif, sarhoş, oturuyordu.Yaşlı kadın dedi
ki: "Hayır. Tanrı aşkına, ben pantolonu ne yapacağım, yoksa
giyecek miyim? Benim etekliği de demin bir erkek çaldı... İşte
yani, bilmiyorum, haberim yok." Buraya kimin gelip gittiğini
sordum: "Hiç kimse gelmedi efendim," dedi, "ben hep
buradaydım, Emelyan İliç çıktı, sonra yine döndü; işte orada
oturuyor. Ona sorun."
"Emelya, benim yeni pantolon belki sana gerekmiştir, onu sen
mi aldın? Bir çiftlik sahibi için dikmiştim... anımsıyor
musun?"
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, vallahi ben almadım."
Gördünüz mü başıma gelenleri! Yine aramaya başladım, aradım,
taradım yok! Emelya ise oturup sallanıyor. Sonunda sandığın
üstüne, onun karşısına çömelerek kendisini şöyle bir gözden
geçirdim... Eyvah!.. diye düşündüm, yüreğim ateş kesilmiş, kan
beynime vurmuştu. Birdenbire Emelya da bana baktı.
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey... Siz
belki onu arakladığımı düşünüyorsunuz; ama ben almadım."
"Öyleyse Emelyan İliç, ayaklanıp gitti mi dersin?"
"Hayır, Astafiy İvaniç, hiç görmedim, belki de öyle."
"-Demek ki Emelyan İliç, pantolon kendiliğinden kayboldu."
"Belki de kendiliğinden kaybolmuştur, Astafiy İvaniç."
Onu dinledikten sonra, kalkıp pencereye yaklaştım, lambayı
yaktım, işime başladım. Altımızda oturan memurun yeleğini
onarıyor, bir yandan da göğsüm yanıp sızlıyordu. Hani bütün
gardrobu sobada yakmak daha kolay gelirdi. Emelyan, yüreğimin
öfkeyle dolduğunu anladı; çünkü efendim, bir adam kötülük
yapmışsa, yıkımı, bir kuşun fırtınayı sezdiği gibi önceden
sezer.
"Biliyor musunuz, Astafiy İvaniç," diye Emelyanuşka söz
başladı (sesi titriyordu); "bugün sağlık memuru Antip
Prohoroviç, geçen gün ölen arabacının karısıyla evlenmiş..."
Ona baktım, hem de öfkeyle baktım. Emelyan anladı. Kalktığını,
karyolaya yaklaştığını, orada bir şeyler aramaya başladığını
gördüm. Bekledim, uzun zaman oyalandı, kendi kendine söylendi:
"Yok, yok, nereye kayboldu bu kerata!" Ne yapacak diye
bekledim. Emelyan çömelerek karyolanın altına sokuldu. Ben
dayanamadım.
"Emelyan İliç," dedim, "niçin çömelerek sürünüyorsunuz?"
"Astafiy İvaniç, ben, hiçbir şey... Belki araştırırsak
bulunur."
"- Hımm," dedim, "Emelyan İliç, dinle!"
"Ne var Astafiy İvaniç?"
"Sen," dedim, "bir hırsız, bir dolandırıcı gibi, benim
iyiliklerime, ekmeğime, tuzuma karşılık onu çalmadın mı?" Yani
efendim adam önümde, diz üstü sürünmeye başladığı zaman içim
burkuldu.
"Hayır... Astafiy İvaniç..."
Sonra olduğu gibi karyolanın altında kaldı. Uzun zaman yattı,
sonra çıktı. Adamcağızın bir patiska gibi bembeyaz kesildiğini
gördüm. Kalkarak benim yanıma, pencereye oturdu, böylece on
dakika bekledi.
"Hayır, Astafiy İvaniç," dedi, sonra birden bire kalktı, ölü
gibi sarararak bana yaklaştı:
"Hayır," dedi, "Astafiy İvaniç, sizin pantolonu, şey,
almadım..." Baştan ayağa ürperdi, titreyen parmağıyla göğsüne
vurdu; sesi de, efendim, öylesine titriyordu ki, korktum,
pencereye yapıştım.
"Öyleyse, Emelyan İliç, suçsuz yere sizi aptalca kırdımsa beni
bağışlayın. Pantolona gelince, ne yapalım, varsın kaybolsun;
biz onsuz ölecek değiliz ya! Tanrı'ya şükür, ellerimiz var;
bir şey çalmaya gidecek değiliz. Başka bir zavallıdan da bir
şey dilenmeyeceğiz; kendi ekmeğimizi kazanırız..."
Emelyan beni dinledi; bekledi, bekledi, sonra bir de baktım,
oturdu. Böylece bütün akşam kımıldamadan durdu; ben yatmaya
gittim, Emelya hep aynı yerde oturdu. Sabahleyin baktım,
kaputun içine kıvrılmış, döşemede yatıyor; öyle düşkünleşti
ki, yatağa bile yatmıyor. İşte efendim, o zamandan beri onu
sevmez oldum, yani ilk günlerde ona karşı kin duydum. Sanki,
beni oğlum soymuş ve kanlı bir davranışta bulunmuş gibiydi.
Ah Emelya, Emelya, diye düşündüm. Emelya da, efendim, iki
hafta durmadan içti. Yani tümüyle sersemleşti, ayyaş oldu.
Sabahleyin çıkıp geceleyin geç dönüyordu; iki hafta ağzından
tek söz çıkmadı. Sanırım üzüntü onu boğuyordu. Ya da kendi
kendisini yiyip bitiriyordu. Sonra içmeye ara verdi; belki de
varını yoğunu içkiye vermişti. Yine pencereye oturdu. Üç gün
oturup ağzını açmadığını anımsıyorum; bir de baktım, adamcağız
ağlıyor. Yani, efendim, gerçekten ağlıyor, hem de nasıl; iki
gözü iki çeşme, gözyaşlarının nasıl döküldüğünü kendisi de
anlamıyor. Ne var ki efendim, bir adamın, hem de Emelya gibi
yaşlı bir adamın, üzüntü ve acı içinde ağladığını görmek
insanın gücüne gidiyor doğrusu.
"-Emelya, ne oluyorsun?" dedim.
Birdenbire tepeden tırnağa ürperdi, sarsıldı. Ben, o olaydan
beri, onunla ilk kez konuşmaya başladım.
"Tanrı aşkına Emelya, ne çıkar, her şey kaybolsun. Niçin böyle
baykuş gibi oturuyorsun?" dedim; ona acımıştım.
"Evet Astafiy İvaniç, ben hiçbir şey... Bir iş bulmak
istiyorum. Astafiy İvaniç."
"Nasıl bir iş, Emelyan İliç?"
"Şöyle Astafiy İvaniç, herhangi bir iş. Belki eskisi gibi bir
memurluk bulurum; demin Feodosi İvaniç'e ricaya gittim. Ben,
Astafiy İvaniç, memurluk bulursam, size hepsini geri veririm.
Bütün harcamalarınızı faiziyle öderim."
"Yeter Emelya, yeter; işte bir halttır ettim! Artık,
kahrolsun, eskisi gibi yaşayalım!"
"Hayır Astafiy İvaniç, siz, belki şey... Ben sizin pantolonu
almadım..."
"Eh, nasıl istersen; Tanrı yardımcın olsun, Emelyanuşka!
"Hayır, Astafiy İvaniç, ben artık sizde kalamam, kusuruma
bakmazsınız artık, Astafiy İvaniç."
"Tanrı yardımcın olsun Emelya İliç, seni aşağılayan kim, evden
kovan kim.. yoksa ben mi?"
"Hayır, benim için artık sizde oturmak ayıp olur... En iyisi
ben gideyim..."
Adamcağız kızdı, hep aynı şeyi yineleyip duruyor. Ona
bakıyorum paltosunu omuzlarına çekiyor.
"Sen böyle nereye gidiyorsun, Emelya İliç? Sen hiç söz
dinlemez misin? Nereye gideceksin?"
"Hayır, beni bağışlayın Astafiy İvaniç, beni alıkoymayın, (hem
de ağlayacak gibi bir tavır alıyor) suçtan uzaklaşacağım,
Astafiy İvaniç. Siz artık değiştiniz."
"Nasıl değiştim. Değişmedim! Sen küçük, akılsız bir çocuk gibi
tek başına ölüp gideceksin, Emelyan İliç."
"Hayır Astafiy İvaniç, siz artık çıkarken, sandığınızı
kilitliyorsunuz, ben de Astafiy İvaniç, bunu görünce
ağlıyorum... Hayır, en iyisi siz beni bırakın, Astafiy İvaniç,
birlikte yaşadığımız sürece size yaptığım kötülükleri
bağışlayın!"
Ne yapalım efendim? Adamcağız gitti. Bütün gün onu düşündüm,
gelecek diye bekledim, yok. Ertesi gün yok; daha ertesi gün,
yine yok. Korktum, dert içimi yakıyor, yemiyor, içmiyor,
uyumuyorum. Adamcağız beni iyice üzüntüye soktu. Dördüncü gün
onu aramaya çıktım, bütün meyhanelere baktım, sordum; yok!
Emelyanuşka kaybolmuştu. "Hâlâ yaşıyor musun?" diye kendi
kendime söylendim; "belki bir duvar dibinde körkütük serildin,
şimdi orada çürük bir kütük gibi yatıyorsundur." Yarı canlı
yarı ölü bir durumda eve döndüm. Ertesi gün yine aramaya karar
verdim. Niçin buna göz yumdum, niçin bu aptal adamın gitmesine
razı oldum diye kendi kendime ileniyordum. Tam beşinci gün,
güneş doğarken, bir de baktım kapı gıcırdadı (bayram günüydü),
Emelyan'ın içeri girdiğini gördüm. Morarmış, saçları kir
içinde, sanki sokakta yatmıştı. İğne ipliğe dönmüştü.
Paltosunu çıkardı, sandığın üstüne oturarak bana baktı. Çok
sevindim, ama içim eskisinden çok sızladı. İşte efendim, böyle
oldu. Benim buna benzer bir suçum olsaydı, bir köpek gibi
ölmeyi göze alır, dönüp geri gelmezdim. Oysa Emelya gelmiş.
Elbette böyle bir adamı, böyle bir durumda görmek can sıkıcı
bir şeydir. Onu beslemeye, okşamaya, avutmaya başladım. "Eh,"
dedim, "Emelyanuşka, geldiğine sevindim. Biraz geç kalsaydın
seni aramak için yine meyhanelere koşacaktım. Yemek yedin mi?"
"Yedim, Astafiy İvaniç."
"Doğru söyle, yedin mi? Kardeşim, dünden biraz lahana çorbası
kalmış; hem sade suya değil, etli. İşte soğan ekmek de var.
Ye, sağlığın için yararlı olur."
Ona yemek verdim; o zaman, belki üç gündür bir şey yememiş
olduğunu anladım, öyle bir iştahı vardı ki... Demek acıktığı
için bana geldi. Ona, dostuma bakarak yumuşadım. Sonra da bir
şarapçıya koşmayı düşündüm. Onu avundurmak için şarap
getirmeli ve konuyu bitirmeli. Artık Elemyanuşka'ya
kızmıyordum! Şarap getirdim. "İşte," dedim "Emelyan İliç,
bayram dolayısıyla içelim; içmek ister misin? İyi bir şarap."
Elini uzattı, hırsla uzattı, aldı, sonra durdu; biraz bekledi,
tutup ağzına götürürken şarabın elinden döküldüğünü gördüm.
Evet, elleri titriyor ve şarap çalkalanıp dökülüyordu. Kadehi
hırsla ağzına kadar götürdü, ama hemen masaya koydu.
"Ne var Emelyanuşka?"
"Hayır; ben şey... Astafiy İvaniç..."
"Biraz içmez misin?"
"Ben Astafiy İvaniç, ben... Artık içmeyeceğim, Astafiy
İvaniç."
"Nasıl, hiç içmeyecek misin? Yoksa, yalnızca bugün mü
içmiyorsun?"
Sustu. Baktım gözlerini önüne eğdi, ellerine dayadı.
"Ne oluyorsun, hastalandın mı Emelyan?"
"Evet, biraz rahatsızım, Astafiy İvaniç."
Tutup onu karyolaya yatırdım. Baktım, gerçekten kötü. Başı
ateş içinde, nöbet geldi, titriyor; bütün gün yanında durdum,
geceye doğru daha da kötüledi. Ona içirmek için kvasa yağ ve
soğan karıştırdım, biraz da ekmek ekledim. "Al biraz türi iç,
belki iyileşirsin!" Başını salladı.
"Hayır, bugün artık yemeyeceğim, Astafiy İvaniç," dedi.
Ona çay hazırladım, bundan daha iyi bir şey olmazdı, yaşlı
kadını iyice yordum. Ama iyileşmiyordu. Üçüncü sabah doktora
gittim. Yakınımızda Kastopravov adında tanıdık bir doktor
oturuyordu. Ben daha Bosamiyagin ailesinin yanında çalışırken
tanışmıştım; beni iyileştirmişti. Doktor geldi; "Bakın," dedi,
"İş kötü, beni boş yere çağırmışsınız, isterseniz ona bir toz
verebilirim." Böylece beşinci gün geldi çattı.
Benim önümde efendim, yatıyor, sönüyordu. İşimi elime alıp
pencere yanına geçiyordum. Kocakarı sobayı yakıyordu. Hepimiz
susuyorduk. Efendim, yüreğim onun için, o umarsız için adeta
kanıyordu; sanki kendi oğlumu gömüyordum. Biliyorum ki, Emelya
şimdi bana bakıyor. Bunu sabahleyin görmüştüm, adamcağız
kendini zor tutuyor. Bir şey söylemek istiyor, evet, ama
cesaret edemiyor. Sonunda ona baktım, zavallının üzüntü dolu
gözlerini benden ayırmadığını, ama kendisine baktığımı gördüğü
an gözlerini indirdiğini anladım.
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Eğer, örneğin benim paltom bitpazarına götürülürse, ona çok
para verirler mi, Astafiy İvaniç?"
"Eh," dedim, "belli olmaz, çok mu verirler, az mı? Belki de üç
ruble verirler, Emelyan İliç."
Oraya götürülmüş olsaydı hiçbir şey vermezlerdi, dahası, böyle
berbat bir şeyin satılmasına gülerlerdi.
Ama zavallıyı bildiğim için, onu, Tanrı'nın bu saf kulunu
avutmak için, bunu söylemedim.
"Ben de aslında üç gümüş ruble vereceklerini tahmin etmiştim.
Çuhadan yapılmıştır, Astafiy İvaniç. Çuhadan olduktan sonra,
nasıl olur da üç ruble etmez?"
"Bilmiyorum Emelyan İliç," dedim, "götürmek istersen, üç
rubleden başlamalısın."
Emelya biraz sustu; sora yine seslendi:
"Astafiy İvaniç!"
"Ne var, Emelyanuşka?"
"Ben öldükten sora paltomu satın, benimle birlikte gömmeyin.
Ben böyle de yatarım; o değerli bir şeydir; belki size yarar."
O anda yüreğim anlaşılmaz bir duyguyla burkuldu. Adamcağızın
ölümden önce gelen bir kaygıya tutulduğunu görüyordum. Yine
sustuk. Böylece bir saat geçti. Ona bir daha göz attım, hep
bana bakıyordu. Gözlerimle karşılaşınca yine gözlerini
indirdi.
"Biraz su içmek istemez misin, Emelyan İliç?"
"Verin, Tanrı yardımcınız olsun, Astafiy İvaniç."
Ona su verdim, içti:
"Teşekkür ederim, Astafiy İvaniç," dedi.
"Başka bir şey istemez misin, Emelyanuşka?"
"Hayır, Astafiy İvaniç; bir şey istemiyorum. Ben şey..."
"Ne var?"
"Şey..."
"Ne şeyi Emelyanuşka?"
"Pantolon... şey... O zaman sizin pantolonu ben almıştım...
Astafiy İvaniç..."
"Zararı yok, Tanrı seni bağışlar Emelyanuşka, zavallı talihsiz
adam! Rahat öl..." Benim de efendim, soluğum kesildi,
gözlerim yaşardı, bir an için ona arkamı döndüm.
"Astafiy İvaniç..."
Baktım, Emelya bana bir şey söylemek istiyor; doğruluyor,
çabalıyor, dudaklarını kımıldatıyor... Birdenbire yüzü
kızardı, bana baktı... Yeniden sarardı, sarardı. Bir saniyede
bütün gücünü yitirdi, başı arkaya düştü, son kez iç çekti,
ruhunu Tanrı'ya teslim etti.
|